Bu toplumdan neden bir Erdoğan çıktı?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bazen neden Türkiye’nin geleceği konusunda olumsuz ve kötümser olduğumu soruyorlar. Birçoklarına göre Türkiye’nin sorunu, yolsuzluğa bulaşmış ve devleti kötü yöneten bir grup. Siz buna ister AKP deyin, ister Erdoğan ve çevresi, isterseniz benim gibi iktidarın sırtını yasladığı derin yapıyı işaret edin, fark etmiyor. İşte bu “kötü yönetim” gidince her şey düzelecek, güllük-gülistanlık olacak diyorlar. Oysa ben bu görüşe katılmıyorum. Daha önce birçok yazımda altını çizdiğim üzere, sorunun sosyolojik dinamikleri var. Bu sosyolojik dinamiklerin temeli ise insan malzemesi.

Gelin bu konuyu somut örneklerle incelemeye çalışalım. Başlangıçta hemen şunu saptamalıyım: Hiçbir anne-baba kendi çocuğunu yetiştirirken ona yalan söylemesini, çalmasını, yalan yere şahitlik yapmasını, dürüst olmamasını vs. söylemez. Eğer hayır, söyleyebilir diyenler varsa, hemen bu noktada bu yazıyı okumayı bıraksınlar. Bahsettiğim konu, temel etik kodlarla ilgili. Bu kodlar, tüm insan topluluklarında aşağı yukarı aynıdır. İsterseniz buna siz insanlığın evrensel ahlaki değerleri de diyebilirsiniz. Tüm kutsal kitaplarda, özellikle de İbrahimî dinlerde, bu temel etik kodeks istenilen insan davranışının temelini oluşturur.

Bu etik kodeksin atomsal seviyedeki en temel parçası dürüstlüktür. Dürüst olmak, kişinin salt başkalarıyla olan ilişkisinde en önemli erdem değildir. Esas kendisiyle olan ilişkisinde en temel yapıtaşıdır. Kendisiyle olan ilişkisinde ana madde dürüstlük olmazsa, bu adeta temeli olmayan bir bina gibi, çok büyük ve onulmaz sorunlara yol açar. Temelinde dürüstlük olmayan her kişilik, yalan söylemek, aldatmak, çalmak, kibirli olmak gibi yüzlerce etik erdem konusunda sınıfta kalır. Şüphesiz ki insan olmanın en temel dayanak noktası, sahip olduğumuz vicdandır. Vicdanın doğal yansıması ise dürüstlüktür. İnsanın başkalarına dürüst olabilmesinin temel şartı ise, önce kendisine dürüst olmasıdır. Kendimize ne kadar dürüstüz? Neden vicdan ve dürüstlük düzlemi bu denli önemli? Bunlar felsefi değil, gayet pratik, uygulamalı konular.

‘YOK BÖYLE BİR ŞEY’ DENİLEMEDİĞİNDE

Bugünkü Türkiye siyasetinde vicdan ve dürüstlük düzlemindeki sorunların ahlaksal alandaki yansımaları herkesin malumu sanıyorum. Yani bugün Erdoğan rejimine kayıtsız-şartsız bağlılık yemini etmiş kitle bile, örneğin yolsuzluklar konusunda “yok böyle bir şey” diyemiyor. Dedikleri, üç aşağı-beş yukarı “çalıyorlar, ama yapıyorlar” türünden bir tür meşrulaştırma. Yani Türkiye’yi yönetenlerin kendi çıkarlarını ülkelerinin ve halklarının çıkarlarının önüne koymaları, bir şekilde normal karşılanıyor. Bu derin bir sosyal sorun gibime geliyor. “Bal tutan parmağını yalar” gibi bir sosyalizasyon sürecinden geçilen Türkiye toplumunda yetişen bireyler, yolsuzlukları ve kötü yönetimi kendi uslarında meşrulaştırabiliyor. Yani bunun malzemesi mebzul miktarda var toplumumuzda. Bu toplumsal kabullenişin “çalıyorlar, ama yapıyorlar” türünden modern yansıması, önemli bir ahlaki paradoks oluşturuyor.

Nasıl mı? Bu şekilde düşünen bireyler, kendi yaşamlarında da aynı kıstası uygulamaktan çekinmiyorlar. Yani rüşvet alanın konu edildiği toplumlarda, rüşvet verenler de konu edilmeli, değil mi? Ama bu olmuyor çoğu kez. İnsanlar Türkiye’de kendi vicdanlarıyla çok pragmatik bir ilişki kurmuş durumda. Etik değerler, kâğıt üzerinde kalıyor. Teoride bir sorun yok yani. Sorun, teori ile uygulama arasındaki korkunç farklılıkta. Kendisine doğruyu telkin eden iç ses – yani vicdan – devamlı cereyan eden bir tür izafileştirilmiş ahlaki anlayışla devre dışı bırakılıyor. O ses aslında herkesin içinde vardır. Ateist, deist veya dindar olmanız fark etmez. İnsan olan tüm varlıklar, o iç sesi duyarlar. Fizikteki Tanrı parçacığı gibi, o iç ses de psikolojik alanın atomsal düzeydeki Tanrı parçacığıdır. İnsan dışında hiçbir yaratıkta olmayan vicdan – yani doğruyu ve yanlışı fark edebilme yetisi – sadece ve sadece o iç sestir. Vicdanlarıyla pragmatik ilişki kuran bireyler, korkunç bir etik izafileşme içerisinde bulurlar kendilerini. Bir süre sonra o iç ses susar, sizinle iletişimine son verir. Çünkü kendinize dürüst olmamak, insan olmanın doğasına aykırıdır. Dolayısıyla insan olma özelliğinizi yitirirsiniz farkında olmadan.

KENDİSİ KÖTÜ OLANLAR…

Doğru gitmeyen bir şeyler sezdiğinizde, o iç ses size mevcut durumu kabullenmemeyi salık verir oysa. Olmaması gereken şeyleri nasıl biliriz? Kolayına kaçmayın hemen. Kutsal metinler, peygamberler, tepenizde sizi kontrol eden ve gereğinde yaptırım uygulama gücüne sahip otoriteler – mesela hukuk gibi – şeylerden söz etmiyorum. Doğru gitmeyen şeylerin farkına varmaya kodlanmış bir canlıdır insan. İçindeki Tanrısallık buradan gelmiyor mu? En şerefli yaratık olma özelliğinin temeli bu bilinç değil mi? Kendisine içgüdüsel olarak bir program verilmiş diğer gelişmiş canlılar, mesela memeli hayvan türleri de belirli oranlarda zekâya sahip. Fakat davranışları otomatiğe bağlanmış bir şekilde devam ediyor. Kendi aralarında ve diğer canlılarla-cansızlarla kurdukları ilişkilerde hep kendi orijinal programlarına göre hareket ediyorlar. Oysa insan öyle mi? Hemen hiçbir davranışımız artık o orijinal içgüdüsel program paketine bağlı değil. Kendimizle ve kendimiz dışındaki varlıklar evreniyle ilişkilerimizi o iç sese, vicdana göre kuruyor ve yürütüyoruz. İşte, kendiniz dışındaki sosyal evrende bir şeyler ters gitmeye başladığında duyduğunuz rahatsızlık, bu özelliğinizden dolayı var.

Kendisi kötü olanlar, yönetimin kötülüğünden şikâyet edebilir mi? Daha da ileri götürelim: Kendisi kötü olanlar, yönetimin kötülüğünü fark ederler mi? Bir başka boyut da şu: Kötü olan yönetimlerin iktidarlarını sürdürebilmelerinin asgari koşulları nedir? Her toplum hak ettiği yöneticiler/yönetimlerce yönetilir ilkesi bu bağlamda yeniden değerlendirilmelidir. Türkiye’de olan, anormal bir durum değil. Bu mevcut rejim, eşyanın tabiatına gayet uygun. İç sesi susmuş insanların çoğunlukta olduğunu, bu durumun büyük bir etik çürümeyi beraberinde getirdiğini, bu etik çürümenin sonucunun ise şu anki kötülükler rejimi olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenledir ki, ülkenin bir milletvekili yurtdışında birtakım ülkeyi terk etmek durumunda kalmış yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere, Ermenilere, Alevilere, Kürtlere vs. eylem hazırlığı içinde olan grupların varlığı doğrultusunda ihbar aldığını söylüyor, ama toplum susuyor! Bu nedenledir ki, bir başka milletvekilinin annesi vefat ediyor, ama cansız bedenini ırksal veya dinsel nedenlerle istediği yerde toprağa verdirtmiyorlar ve toplum susuyor. Bu nedenledir ki, New York mahkemesinde tanıklık yapan eski bir polis komiserinin anne-babası hakkında yakalama kararı çıkıyor ve bu durum en olağan hukuksal prosedürmüş gibi tüm basın tarafından sürmanşet haber yapılıyor – ve halk yine susuyor, susuyor, susuyor. Çünkü susmaması gereken halkın vicdanı artık susmuş. İç sesleri ortadan kalkmış. Kendisine olan dürüstlükleri çoktan yitip gitmiş. Kendine olan dürüstlük olmadı mı, artık sen o kişilerden oluşan toplumdan umudunu kes kardeşim!

FAŞİZAN REJİMİ ÜRETEN TEMSİLİ DEMOKRASİ

Türkiye’de kitabına uygun bir temsili demokrasi işlemektedir ve bugünkü faşizan rejimi üreten budur. Faşizmin seçimle işbaşına geldiği ve iktidarda tutunduğu tek vaka Türkiye değildir. Demokrasi teorisi kaynakları bu sorunu çoğunluk diktası olarak ele alıyor. Ancak sorunun sosyolojik boyutunu ve bu boyutun dayandığı psikolojik ve hatta antropolojik temelleri dikkate almıyor. Bu nedenle geriye giden demokrasilerde disiplinler-arası bir yaklaşımla çalışılması gerekiyor. Konunun bilimsel boyutunu bir kenara bırakıp da felsefi boyutuna eğilecek olursak eğer, ortada korkunç patolojik biri durumun söz konusu olduğunu kolaylıkla tespit edebiliriz.

Türkiye’deki sorunların kaynağı rejim değildir. Bilakis, o rejimin dayanağı ve ortaya çıkış nedeni, toplumdur. Kandırılan halk teorisi çok zayıf argümanlara dayanıyor. Hele bugünkü bilgi toplumunda, herkesin elinde akıllı telefonların olduğu bireylerden oluşan bir toplulukta “manipülasyona uğratılan zavallı halk” söylemi, çok naif kalıyor ve açıkçası epey sırıtıyor. İnsanlar kandırılmıyor, insanlar tercihlerini kullanıyor. İç sesleri yitmiş, vicdanları bitmiş, öz dürüstlükleri sona ermiş “rasyonel” bireyler, fırsatlardan yararlanmak, kendi bireysel çıkarlarına uygu davranmak, istikrarlı ve gayet memnun oldukları küçük hayatlarına devam etmek peşindeler. Fırsatını bulanlar da bal tuttuklarında parmaklarını yalamanın hayalini kuruyorlar, işin daha da dramatik kısmı şu ki, çocuklarını da bu “kâğıt üstü ahlakı ve dini” ile yetiştiriyorlar.

NEDEN GÖZ YUMUYORLAR?

Farklı siyasi geleneklerden gelenlerin bugün Erdoğan rejiminin anayasayı feshetmesine, işkence ve ağır insan hakları ihlallerine, Kürt kasabalarının ve mahallelerinin ağır silahlarla imha edilmesine, kitlesel takibat politikasıyla yüz binlerin hukuksuz KHK’larla kamu görevinden ihraç edilmelerine, on binlerin gayrı-hukuki gerekçelerle hapse atılmasına, yüzlerce 0-6 yaş grubu çocuğun anneleriyle birlikte demir parmaklıklar ardında büyümek durumunda kalmalarına göz yummalarının nedeni bu olabilir mi? Bedenleri Ege’de karaya vuran güzel çocukların ardından amayla başlayan cümleler kuran ve bu büyük dramları görmezden gelen, hatta meşrulaştırmaya ve haklı çıkarmaya çabalayan “yazar ve gazeteciler” acaba bu nedenlerden dolayı mı böyle yapıyorlar acaba, ne dersiniz!

İnandıkları değerlerin kâğıt üzerinde kaldığı, uygulanmadığı toplumlarda çöküşler yaşanır. Olan budur. Çöküşü kimin tetikleyeceğini belirleyip onu seçimle işbaşına getirdi bu halk. Şimdi bedelini ödüyor. Vicdanını yitirmekten büyük bedel var mı? İnsanlığını kaybetmekten daha aşağı ne olabilir bir insan için? Yalan söyle kızım, kandır oğlum, çal, çırp, güçlüden yana ol, sana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorlar mıdır, bunu merak ediyorum. Bir gün ansızın işine gelmeyen, sonra ismini gazetede okuyup, “vatan haini şerefsiz!” diyen mesai arkadaşı, daha dün aynı masada öğlen yemeği yediği meslektaşı için en ufak bir şey hissetmiyorsa, Erdoğan’ın nasıl bu gücü elde ettiğine hala şaşırmalı mıyız sizce?

Merak etmeyin. Bu toplum daha çok Erdoğanlar çıkartır.

11 YORUMLAR

  1. cok guzel bir yazi

    peki toplum bu hale nasil gelmis olabilir

    belki de cok kritik bir deger olan `durust`luk cok uzun bir zamandir bu ulke de onemli olarak gorulmedigi icindir.
    Almanlar ile ilgili tum dunyanin kabul ettigi `saglamlik, durustluk` ozelliklerini biranda kazanmadilar. Asirlarca tum ulkede, egitimde hep bu ozellikler bastaci edildi, gayret ettiler, sebat ettiler. Sonunda da bu degerlere sahip oldular. Biz ne mi yaptik..hicbirsey ve elimizdekileri de hoyratca yitirdik…

  2. Mehmet hocanın yazısını zevkle okudum. Erdoğan neden halk desteğini kaybetmiyor kısmına ben de bir ekleme yapmak isterim. 80 sonrası dönemde halk başbakanın sivil kökenli olmasını tercih etti ve Ozal’i seçti. Özal’ın çevresinde ne Bizans oyunları dönmedi, bilenler bilir. Sağ ve sol ona karsi muhalefette ittifak bile ettiler. Sonunda Özal partisini kahrolarak pakrudinilere teslim etmek zorunda kaldı ve c.baskanligi döneminde de suikasta uğradı. Mekanı cennet olur inşallah. Şimdi bunu gören Anadolu insanı, karşısına bir kez daha bu ruhla ciktığını zannettigi Erdogan a da destegini asla kesmeme kararinda ittifak etmis durumda. Erdogan’in herseye kendi karar vermek istemesinde de en buyuk hata yakin calisma arkadaslarinindir bence. Gür sesle ve kesin bir şekilde herşeye sadece kendin karar veremezsin, sen halife bile olsaydın, kararlarin mesverete dayanmalı diye haykırmalıydılar. Malesef Anadolu insanı yaşadığı kötü Özal tecrübesinden sonra gelen bu kişiyi kurda teslim etmemeye kararlı duruyor. Çalıyor ama çalışıyor sözü, bu geçmiş yaşanmışlığın tezahürüdür. Yoksa ben çalmasını maruz görüyorum demek değildir. Kaldı ki, alınan yüzdelerle kurulan muesseseler ve verilen burslar, yapilan yardimlar da vardir. Her ne kadar hedef kadar hedefe varılan yolun meşru olması gerektiği bilinse de, Anadolu insanına karşı yapılan faaliyetlerin büyüklüğü, insanları Erdogan’i desteklemekten vazgecirememektedir.

    Dune kadar Erdogan i destekleyen cemaat mensupları da, eğer bu kadar ayrışma yaşanmasaydı, yine Erdogan i desteklemeye devam edecekler ve onlar da solculara ve masonlara karşı Erdogan i desteklerken, yine ayni argumani (caliyor ama calisiyor) kullanmakta bir beis gormeyeceklerdi. Buna yüzde 1 milyon eminim.

    Peki cemaatin başındaki kişi bu birden bire ortaya çıkan, ancak başlangıcı daha onceye dayanan bu kırılmayı neden acik etti. Bu da başka bir yazının konusu olabilecek kadar kapsamlı bir açıklamayı gerektirir kanaatindeyim. Saygılarımla.

    • Uzun zamandır düşündüğüm toplumda ahlakın dibe vurduğu ile ilgili fikirlerimi güzelce izah etmişsiniz. toplumda ahlak bitince, öz çürüyünce kabuk parıldasa da anlamı yok. şişen bir balonun parlaklığı var sadece. çok uzun bir zamandır bu toplumda değerler eğitimi ihmal ediliyordu; neticesi böyle psikopat bir topluma dönüşmek oldu. toplum raydan çıkınca, içinden “Hitler” çıkması kolay oluyor.

      milletin özaldan ötürü tayyibi kaptırmak istemediği fikrine katılmıyorum. özalın kıymeti bilinyor olsaydı, tayyip bu denli güçlenemezdi. biri 5 vakit namazını hep gizli kılmış, diğeri hep reklamla; alakaları bile yok. sadece olan şu; köşeyi dönme hastalığı öyle sarmışki bünyeyi, yolsuzluk yapana içten içe imreniyor insanlar. suçlamak değil, yerinde olsam daha çok çalardım diyor. “gözümle görsem de inanmam” bu fikrin dile dökülmüş hali. neyi suçlayack, kendisinin daha çok çalacak olmasını mı?
      eskiden bu düşüncenin fakirlikten olduğunu sanırdım. ama zenginlik arttıkça, çalmak artıyorsa, bu ahlakın olmayışındanmış. islam ahlakı bu topraklardan gideli çok olmuş. toplumu düzeltmeye çalışan bir grup fedakar samimi insanı da en ağır iftiraları atıp, içimizden kovduk. ki yüzüne bakınca utanacağımız aynalar olmasın çevremizde. şimdi rahat rahat “yiyin efendiler yiyin, bu hnı yğmaa sizin” diyebiliriz. bu kurdun koyuna saldırma hıncı bittiğinde, ortalıkta tartışacak bir toplum ve ya devlet kalacak mı, en çok merak ettiğimse budur?

      • Özal dönemini ve bugünü yaşayan hemen herkes bilir ki, ne özalın namazını gizli kılması ne de Erdoganın namazlarını aşikare etmesi, birini digerinden daha iyi müslüman yapmaz. Çünkü, Özal dönemi askeri vesayetin en büyük hızla devam ettiği, 60 darbesinin üzerinde sacede 23 yıl, 74 muhtırasının üstünden sadece 9 yıl ve 80 darbesinden de sadece 3 yıl geçtiği o dönemde, taze seçilmiş bir sivil başbakan namazını asla ve asla aşikare kılamazdı. Hele ki, hem sol hem de asker ve vesayetinin tüm bakışları üzerindeyken, hele ki Erbakanın türkiyede müslümanları teslim etmek iddiasıyla yaptıgı siyasetine geniş destek verilmezken, Özal namazını asla aşikare kılamazdı. Şimdilerde de, hele imam hatip mezunu olan Erdogan, namazlarını niye gizleme gereği duysun ki? Özala ve Erdogana olan bu bakış açınız, kesinlikle doğru bir gözlem değil. Hatta, hatalı bir gözlem ve açık cemaate desteği oldugu yıllarda bunu asla dile getirmediğiniz için. Ne zaman ki ayrılık ortaya çıktı, kalkıp bu tür laflar etmeniz sadece ön yargınızı açık eder, o kadar. Kaldı ki, bir müslümanın namazı sadece rabbine ve kendisinedir. Namaz kılmayan demokrat bir kişi de her zaman siyasette geniş kitlelerin desteğini alabilir ve çok başarılı bir yönetim sergileyebilir. Gösteriş için ibadet yapıyorsa da, bunun hesabını biz görecek değiliz. Esas soru şudur, namaz kılan bir başbakan hangi sebeplerle namaz kılan bir cemaate cephe almış ve bugün pek çoğunu kaçak olamaya itmiş, bir çoğunu hapse atmış ve %99’unu memuriyetten atmıştır? Nasıl olup da, birden bire çok keskin bir dönüşle, çok ciddi hak mahrumiyetlerine imza atmıştır. 17 Aralık 2013 sonrasında C.Başkanı ve Başbakan’ın ilk ağızdan bilgi alması niyetiyle ABD’ye gönderilen F.Koru ve ona C.Başkanına iletilmesi için kaleme alınan mektup sulh taraftarı bir yaklaşım içerirken, 17 Aralık sonrası mülaanesi akabinde 25 Aralık girişimi ne anlama gelmektedir? Kökleri itibariyle aynı mücadele yöntemini benimsemeyen (biri siyaseti mücadele yolu olarak görürken, diğerinin iman hakikatlerinin duyurulmasını ve gençliği fen ve ilimle eğitmeyi benimsemiş ve siyasetten şeytandan kaçar gibi uzak duran) bu iki akım, ortak demokratik değerler söz konusu olduğunda berabermişler gibi anlaşılmada bir beis görülmezken, ortaklık bozulunca yok o namazını gösteriş için kılıyor yok o bilmem demek, bana göre son derece yanlış bir harekettir, başka bir şey değil. Eğer namazını bugün gösteriş için kılıyorduysa, dün de öyle kılıyordur, bunu dün neden dillendir miyordunuz? Sonuç itibariyle, ayrışması çok büyük ihtimal olan ancak aynı gövdenin ayrılan bu iki ana dalı arasına çok ciddi nifak sokulmuştur. Biz de bu yangına körükle gitmesek iyi olacak derim ben. Saygılarımla.

  3. Toplum susuyor. Halk yine susuyor. Neden? Kürt halkinin liderleri hapiste. Türk halkinin liderleri yok. Halk korkmus, sinmis bir durumda. Sizin beklentiniz ne?
    Bu konudaki önerileriniz nedir? Saniyorum bir sonrasi yazinizda bu konuyu aciklayacaksiniz?

  4. Icim kan aglayarak da olsa, ben de aynen Mehmet bey gibi dusunuyorum. Hatta bazen bu yuzden kendime kiziyor, umidimi mi kesiyorum da vebal altina giriyorum diye dusunuyorum ama, yillarca, Hocam’dan ogrendigim uslupla “necip millet” diye yadettigim kendi milletimden omrumde ilk kez bu kadar “tiksindim.” Bu millette bu kafa degismedikce nice Erdoganlar gider, nice Erdoganlar gelir dedim kendi kendime.

    Kalpler Allah’in elinde. O (c.c.) her seye kadir. Gorelim neyler, neylerse guzel eyler.

  5. Yakın çevremden de gözlemlediğim kadarıyla, Erdoğanistlerin önemli bir kesimi Erdoğan’ın 2002 deki iflastan sonra ekonomiyi düzelttiğini ve buna bakarak da gelecekte de daha büyük bir Türkiye oluşturacağına inanıyor ve birçok hatasını görmelerine rağmen ondan vazgeçmiyor.

    Bu, karşılıksız bir sevgi değil, Erdoğan kazansın ki biz de kazanalım düşüncesi. Yani temelinde büyük oranda pragmatizm var.

    Peki ya Erdoğan’ın artık kazandırma ihtimali kalmazsa (veya medyada verilen gazın yetmeyeceği aşamaya gelinirse) ne olur? Elindekini de kaybeden insanların gözü artık Erdoğan’ı görür mü? Yine çevreme bakarak söylüyorum. Hayır.

    Sonra başka Erdoğanlar gelir mi? Bu da büyük oranda mevcut Erdoğan’ın giderken arkada bırakacağı enkazın boyutuyla ilgili. Hayvanlar bile kendilerine acı veren şeylerden kaçınmayı öğrenebiliyorken insanlar neden öğrenemesin ki?

  6. Şu türden serzenişleri birden fazla kez bir çok kişiden duyunca, farklı bir zaviyeden bakma ihtiyacı duydum. Serzeniş su: Turkiyenin en iyi okullarından mezun olup bir bavulla arkamıza dahi bakmadan kimsenin olmadığı nice ülkelere doğru yola çıktık, sadece ve sadece Allah’a sığındık, cok sukur Rabbimiz de bizi utandirmadi. Ülkemizin sıradan esnafı ve iş adamları bizi ve faaliyetlerimizi desteklediler. Kendi coluk cocugumuz var, bize ne diyen olmadi. Aynı diğerkâmlık, ülke sathında da yapıldı. Terör belasının olduğu şehirlere ve köylere gitmek istemeyen devlet memurlarının olduğu dönemlerde biz kosa kosa gittik, cahillik yok olsun istedik, AMA devran donunce kimse bize sahip cikmadi, 10-15-20 sene ve ustu hizmetlerimiz heba edildi, sorgusuz sualsiz derdest edildik, issiz, assiz, hamisiz kaldik, daha ne derece ibretlik sikinti yasayanlarimiz var, olenler, intihar edenler, olume terkedilenler var, zaman zaman akrabalarimiz, es ve dostlarimiz daki sirtini dondu bize, biz bu millete hep NECIP demistik de, şimdi ne oldu? Işte nacizane CEVABIM: Peygamberimiz sav in içinden neşet ettiği toplumun, vahşette barbarları aratan yani yoktu, o toplumda kadının adı bile yoktu, alınır, satılır ve kullanılırdı. Kız çocukları utanç vesilesiydi. Faiz fakirleri ezdikçe eziyordu, kölenin sadece maddi değeri vardı, mal gibi muamele görüyordu. Bu ve buna benzer bilemediğimiz neler, neler. Şefkat Peygamberi sav, risalet vazifesi ile yola çıkınca en yakin akrabalari onu yalniz biraktilar. Ancak Allahin nasip ettigi nice hiddetli ve şiddetli zatların kalpleri eridi, eridi. Karincayi ezmez hale geldiler ve o coğrafyaya medeniyet getirdiler. Medinenin ahlakı ile ahlaklanip medeniler haline geldiler. Fakat sona doğru, Hz. Ali efendimiz zamanında onlar da ayrılığa düştüler, birbirleri ile savastilar. Hatta bu olayı Peygamber sav daha hayatta iken bildirdi. “Ya Ali ileride seninle Aişe arasında bir ihtilaf çıkacaktır.” diye buyurdu. Hz. Ali -hayretler içerisinde- “Ben mi?” diye sordu. Efendimiz: “Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine, Hz. Ali: “Haksız taraf ben miyim?” diye sordu. Efendimiz: “Hayır! Ancak aranızda bu olay gerçekleştiğinde Aişe’yi iyice gözetip güvenliğinin sağlandığı yere gönder.” buyurdu. (İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 13/55). Isteyen Cemel vakasına, öncesine ve sonrasına baksın. Toplumda bu turden ayrışmalar her zaman mümkündür. Peygamberin vefatından daha çeyrek asır bile geçmeden bu vaka olabiliyorsa, bizim gibilerin yaşadığı toplumda neler olmaz. Önemli olan hatanın farkına varılması ve sulha dökülmesidir. Hz. Aişe validemiz de hatasında dönmüş ve baki omrunde Medine de siyasetten uzak bir hayat yaşamıştır. Allah cc hepsinde razı olsun. Insanoğlu hatasız olmaz, AMA erdem odur ki hatasını görüp, sulha geri dönsün. Uzun oldu kusura bakılmasın, vesselam.

  7. Arkadaslar yazar sonuna kadar haklı. Bu illet millet hep böyleydi. Bizim ilçenin belediye başkanından tut muhtarına kadar hepsini tanıdım. 17 Aralık öncesini söylüyorum. Sürekli eşşek gibi bağıran esip gürleyen abartmiyorum küfreden bir belediye başkanı seçtiler. Akp nin yeni dönemlerinde beyefendi kibar mütevazı biri seçildi. Duruşundan dolayı istihza alay ettiler. Hemen süresi biter bitmez küfürbaz eşşegi yine seçtiler. Allah’ımı dşahit tutarak söylüyorum: Vallahi billahi en hafif tabiriyle sürü olmuş bu kavim helakı hak ediyor.
    Fakat kurban olduğum Mevlamın şefkati merhameti gazabına o derece Sebgat etmiş ki belki de Efendimiz s.a.v. hatırına mehil üstüne mehil veriyor.

    Elhasil : Vallahu yelemu me temelun. Şüphesiz Allah bilir biz bilmeyiz.

  8. Değerli hocam, bence yanılıyorsunuz. Biz tertemiz pir-ü pak bir topluluğuz. Bütün problemlerin kaynağı dış güçler ve onların içerideki uzantıları. Misal: Emniyet şeridini ihlal edenler afedersiniz ermeni, yere tükürenler rum, sigara izmaritini ve boş paketini arabadaki küllüğe değil dışarı atanlar kürdo, kuyrukta araya kaynak yapanlar yahudi dölü, denize, nehre atık boşaltan fabrikalar yabancı sermayedar, marketlerden mağazalardan aşıranlar roman,maçlarda ağız dolusu küfür edenler kripto ingiliz, karısını bıçaklayanlar alevi suriyeli, kuran kuslarındaki istisnai tecavüzcüler Rus, masaj! salonlarına gidenler persli. Bunlar olmasa biz uçakta yapardık, uzayada giderdik. Allahtan onlar gavur biz müslümanız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin