‘Şimdi yine bir imtihandayız’

YORUM | YAVUZ ALTUN

Cuma akşamı Elazığ’da meydana gelen depremden sonra, ertesi sabah olay yerine intikal eden ve burada az evvel cenaze namazı kıldırmış Diyanet İşleri Başkanı’nın kendisine uzattığı mikrofona konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söyledi: “Bu tür afetler bizler için büyük bir imtihan ve böyle imtihanlarda milletçe biz hep sabırla davrandık. Biz Van depremini yaşadık, Simav’ı, Düzce’yi, Sakarya’yı yaşadık. Ama bu millet bütün bu depremlerde sabırla bunları aşmasını bildi, başardı. Şimdi yine bir imtihandayız.”

Yıllar evvel, Zülkarneyn’le ilgili bir kitapta okumuştum. Rivayete göre Zülkarneyn, Ye’cüc-Me’cüc adı verilen varlıkların yaşadığı yere devasa bir duvar örmüştür. Tâ ki kıyamet vakti yaklaşana dek orada kalacaklardır.

Kitapta ilginç bir anekdot vardı: Ye’cüc ve Me’cüc, her gün o duvarın yanına gelir, alttan bir tünel kazarak arkasına geçmeye çalışır, tam son kazmayı vuracakken içlerinden birisi, “Bugün çok yorulduk, haydi geri dönün, yarın sabah gelir devam ederiz.” dermiş. Ancak ertesi sabah geldiklerinde tünelin kaybolduğunu görürlermiş.

Anekdotu aktaran kişi — kitap yanımda olmadığı için hatırlayamadım — Ye’cüc ve Me’cüc’ün bu işkenceye maruz kalmasının sebebinin, “Allah’ın izniyle” dememeleri olduğunu söylüyordu. Kıyamete yakın, bunu akıl edeceklerdi ve dünyaya karışacaklardı. Allah-u Âlem.

Hikâyenin beni etkileyen tarafı, tıpkı Sisifos efsanesinde olduğu gibi, bir grup insanın — “Ye’cüc ve Me’cüc var mıdır, varsa insan mıdır?” tartışmasını ehline bırakıyorum — başa gelen felaketten kurtulmak için her gün kendilerince çabalayıp, her gün en başa dönmeleriydi.

Türkiye’de yaşadığımız her felaket (maden kazaları, seller, depremler, terör saldırıları, hatta darbeler) bana bu hikâyeyi hatırlatıyor. Tekrar edip durduğumuz bir hikâye gibi bu. Felaketlerden doğru dersleri çıkarmıyor, rahat zamanlarımızda önlem almayı akıl edemiyor, felaket anında doğru müdahaleleri yapmaktan aciz kalıyoruz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bu arada en büyük meselemiz zevahiri kurtarmak. Çünkü acizliğe katlanamayan bir benlik inşa etmişiz. Hikâyelerimize bakın, hep kudretli olmaya, kahramanca davranmaya yönelik. Kaybetmek, hatalardan ders çıkarmak, “milli şuuraltımızda” pek rastlanan özellikler değil.

Elbette bu noktada birinci sorumlu, idarecilerdir. Umumun vergileriyle bir araya getirilen devlet araçlarını kullanacak yetkiye sahip her kimse, öncelikli adım ondan beklenir.

Böyle zamanlarda öfkenin onlara yönelmesi kadar doğal bir şey de yok. Avustralya’daki büyük yangında bölge halkını ziyarete giden Başbakan Scott Morrison’un nasıl hakaretlere maruz kaldığını gördük.

Dahası, her felaketten sonra öncelikle iki şeyin yapılması beklenir: yaraların sarılması, mağdurların eski imkânlarına kavuşması, hayatın normale dönmesi ve bir sonraki felakette zararların en aza indirilebilmesi için buradan dersler çıkarılması.

Bunlar da yine, idarecilerin elinde olan geniş imkânlarla yapılabilecek şeylerdir.

Peki, bizde nasıl oluyor bu işler?

Mağdurlar, beklendiği şekilde öfkelerini “liderlerine” yöneltiyor. O esnada “liderler” kendi imajlarının derdine düşerek, ya bu sesleri susturmaya çalışıyor ya da aslında felaket anında ne kadar da faydalı işler yapmakta olduklarını anlatmaya koyuluyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun önceki gün katıldığı bir basın toplantısında, bir belediye başkanının açık olan mikrofonu unutarak, “Kamuoyunda algı çok iyi” demesi, bunun örneklerinden birisi.

Bu refleksi sadece devlet görevlilerinde görmüyoruz. “Aman devletimiz zevale uğramasın” diye canhıraş çabalayan medya mensupları da var örneğin. CNN Türk’ün Cumartesi gündüz yayınında, bir muhabirin, çadırların arasında gezerek, “Mutlusunuz değil mi, hemen çadırlar sağlandı, şimdi sıcak çayınızı da demlediniz” minvalinde konuşmalar yapması da bunun bir örneği. (Sosyal medyada çokça eleştiri alınca, muhabir konuyla ilgili özür diledi.)

Evet, felaket ne kadar büyük olursa olsun, devletimizin, büyüklerimizin aciz görünmesini istemeyiz. Soma’da 300’den fazla madencinin hayatını kaybettiği kazada, dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın günlerce aynı gömleği giydiğini üzülerek öğrenmiştik sözgelimi. Erdoğan, o gün de “bu işin fıtratında var,” diyecekti. Nitekim Elazığ’daki depremden sonra da, “depremi durdurma şansımız var mı?” gibi bir laf etti. Depremi durduramayız ama etkilerini en aza indirebiliriz.

İktidardakiler, “depremi siyasallaştırmayın” diyerek aslında “iktidarımıza mâni olmayın” demek istiyor bir nevi. “Dünya da yıkılsa, biz bu iktidardan vazgeçmeyiz!”

Halbuki felaketler bazen toplumların acizliğini görmesi, hatalarını fark edebilmesi, yeni bir ümit ve heyecanla yarına daha hazırlıklı olabilmesi için bir vesiledir.

Bu sebeple medenî ülkelerdeki yetkililer, olayda bir dahilleri olmasa bile, istifa eder ve yeni fikirlerin, yeni bakış açılarının ortaya çıkmasına yardımcı olurlar. Toplumsal faydayı, kişisel olana tercih etmek bunu gerektirir.

Ama bunun yerine bizim ülkemizde, günübirlik, kaba, tabir-i caizse işkembe-yi kübrâdan sebepler, hatta çoğu zaman “hikmetler” icat etmek daha matah görülüyor.

Problemlerin birikmesi, adeta bir Zülkarneyn seddine dönüşmesinin sebeplerinden birisi de bu. Verilere dayanan etraflı analizler yerine, sosyal medyada iyi gidecek üç beş sloganla her şeyi halledebiliyoruz. Gazete köşelerinde her gün bir dünya yıkılıyor, yerine yepyeni bir dünya kuruluyor.

1999 depremini yaşamış bir ülkenin, tıpkı sık sık depremler yaşayan Japonya’da olduğu gibi, bu hususta hem mimarî, hem de ekonomik çözümler üretmesi gerekirdi mesela.

Nüfusuna oranla çok geniş bir coğrafyaya sahip Türkiye’nin, dikey mimariden vazgeçmesi bunun bir adımı olabilirdi. Yahut Marmara bölgesinin nüfus yoğunluğunu azaltmak, kalabalıkları kendine çeken endüstriyel yatırımları tek bir bölgeye hapsetmemek, ülkenin geri kalan bölgelerini de kademeli olarak kalkındırmak gerekirdi. (Şu tweet’te nüfusun coğrafyaya dağılımıyla ilgili önemli bir veri mevcut.)

Şimdi geldiğimiz noktada, deprem için önlem alalım desek bile, bunun karşılığında birçok şehri yıkıp yeniden yapmak gerekiyor neredeyse. Hele ki İstanbul’da, hele ki Kanal İstanbul’dan sonra…

Aslında bunlar, bildiğimiz şeyler. 1999 depremi sırasında günlerce televizyon izlemiş nesiller, depreme karşı neler yapılabileceğini ezbere sayabilir size.

Nitekim Elazığ’da yıkılan bir binayla ilgili mahalle esnafının yorumu bu durumu ispatlıyor: “Mal sahipleri binanın yıkılmasına müsaade etmedi. Burada yaşayan herkes binanın sağlam olmadığını biliyordu. O yüzden sadece bu binanın yıkılması kimse için sürpriz olmadı.”

BBC Türkçe’nin haberinde bahsi geçen Mavi Göl Apartmanı, 1994’te inşa edilmiş. Depremlerde daha önce de hasar görmüş. Oturulamaz raporu bile verilmiş.

Bu noktada suçu, mağdurlara yıkmak kolay. “Evinizden çıksaydınız” diyebilirsiniz. Pekâlâ, arsasını yüksek katlı apartmanlar karşılığında müteahhitlere veren vatandaşlara da kızabilirsiniz aynı şekilde.

Ama “liderlerimiz” tam da bu sebeple, açgözlü müteahhitlerle, daha çok kâr etmek isteyen fakat önünü arkasını düşünemeyen vatandaşlarımız arasına girerek, geleceğimizi kurtarmak için orada değiller mi?

Elinde imkânı çok olanın, iktidarı olanın sorumluluğu ve hâliyle kabahati de daha büyük değil midir? Sıradan vatandaş ne yapsın?

İran’da iki sene önce başlayan rejim karşıtı gösterilerde, devletin bölgedeki pahalı dış politika hamlelerine yönelik ciddi bir öfke gözlenmişti. Sloganlardan biri şöyleydi: “İnsanlar dilenci gibi yaşıyor, Liderimiz Tanrı gibi davranıyor.” Benzer şikayetler geçen aylardaki benzin zammı protestolarında da vardı: “Ne Gazze, ne de Lübnan, sadece İran için varım!”

Türkiye, 2011’den bu yana Suriye’de silahlı grupları destekliyor. Belli ki bir süredir Libya’daki iç savaşa da sponsor olmuş. Demokratik bir hesap sorma mekanizması kalmadığı için, başka nerelerde ne türlü alışverişler yapıldığını bilmiyoruz. Vergilerin nereye harcandığını tespit etmek bile giderek zorlaşıyor. Zenginler daha zengin olurken, orta sınıf giderek yoksulluğa itiliyor. (Şu tweet’in altında verilen cevaplar, insanların hayatlarındaki yoksullaşmanın birebir şahidi.)

İran, 1979’daki devrimden kısa süre sonra komşusu Irak’la yoğun bir savaşa girdi. Sekiz yıl süren bu savaştan geriye yaralı, yoksul bir halk ve “savaş kahramanları” kaldı.

O “kahramanlardan” biri, yakın zamanda ABD’nin öldürdüğü Kasım Süleymanî’ydi. İran’da bir popstar gibiydi Süleymanî. Bölgeye nizam veren zeki bir komutan. Onu öldürmek, ABD için çok zor olmadı.

Dış politika yatırımlarıyla, kısa vadeli kahramanlık oyunlarıyla iktidarınızı sürdürebilirsiniz. Ama geriye yaralı, yoksul bir halk kalır. “Kahramanlarınız” ise kolaylıkla öldürülebilir. Geçtiğimiz Kasım ayında İran’ın kuzeyindeki deprem, uluslararası arenadaki “kükremesine” rağmen ülkenin yoksulluğunu gözler önüne sermişti. Tıpkı Elazığ’da olduğu gibi. Çabucak yıkılıveren evler, çaresiz vatandaşlar, kendini her karede belli eden yoksulluk.

Batı’nın emperyalizminden herkes şikayetçi ama Batılı liderler en azından kendi vatandaşları için müreffeh bir hayatın ve özgürlük ortamının öneminin farkındalar.

“Anti-emperyalist” cephe ise, bütün hıncını evdekilerden çıkarmaktan başka bir şey yapmıyor. Paranoyak zihinlerinin ürünü “böceklerin” kökünü kurutmak için evlerini yakıp duruyorlar.

Olağanüstü, süper kahramanvâri işler yapmak zorunda değil hiçbir iktidar, hiçbir yönetici. İnsanların barışçıl bir istikrar ortamında hem kendilerine hem de işlerine yatırım yapabilecekleri bir vasatı kurmak, en iyi yönetim biçimi. Asıl büyük imtihan da bu.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin