Siyasal İslam: Dinin dünyevileştirilmesi

Yorum | Yasemin Aydın

Siyasal İslam, toplumu devletin temsil ettiği güç üzerinden şekillendirme çabasıdır. Bu şekillendirmede yorumlama tekeli kendilerinde zannettikleri ‘din’ belirleyici rol oynamaktadır. Siyasal İslam dini, yorumlara kapalı hale getirip, kendi pozisyonunu diretme ve davranışları belirleme, sınırlama konusunda kullanır. Dinin, sosyal ilişkileri belirlemede etkin rolü olduğunu iddia eden Siyasal İslamcılar, kendileri gibi aydınlanmış (!) insanların toplumu da bu konuda aydınlatma görevlerinin olduğuna inanırlar.

Bu bağlamda Siyasal İslam, moderniteye ait bir ideolojinin vasıflarını taşır ve oldukça ‘misyoner’ bir çabadır. Siyasal İslamcılar için bu misyonerliğin beraberinde getirdiği görevi yerine getirmenin en mantıklı yolu ise, siyasal güçtür: Devletin gücünü, yüce davaları için kullanmaktır.

Siyasal İslam’ın tarihi, sömürge tecrübesi ile doğrudan ilişkilidir. Her ne kadar Müslüman toplumların çoğu, Batı ile kendi elit kesimleri üzerinden de tanışmış olsalar da, Batı ve modernitenin Müslüman toplumlara dokunuşu sömürge altında kaldıklarında gerçekleşmiştir. Bu ‘tatsız tanışma’ ise beraberinde özgüvenin sarsılması ve doğal olarak sömürgecileri temsil ettiğine inanılan her şeye karşı keskin bir düşmanlık oluşturmuştur.

Müslüman toplumlarda çoğu hareketler, bu negatif duyguları – devlet yapısında duygulara yer var mıdır sorusuna hiç girmeyelim – mobilize ederek, sömürgecilerin temsil ettiği değerlere bir alternatif oluşturma iddiasında olmuşlardır. Bu hareketler içinde Siyasal İslam, sömürgeciler üzerinden tüm Batı’yı kötülüğün temsilcisi olarak kategorize etmiştir. Siyasal İslamcılara göre, devlet yönetiminin geleneği sınıfta kalmıştır ve ‘Müslüman toplumun’ yabancı sömürgecilerin hükmü altında yaşamalarının sebebidir.

Batı güçlerinin ‘devleti modernleştirme’ gücünü, baskıcı bir enstrümana dönüştürmeleri ise, sömürge altında kalan Müslüman toplumların kendi diktatörlerini üretebilmelerini de kolaylaştıran etkendir: Modern devlet ile tanışanlar, oldukça sorunlu bir devlet modeli yorumlamasını tecrübe ettiler: Siyasal İslamcılar için devlet, baskıcıdır, öyleyse doğru kişiler tarafından kontrol edilmelidir. Bunun da ötesinde, ideolojik diskuru da belirlediğinden, ‘emr-i bi’l maruf, nehy-i an’il münker’ (iyiliği emredip, kötülükten men etmek) için en ideal araçtır.

Siyasal İslamcılar için, kamusal alanı belirlemek ve şekillendirmek İslam’ın hakkıdır. Dolayısıyla, İslam siyasal güç üzerinden tanımlanmıştır ki, siyasal güç hem geçicidir hem de dünyevi. Onlar için, devleti ele geçirerek – ki bu demokratik şekillerde de olabilir – İslam’ın temsili ve Şeriatın uygulanması devlet sayesinde gerçekleştirilecektir.

Bu bağlamda, Seyyid Kutup kendi siyasi mücadelesinde, imanın en temel rüknü olan tevhidi (La ilahe illallah, Allah’tan başka ilah yoktur) Müslümanların ‘İslamî olmayan’ otoriteye karşı direnişinin sloganı hâline getirmiş ve araçsallaştırmıştır. Seyyid Kutup’a karşı olanlar, bu durumda ‘tevhid’e karşı çıkmışlar gibi algılanmış, tartışma zemini bu noktaya taşınmıştır.

Siyaset, her zaman hem birleştirici hem de dışlayıcı bir unsur olmuştur. Her siyasi kampanya, muhaliflerini oluşturur. Siyasal İslamcıların kendi söylemlerini din üzerinden yapmaları ve başka din yorumuna müsaade etmemeleri, kendilerini ‘istisnai’ ve ‘üstün’ bir kitle olarak görmeleri, Siyasal İslamcıların politikalarına karşı yapılan her eleştiriyi, aynı zamanda dine karşı yapılmış gibi göstermektedir. Aynı zamanda bu ekol tarafından yapılan her hata da Siyasal İslamcılara mesafeli olan toplum kesimi tarafından dine mal edilecektir.

Özetle Siyasal İslam, bu dünyadaki yönetimini, dini araçsallaştırıp, devleti ve devletin aygıtlarını ele geçirerek sağlamak ister. Bunun içinse, dinin yorumunu adeta Vatikan gibi kendi tekeline alma zorunluluğundadır.

Siyasal İslamcılar için, bütün siyasi tartışmalar, dinin belirli bir yorumu üzerinden şekillenir. Din, Siyasal İslamcıların o an içinde bulundukları kontekste indirgenir: Siyasal İslamcılar, kendi dünyevi doğruları için, dini rehin alır. Alternatif dini yorumlara hayat hakkı verilmez, çoğulculuğun her türlüsünü bastırılır.

Belirtildiği gibi, İslam ile siyasetin bu şekilde birbirinin içinde erimesi, dinî diskurun ahlaklı bireyler ve toplum oluşturmadan uzaklaşarak, siyasi gücü elde etmeye yönelik bir çabaya indirgenmesine sebep olmuştur. Bu ise, Siyasal İslamcıların inanılmaz bir ahlaki boşluğa düşmesini beraberinde getirmiştir. ‘Kim olduğun’ (veya kim olmadığın), aidiyetin, özelliklerinden daha önemlidir. Önemli olan, isimlerdir, davranışlar değil.

Burada sorulması gereken soru şudur: Siyasal İslam, dinin ve değerlerinin anlaşılmasını mı sağlıyor, yoksa bunun olması için kategorik olarak en büyük engeli mi teşkil ediyor?

Dini kendi tekelinde gördüğünden, siyasi olarak farklı fikirleri olanları dışlayan Siyasal İslam’ın ‘Müslüman kardeşliğine’ (!) uygun bir davranış sergilediğini söylemek pek mümkün değildir.

Siyasal İslam ve Özgürlük

İslamî ontoloji, bizlere Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın dünyaya Yaratıcı’ya (cc) itaat ve ibadet etmeleri için gönderildiklerini öğretir. İnsanı, diğer varlıklara nazaran emsalsiz yapan bir vasıf vardır: Özgür İrade. İnsan, dünyada bu özgür iradesi üzerinden imtihan edilecektir ve ebedi Cennet’e ehil olup olmadığı, bu özgür iradesiyle verdiği kararlar üzerinden şekillenecektir. İslam’ın diğer çoğu dinde de olduğu gibi, bireyi ‘analiz birimi’ olarak tanımladığı açıktır. Bunun da ötesinde, Yaratıcı ve kulu arasındaki ilişkinin araçsız olmasına yapılan vurgu da aşikârdır. Ne dini ne de siyasi bir otorite kul ile Yaratıcısı arasına giremez.

Devletin herhangi bir ‘İslamî’ anlayışı veya davranışı zorunlu hale getirmesi, insanların içinde bulunduğu imtihan atmosferini zehirler. Eğer ‘ahlaki olarak doğru’ olan devletin baskısı neticesinde olursa, ‘doğru’yu veya ‘yanlış’ı yapmak bir seçim olmaktan çıkar. Bizi Cennet’e ehil hale getiren, özgür irademizdir. Bir başka deyişle, günahı işleme imkânımız olmasına rağmen, nefsimize yenik düşmeden, irademizle Allah’ın rızası için o günahtan vazgeçmemizdir. ‘Dogru’yu seçmek, sadece ‘yanlış’ı da seçme imkânımız olduğunda bir anlam taşır.

Siyasal İslamcıların teklif ettiği devlet modeli, ahlaki ve insani değerleri zehirleyen bir devlet modelidir: İmtihan alanını yok eden bir devlettir. Sivil İslam, ‘sorumluluk taşıyan’ bireye yoğunlaşırken, Siyasal İslam sözde ‘göklerden gelen bir nizam’a kendini adar. Sosyal problemler karşısında, Siyasal İslam makro-analist bir yaklaşımla sorunların kaynağını hep uzaklarda, dışarıda arar. Halbuki, toplumsal sorunların kaynağında, her zaman bireyler ve değerleri vardır. Siyasal İslamcılar hiçbir zaman sorunların kaynağını doğru tespit edemediklerinden de, ‘Siyasal İslamcıların ahlak sorunu’ hiçbir zaman gündeme gelmez. Söylemsel yönünün güçlü olması muhalefetteyken bir cazibe unsuru olsa da, iktidar olduğunda iddialarının çoğunun test edilmemiş birer retorikten ibaret olduğunun ortaya çıkması İslamcılığın tarihinin hayal kırıklığıyla örgülenmesine sebep olmaktadır.

Belki de Siyasal İslamcıların ve radikallerin anlaması gereken en temel nokta, iyi bir insan olmadan, sadece ‘Müslüman’ olmanın hiçbir zaman yeterli olmadığı hakikatidir. Aidiyetler ve kimlikler önemlidir ama önemli olan insan olabilmektir. “İnsan” olamadıktan sonra, ahlak ve vicdan olmadan, isimler, kimlikler, aidiyetler sadece içi boş, yanıltıcı birer maske olmaktan öte bir şey değildir.

1 YORUM

  1. Siyasal İslam konulu bu yazı ibret verici vurgularla bezenmiş…
    Aydınlatıcı,bilgilendirici,yol gösterici ve cesaretlendirici bir iksir gücünde…
    Bu kalitede yeni yazılar bekliyoruz.
    Yazarımızın eline ve emeklerine sağlık…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin