Sivil darbe ve arka planı

YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye Cumhuriyeti anayasal ve demokratik bir devletti. Demokrasi kıstasları bakımından bardağın yarısı bariz şekilde doluydu. Yani gayet açık şekilde demokratik özellikler tespit edilebilmekteydi Türkiye’de. Bunlar: düzenli ve adil seçimler, işleyen bir güçler ayrılığı (yürütme-yasama ve yargı erklerinin ayrı olması ve yürütmenin, yani hükümetin denetime ve kontrole tabi tutulabilmesi), anayasal düzen ve işleyen bir bürokrasidir. Sağlam bir muhalefet vardı; gerek CHP ana muhalefet olarak, gerekse de HDP ve MHP parlamentodaki diğer gruplar olarak, Türkiye’de AKP ve Erdoğan’dan memnun olmayan farklı kitleleri mecliste temsil edebilmekteydi. Dahası, anayasa ve yasalarla garanti altına alınmış olan insan hak ve özgürlükleri konusunda önemli ilerlemeler kat edilmiş durumdaydı.

Demokratikleşme süreci devam ettiği için, bu standartlar anlamlı bir ivme ile gelişime devam etmekteydi. Kapsayıcı bir vatandaşlık konseptinin geliştiği, etnik azınlıkların – mesela Kürtlerin, Romanların, Arapların vs. – kimliksel özelliklerinin sorun olmaktan çıktığı bir tablo, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü bakımından umut vaat etmekteydi. İşleyen ve giderek şeffaflaşan bir bürokrasi vardı. Tüm bu özellikler, paragrafın başındaki önermenin altını kalınca bir şekilde çiziyordu. Yani demokratik bir ülkenin vatandaşlarıydık.

BU TABLO NASIL DEĞİŞTİ?

Bu tablonun sadece bozulmadığı, tümden ortadan kalktığı, hatta bilinçli bir şekilde imha edildiği ortada. Bu nasıl gerçekleşti? Önce gidişatın anatomisine bakalım. Belirli kırılma noktaları var bu gidişatta. Ergenekon (ve diğer darbe) davaları, Gezi Parkı, 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, Erdoğan’ın 17/25 Aralık sürecine karşı stratejisi, birincil önemde. Ardından, Erdoğan’ın AKP’yi kontrol stratejisi ve nihayetinde açıkça AKP’nin önüne geçişi, iç-dış düşman ve öteki üretimi, MHP’nin muhalefeti bırakması, CHP’de ulusalcıların hâkimiyeti, üst yargı, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması. Bir sonraki majör kırılma ise, 15 Temmuz.

DERİN DEVLET AB SÜRECİNDEN RAHATSIZDI

AB süreci ve Türkiye’nin NATO üyeliğinin, derin devletin hoşuna gitmediği biliniyordu. 1991 yılında Soğuk Savaş’ın sonundan beri, bu yapı Batı kulübünde olmanın Türkiye’ye ayak bağı olduğuna inanmakta. Batı’da olmak, Batı nüfuzu olarak algılanıyor. Batı nüfuzu ile kast edilen, insan hakları ve demokrasi standartları konusunda Türkiye’nin vermiş olduğu taahhütler. 2000’li yıllarda, Türkiye imzalamış olduğu uluslararası çoklu antlaşmaların kendi anayasasının üstünde bağlayıcılığa sahip olduğunu kabul etmişti. Bu durum, Türk vatandaşlarına insan hak ve özgürlükleri bakımından gayet ciddi bir garanti sağladı.

TSK ve üst seviye bürokrasi içinde bir hizip, bu durumun kendi mutlak vesayet sistemlerinin sonunu getirdiğini gördü ve buna karşı tutum aldı. TSK’da birçok üst rütbeli general, Çin ve Rusya yöneliminin Türkiye için daha ehven olduğunu dillendirmeye başladılar. Esasında 28 Şubat’çılar da bu konuda benzer tutum içindeydiler. Onlar da AB’ye ve Türkiye’nin AB sürecine hep şüpheyle yaklaştılar. Çünkü AB yolu, kendi iktidarlarının ve kontrollerinin altını oymaktaydı.

DARBE DAVALARI ERDOĞAN’IN SİYASİ DESTEĞİ İLE OLDU

28 Şubat grubu ile Ergenekon grubu, aynı ideolojiyi paylaşıyordu. Ergenekon (Sarıkız, Ay Işığı, Balyoz vs.) darbe davaları ile bu görüşte olan üst rütbeli ve orta rütbeli birçok asker tasfiye edildi. Kimi darbe planlarıyla bağlantılı, kimiyse sadece ideolojik yakınlıkları nedeniyle takibata alındılar. Bu davalarda Erdoğan kendisini “davanın savcısı” ilan ederek, belirleyici pozisyon aldı. Erdoğan’ın siyasi desteği olmasa, bu davalarda ilerleme olabilir miydi? Erdoğan makam arabasını Zekeriya Öz’e tahsis etmedi mi? Kılıçdaroğlu ve Baykal ile retorik çatışmalara girmedi mi, hararetle Ergenekon davalarını savunmadı mı? Savundu!

GEZİ PARKI SÜRECİ ERDOĞAN İÇİN BİR PROVAYDI

Sonra Gezi Parkı süreci başladı. Erdoğan ve AKP’si ilk kez kitlesel eylemlerle protesto ediliyor, insanlar sokaklarda “hükümet istifa” diye bağırıyor, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı işgal ediliyordu. İlk defa Erdoğan iktidarı kaybedebileceğini hissetti. Ancak avantajı, CHP başta olmak üzere Gezi direnişine sahip çıkan olmadı. Erdoğan Gezi’yi ileride kurmak istediği diktatörlük ve anayasasız-kanunsuz düzeni için bir test olarak kullandı. Polise aşırı güç kullandırdı, ağır insan hakları ihlalleri yapıldı. Gezi’dekiler önce çapulcu, sonra terörist ilan ediliverdiler. İlk raundu kazanmıştı. Bu ona güç verdi. İnsanların olanı-biteni böyle hızlı kabul edeceğini beklemiş miydi? Sanmıyorum. Bildiğim, çok memnun olduğu.

Sonraki kırılma noktası 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları. Bu soruşturmalar, Erdoğan’a ve en yakın çevresine kadar uzandı. Tapeler internete düştü ve herkes milyarlarla dolarları/avroları sıfırlamaya gayret eden ve fısıldayarak oğluna talimatlar veren bir başbakana şahit oldu. Kâğıttan kalenin yıkılacağını tahmin edenler yanıldılar. Erdoğan gayet serinkanlı bir biçimde önce soruşturmaları durdurttu, sonra soruşturmaları yapanları Cemaatçi, Cemaat’i ise “paralel devlet” ilan etti. Ardından soruşturmayı yürüten savcıları görevden azletti. Soruşturmadaki hâkimleri görevden aldı.

CEMAAT’İ TASFİYE İÇİN YARGI DARBESİNİ BAŞLATTI

Nasıl mı? Anayasa ve yasaları çiğneyerek. Yargı darbesini başlattı ve yüzlerce yargıç ve savcı, binlerce polis işini kaybetti ya da sürüldü. Bu Erdoğan’ın istediği dikta rejimini kurma yolundaki ikinci önemli testiydi. Çok önemli bir kırılma noktasıydı. Bu aşamada en ufak bir direnç olsa, kurduğu illegal yapının altında kalacaktı. Riske girmedi, Cemaat’i kendi tasfiyelerinin sorumlusu gören ve hedefe alan Ergenekoncu derin yapı ile anlaştı. Kandırıldığını, darbe davalarının arkasında Cemaat’in olduğunu ilan etti. Böylelikle Cemaat ve liberallerle devam ettirdiği koalisyonu bitirerek kendine yeni bir koalisyon ortağı edindi: derin devlet.

AKP ERİDİ VE GERİYE SADECE ERDOĞAN KALDI

Planın bir sonraki aşaması başlamalıydı artık; AKP’nin kontrolü. AKP başlangıçta tek adam partisi değildi. Arınç bunu “özgül ağırlığı” olan kişiler yaklaşımıyla ifade eder. Bülent Arınç başlangıçta çok etkindi, tıpkı Abdullah Gül gibi. Ahmet Davutoğlu da bu ekibe dâhil edilmeli, her ne kadar etkinliği sonradan bunlarla aynı seviyeye gelmiş olsa bile. Kadir Topbaş ve Melih Gökçek gibi akran ve Erdoğan’la “hukukları” Erdoğan’ın çok daha siyaseten cılız olduğu dönemlere uzanan isimler de ağırlıklıydı. AKP işleyen bir partiydi, tabanla iletişimde ve havayı koklamada CHP’nin gıpta ettiği bir iç dinamizme sahipti. Erdoğan liderliğini ön plana çıkarttığı ve stratejileri kendi şahsi bekasına yönelik inşa ettiği ölçüde AKP eridi. Süreçte yukarıda adı geçen ve geçmeyen tüm “özgül ağırlıklar” Erdoğan’ın yarattığı “kara delik” içinde yitip gittiler. Geriye kalan artık AKP değildi. Bunu 1,5 yıl önce Yarına Bakış’ta “Artık AKP Yok” başlıklı yazımda analiz etmiştim.

KORKU İMPARATORLUĞUNU PERÇİNLEMEK İÇİN

Erdoğan, hem kendi liderliğini (korku imparatorluğunu) perçinlemek, hem de derin devletle yaptığı anlaşma gereği, Hizmet Hareketi’ni ötekileştirdi, “paralel devlet” olarak ve bilumum nefret söylemleriyle (Haşhaşiler vs.) Cemaat’in üzerine gitmeye başladı. Cemaat ile bağlantılı tüm kurum ve kişileri takibata aldı, keyfi uygulamalarla özel ve tüzel kişilerin mal varlıklarına el koydu, kurumları köşeye sıkıştırmaya, hatta kapatmaya başladı. Planın bu aşamasına da kimse itiraz etmedi. Gittikçe ağlarını örüyor, kişisel diktatörlüğü yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

MUHALEFETİN PASİFİZE EDİLMESİ

Planın bu aşamasında önemli merhalelerden biri, muhalefetin etkisizleştirilmesi veya daha da avantajlısı, muhalefetin kendisine desteğinin sağlanmasıydı. Bu aşamada, önceden kendisine çok ağır hakaretlerle saldıran ve sert muhalefetiyle dikkat çeken Devlet Bahçeli’nin bir anda Erdoğan’ın en önemli müttefiklerinden biri haline gelmesi dikkat çekiyor. CHP’de de ulusalcı kanadın sosyal demokratları pasifize etmeleri tam bu döneme rast geliyor. Tesadüf mü? Erdoğan’ın PKK ve Kürt siyaseti ile pazarlık stratejisini terk etmesi ve 1990’ların şahin (derin devlet) politikalarına geri dönüş yapması, bu bağlamda önem arz ediyor. Bahçeli MHP’yi bu politik değişim temelinde ikna ediyor. CHP içindeki ulusalcılar da bu gidişattan çok memnun. Burada derin devletin rolü olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de Erdoğan diktasının temel harcı derin devlet. Muhalefetin bu duruma açık ya da örtülü desteğinin temel harcı da derin devlet olmalı.

POST ERDOĞAN SÜRECİNDE DE DERİN YAPI ETKİLİ OLACAK

Ve perde: 15 Temmuz 2016. Kontrollü darbe. 250 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi pahasına NATO’cu askerlerin (general ve amirallerin toplam kadrosunun yüzde 50’sinin!) tasfiyesi ve tutuklanması ile sonuçlanan, hatta 200 yıllık askeri okulların binalarına dek el koyulduğu bir imhanın gerçekleştiği süreç. Bu süreç içinde, Ergenekon sürecinde (ve diğer darbe davalarında) ordudan atılan ve tutuklanan yüksek ve orta rütbeli kurmay subaylar, 15 Temmuz sonrasında aktif ve etkin görevlere getirildiler. Ordu içi bir hizip çatışması gerçekleşti, Erdoğan bu sürecin en önemli aleti oldu. Erdoğan vitrininde, Avrasyacı ideolojiyi şiar edinmiş, kendilerince Türkiye’yi “fabrika ayarlarına” geri döndürmeyi hedefleyen bir yapı, devlette çok etkin bir konuma geldi. Bu yapı, Kürt sorunundan Kuzey Irak politikasına, AB sürecinden TSK silah envanteri konusundaki yaşamsal kararlara, ABD ile ortaklığın bitirilmesinde Rusya güdümüne girilmesine kadar birçok hayati sahada karar alma süreçlerini belirliyor.

Topbaş’ın görevden alınması, Gökçek’in topun ağzında olması, “metal yorgunluğu” kisvesi altında Erdoğan’ın tasfiyeleri hızlandırması ve kendisine mutlak olarak sadık bir fedailer ordusu oluşturmaya gayret etmesi, planın ilerlediğinin diğer kanıtları yalnızca.

Sonuç: Türkiye’de anayasal sistem sona erdi. YSK ve üst yargının bile fiilen yok olduğu bu sistemde, artık demokratik düzenin asgari koşulu olan adil ve düzenli seçim kriteri bile ortadan tümüyle kalktı. 2019’da yürürlüğe girecek formaliteden Anayasa maddeleri, fiilen zaten uygulanıyor. Bütçe ve ödemeler dengesi korkunç açıklar veriyor. Erdoğan, her ne kadar kendi rejimini kurduğunu düşünse de, bir diktatörlüğün asgari koşulunu, yani silahlı kuvvetleri elinde tutma becerisini, daha ne kadar devam ettirebilecek? Her geçen gün yalnızlaşıyor ve o oranda da Erdoğan döneminin sonuna yaklaşılıyor. Post-Erdoğan döneminde de derin yapının gücü devam edecek.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin