Suyun doğusunda kalmak

YORUM | EMİN OSMAN UYGUR 

Kader, insanı beklenmedik bir anda farklı mecralara sürüklediği zaman, ondan büyük değişimler istiyor demektir. Hele ki bu sürüklenme bir muhaceret adı altında kutsiyet kazanmışsa, değişimin boyutları daha fazla genişleyecektir. Ancak bu, bazı olaylarda görüldüğü gibi yolun verdiği zorluklarla veya mahrumiyetler kapsamında gerçekleşen hadiselerle olmayacaktır. Zorluklar ve mahrumiyetler yaşanacak baharların ilk adımlarıdır çünkü. Bu, ihtimal kaderin seçtiği coğrafyalarda birer lütuf olarak açılan yeni kapıları görebilme, yeni yolları keşfedebilme ve ileriye yürüme istidadında olan yürekleri desteklemekle kendini gösterecektir denebilir.

İnsanın, korteksin özel donanımı ile çevreye uyumu ve bulunduğu mekanla yakın ilişkisine bağlı olarak yeni yaşam alanlarında farklı ve yeni faaliyetler ve tepkilerle hayata başlaması işi biraz kolaylaştırmaktadır. Ancak bu, bir sürece ve ciddi motivasyona ihtiyaç duyan bir durum olduğu için kolaylıklar da zamana bağlı olacaktır. Bu zaman aralığında, kimileri için çeyrek kimileri için de yarım asırdan beri süregelen iş alışkanlıklarını, hayat tarzlarını ya da konum özelliklerini de bir şekilde yanlarında bulundurma isteği devam edecektir.

“Mecbur olmasam senden ayrılmazdım,” Nebevi beyanı kapsamında düşünebileceğimiz bu yer değiştirme olayında bazen, Nebevi ahlâkın aksine; “Ben falan yerdeyken, ben şöyle işlerle meşgulken…” sesleri duyulabilir. Bunda kanıksanmış saf bir mazi özlemi vardır ki hakikat nazarında insânî bir durumdur. Ve bu davranış çizgisi, bir devrin geçip gittiğini göstermekle birlikte, içten içe; ‘bir gün yeniden’ ümidinin de o seslere katıldığı hissini uyandırır. Kimi zaman da bu çizgide, maziden dökülen sesler susar, gizlenir ve kendini güncel konuşmalar içinde farklı renk tonları ile hissettirir.

Bütün mecburi yer değiştirmelerde ciddi şekilde kırılmalar yaşandığına şahit oluruz. Bu kırılma, ilk olarak, duygusal alanda başlar. Deme-damara yer etmiş kimyasalların veya belli bir şekle girmiş benliğin etkisi ile ruha yansıyan şekiller, dalgalar insanı zaman zaman geriye/hatıralara götürür. Bir sığınma yeri olan bu duygusal alan kişinin hoşuna gitmişse hemen her gün veya fırsat buldukça oradan bir şeyler alıp gelme yolculuğu başlar. Bu arada yeni hayata intibak için de gayretler izhar edilir. Ve mazi kıyılarında gündüz denizden karaya, gece karadan denize doğru esen meltemlerle nefes alma gayretleri devam eder.

İşte bu noktada ikinci dalga başlar. Duygusal alandan hareket alanına geçilmiştir. Ancak aklın ve kalbin bütün fonksiyonları, hayata yeni bir açılım için müsait değil gibidir. Kendini pasifize etmiş kişilerin aksine, aksiyoner insanlarda bir şeyler yapma isteği devam eder. Eski iş ve çevrenin çok bir etkisi kalmamıştır artık üzerlerinde. Hatta işten/mülkten olunduğu için bir anlamda memnuniyetler izhar edilir. Çünkü bu bir şahitliktir onlar için ve rızkı veren zaten Allah’tır. İstenmeyen çevreden kopmak ise ayrı bir nimettir bu mecrada. Ancak asaba intikal etmiş ve hemen terk edilmek ve unutulmak istemeyen konum duygusu etki alanını kaybetmemiştir henüz. Bu duygu, kişiye kendi rengini verdiği için onlar bunu kendi renkleri, kendi söylemleri olarak görürler. Ancak dışarıdan bakıldığında durum biraz farklıdır ve bu ayna herkesin hayatının bir parçasıdır.

Bir zamanlar için suyun batısında kalmak olarak da ifade edebileceğimiz bu durum, suyun doğusuna geçen İsrailoğullarının haline benzer özelliktedir. Suyu doğuya doğru geçenler bir süre sonra Firavun esaretinde yaşadıkları şehre özlemlerini dile getiren bazı isteklerde bulundular. Kuran-ı Kerim’de bir takım yiyecekler örneklemesi ile anlatılan bu istekler, belki de daha farklı istekleri de içinde barındırıyordu. Belki de Musa Aleyhisselam ile Kızıldeniz’i geçenlerin bir kısmı, önceki hayatlarında kendilerini bir yerlere zaten konumlandırmışlardı ve içten içe hissettikleri bir konum hasreti ile yürüyorlardı o yolları. Onlar Sina’da, evlerini barklarını mülklerini geride bırakmış bir halde, herkesle aynı seviyede görülmekten ve eski konumlarına göre davranamamaktan rahatsız olmuşlardı belki de. Çünkü onların içinde Mısır’da iken farklı görevlerde bulunan insanlar vardı. Halk veya devlet nazarında bir itibar görüyor olabilirlerdi.

Yeni hareket alanında farklı bir şeyler yapma isteği, eski birikimlerin de yardımı ile kısa zamanda bir aksiyona evrilir ve ardından hızlı adımlar da atılabilir. Ama bu, denizde ısınmadan atılan hızlı kulaçlar gibi çabuk yorulmaya da sebep olabilir. Bir şeyler yapma ile bir şey olma olguları birbirine karışabilir. Ve bu durum bir şekilde sözlere yansıyınca henüz suyun geçilmediği anlaşılır. Ses suyun doğusundan geldiği için kulaklara çarpıp yere dökülebilir.

Olayın üçüncü adımında ise tepkisel davranışlarla yapılanları ispat etme çabası tezahür eder. Zamana karşı farkındalık vardır ama duygusal geri bildirimler de işin içindedir. Suyun batısında değişim çoktan başlamıştır ve hızla akan zamana ayak uydurmak da herkes için mümkün değildir. Önceki hayatlarda meydana gelen yakınlıklar, unutulmaz birliktelikler ve kutsiyet atfedilen kareler, bir aidiyet duygusu ile birlikte psikolojik bir benzerlik olgusu da meydana getirmiştir. Bu noktada benliği ve alt benliği sıfırlayıp, fısıltılara engel olabilme başarısını göstermek önemlidir. Bu engel aşılınca her şey bitmiş olmayacak elbette. Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk mesnevisinde olduğu gibi, yolculuk hakikatin özünü buluncaya kadar devam edecektir. Duygusal geri bildirimler, hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkacak ve maziden getirilen kıymetli yaşanmışlıklar muhataplara yansıtılacaktır. Bu durumda, eski tefani anlayışı ile yeni tefani çizgisinde buluşmak için ciddi bir gayrete ihtiyaç olduğu açıkça görülecektir.

Klasizm veya romantizm gibi herhangi bir felsefî/edebî akımın, her devrin bir hükmü vardır, kaidesine göre kendini tecdit bulutlarına doğru salamaması sebebiyle, eskimeye maruz kalması kaçınılmaz bir durumdu. Ve bu eskimeleri er ya da geç tepkisel ya da fıtrî bir yeni oluşum takip edecekti. Suyun bir tarafında kalmak hayata dair her varlığın kaderidir bir anlamda. Ancak yenilenme ve tam olarak karşıya geçme de bu süreçle mümkün görünüyor aynı zamanda. Bir sonraki aşamada ise suyu madden geçemeyenlerin kendi iç dünyalarında değişen coğrafyaları ile hayata katılması vardır. O coğrafyada da yenilenme adına suyu çoktan geçenler veya geçmek için bekleyenler olacaktır. Ancak iki deniz buluştuğu anda arada ince biz çizgi olması da fıtrî bir kanundur.

Toplumun temelinde olan bireyler de bu çizgiden uzak kalamayacakları için klasik, romantik veya başka çizgilerden yani nedensel/duygusal bir takım bağlılıklardan azade kalarak, belki de sonsuzluk kavramı içinde; mekana, asaba ve duygulara bağlı renklerden sıyrılmak suretiyle Süleyman var Süleyman’dan içeru sırrına ermekle ancak kendilerini aşmaya güç yetirebilecekler. Ve suyun karşısındaki hayat o zaman geleceğe damgasını vurmaya namzet olacaktır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin