Shamima Begum olayı: Radikalleşen bizden mi, değil mi?

DÜNYADA NELER OLUYOR? | YAVUZ ALTUN

Shamima Begum, Amira Abase ve Kadiza Sultana, Londra’nın doğu ucundaki Bethnal Green bölgesinde doğup büyümüş üç Müslüman genç kızdı. Şubat 2015’te ortalıktan kayboldular. Nihayet izlerine Suriye’de rastlandı. IŞİD’e katılmışlardı.

Üç yıl sonra bir İngiliz gazeteci Shamima Begum’u Suriye’deki bir mülteci kampında buldu. Kucağında bir çocuk vardı. Begum, bir gün İngiltere’ye dönmek ve çocuğunu orada büyütmek istiyordu. Fakat IŞİD’e katıldığı için pişman da değildi. Hatta oradaki hayatını “normal” şekilde anlatıyordu.

İngiltere, Begum’ün vatandaşlıktan çıkarıldığını duyurdu. Annesi Bangladeş vatandaşı olan Begum, oranın yasalarına göre Bangladeş vatandaşlığına sahip olmalıydı fakat hem Begum hem de Bangladeş yönetimi bunu reddetti. İngiliz yasalarına göreyse, bir başka ülke vatandaşı değilse Begum’ün vatandaşlıktan çıkarılması mümkün değil.

Bu durum bir süredir İngiltere’de en çok tartışılan konulardan biri. Çünkü Begum gibi Batılı ülkelerin vatandaşı olduğu hâlde Suriye’ye ya da Irak’a giderek IŞİD’e katılmış on binlerce insan var. Bunların yüzlercesi Begum gibi yalnızca IŞİD militanlarıyla evlenmek üzere oraya gitmiş genç kadınlar.

IŞİD mevzi kaybettikçe, bu insanlar “evlerine” dönmek istiyor. Ancak evde durumlar karışık.

İngiltere’deki anketlere göre halkın yüzde 80’e yakını Begum’un ülkeye dönmesini istemiyor. İçişleri Bakanı Sajid Javid, Begum’un vatandaşlıktan çıkarılabileceğini fakat çocuğunun yine de vatandaş kalabileceğini duyurdu. IŞİD militanı kocası da Hollanda vatandaşı olduğu için, Begum orayı da deneyebileceğini söyledi.

Bir başka benzer örnek Amerikan vatandaşı Hoda Muthana. Dört yıl önce, 20 yaşındayken Alabama’dan giderek IŞİD’e katılan Muthana, şimdilerde 18 aylık çocuğuyla birlikte ABD’ye dönmek istiyor fakat Başkan Donald Trump, bunun engellenmesi emrini çoktan verdi.

Muthana, Begum’un aksine yaptıklarından pişman ve ülkesine dönerek çocuğunun hayatını kurtarmak istediğini açıkladı. Ailesi, Trump’ın kararına karşı dava açtı ve sonucunu bekliyor.

Bununla birlikte, geçen Haziran ayı itibariyle, bin 765 IŞİD militanının Batılı ülkelere döndüğü tahmin ediliyor.

IŞİD’e katılan Batılı militanların varlığı, ilk günden bu yana en çok tartışılan konulardan biri ve Batı ülkeleri, Türkiye’yle müttefikliği bu sebeple önemsiyor. Çünkü hemen hepsi Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen bu isimler, Türk istihbaratı tarafından tespit edilip paylaşılıyor.

Dönen militanların Batılı ülkelerdeki Müslüman nüfusu radikalleştireceği düşüncesi en büyük korku. Ancak mevcut göçmen politikaları ve aşırı sağın yükselişi, Müslümanların radikalleşmesine IŞİD militanlarından daha büyük etkiye sahip.


‘Ülkemiz üzerinde oyunlar oynanıyor’ diyen bakanın sonu(!)

Belçika’da federal hükümetin yanı sıra üç farklı bölgenin hükümeti var: Flaman bölgesi, Brüksel ve Valon bölgesi. Bu hükümetlerin de kısıtlı sayılabilecek yetkileri bulunuyor. Asıl yetki ise, şehir belediyelerinde. Hemen her şehrin kendi yönetim anlayışı var, desek abartılı olmaz.

İşte bu Flaman bölgesi hükümetinde çevre bakanlığı yapan Joke Schauvliege, bu ayın başında istifa etmek zorunda kaldı. Sebebiyse, medyaya sızan bir konuşmasıydı. Bir çiftçi sendikasında konuşma yapan Schauvliege, bir süredir Brüksel’de devam eden, gençlerin çevreyle ilgili protestolarının “planlı” olduğunu söyledi. Üstelik bu iddiasını istihbarata dayandırdı.

Ancak Belçika istihbaratı, bu konuda bilgi vermediklerini açıklayınca, bakan istifa etmek zorunda kaldı.

Üstelik ciddi bir toplumsal tepki de gördü. Hâlâ tepki e-postaları ve mesajları aldığını duyurdu geçenlerde. “Sadece biraz ileri gittim,” dedi.

Gelgelelim, bu durum onun kariyerinin sonu olmadı. Flaman bölgesindeki Hıristiyan Demokrat Parti’de (CD&V) popülaritesi bir hayli yüksek olan Schauvliege, gelecek federal seçimlerde partisinin Doğu tarafının liderliğini üstlenecek. Bu görev için bir kadın aday göstermek isteyen CD&V, istifa olayından sonra Schauvliege’nin geri adım atabileceğinden korkuyordu. Şimdi rahatladı (yine de sürecin bu hafta netleşmesi bekleniyor).

Görüldüğü üzere, politikada bazı hatalar kolay görmezden gelinebiliyor.


Sudan’daki protestolara Ömer El-Beşir’in cevabı ‘olağanüstü hâl’ oldu

Sudan’da bir süredir devam eden protestolar, Ömer El-Beşir’in darbeyle başa geçtiği 30 yıllık iktidarına yönelik bir isyana dönüşmüştü. Yönetim göstericileri silah zoruyla bastırmaya çalışsa da, sokağa çıkanların dağılmasını sağlayamadı.

“Çözüm” olarak Cumartesi günü El-Beşir, önce olağanüstü hâl ilan etti, ardından hükümeti feshettiğini ve yerel yöneticileri görevden aldığını duyurdu. Yerel yönetimi orduya devretti.

BBC’ye göre ekmek ve benzin yardımı kesildiği, fiyatları da bir hayli arttığı için (bir eyalette ekmek üç katına çıkmıştı) başlayan gösterilerde, bugüne kadar binin üzerinde insan gözaltına alındı ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre en az 51 kişi hayatını kaybetti.

Sudan’da enflasyon Aralık 2018’de yüzde 72’yi geçmiş, Ocak 2019’da ise yüzde 43.45’e düşmüştü. Para birimi de geçen yıl bir hayli değer kaybetti. 2011’de Güney Sudan’ın ayrılması ve petrol rezervlerinin önemli bölümünü kaybetmesi, Ömer El-Beşir iktidarını zor durumda bırakmıştı.

Öte yandan olağanüstü hâl ilânına rağmen göstericiler sokakları boşaltmayacağını duyurdu.

IMF’nin ve Dünya Bankası’nın son yıllarda yaptığı ekonomik duraklama uyarıları, bilhassa otoriter liderler tarafından yönetilen ve ekonomisi bir hayli kırılgan hâle gelen ülkeler için ardı ardına iflas anlamına gelebilir.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev mesela Perşembe günü ülkenin zengin enerji kaynaklarına rağmen ekonomiyi iyileştiremeyen hükümeti görevden aldı. 2014’te petrol fiyatlarının düşmesi ve en önemli ekonomik ortağı Rusya’ya Batı’dan gelen yaptırımlar sebebiyle ekonomisi ciddi yara alan Kazakistan, bir süredir toparlanmaya çalışıyordu.

İşler ne kadar kötü giderse gitsin, suçu yükleyecek birilerini bulabildikçe iktidarı sürdürmek mümkün görünüyor.


Afrika Birliği, Avrupa’nın ‘göç merkezleri’ fikrine karşı

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin uzunca bir süredir en önemli gündemi göçmen meselesi. Siyasette yükselen aşırı sağ akımlardan tutun ekonomik ve sosyal problemlere kadar hemen her şeyi bir yerinden gelip göçmenlere bağlanabiliyor.

Bunun yanında Avrupa’ya göç akını da giderek artıyor. Afrika ve Asya ülkelerinde süregiden politik ve ekonomik istikrarsızlık, iç savaşlar ve çatışmalar, kitlesel göçleri tetiklemeyi sürdürüyor.

Geçen yaz bir araya gelen Avrupalı liderler, hem kaçakçıların organize ettiği Akdeniz’deki tehlikeli göç yolculuğunu önlemek, hem de Avrupa’ya gelen göçmen sayısında belirgin bir azalma sağlamak amacıyla bir proje geliştirdiler. Buna göre, Afrika’da kurulacak göç merkezleri, bu ülke vatandaşlarından başvuru toplayacak ve değerlendirmeyi yapıp kabul alanları bizzat kendisi ilgili ülkeye taşıyacak.

Daha önce Avusturya ve Danimarka, Avrupa’ya bir şekilde gelen mültecilerin önce ülkesine gönderilmesini, kabul edilmesi durumunda ise yeniden getirilmesini önermişti.

Türkiye ile 2015’te imzalanan ve Suriyeli mülteci akınını önemli ölçüde durduran, 6 milyar euro’luk göç anlaşması, Avrupa mahfillerinde bir “başarı hikâyesi” olarak anlatılıyor. Hatta Alman Şansölyesi Angela Merkel geçenlerde bu anlaşmayı yeterince uygulamayan ve göçmenlerin Avrupa’ya geçişine engel olamayan Yunanistan’a fırça attı.

Avrupalılar, bilhassa göç karşıtı olanlar, Afrika’da kurulacak göç merkezlerinin gerçekten hayati tehlikesi olan göçmenlerle, “ekonomik göçmen” denilen ve yoksulluk sebebiyle Avrupa’ya göç etmek isteyenler arasında bir ayrım yapmasını umuyor.

The Guardian’ın ulaştığı Afrika Birliği yetkilileri, hazırlamakta oldukları bir taslakla, bu konuya karşı duruşlarını deklare edeceklerini söylemişler. Birlik, elbette bu merkezlerin kuruluşuna karşı. Bunun, iç işlerine karışmak olduğunu düşünüyorlar. İşbirliği talep ediyorlar. Uluslararası hukuka uygunluk durumu ise hâlen tartışılmayı bekliyor.

Tabi işbirliğinin, politik durumlarda ne kadar “işlevsel” olacağını tahmin etmek zor değil.

Ama öte yandan şu itirazlarında haklılık payı var: Böyle bir uygulama modern dönem köleliğine benzeyecek. “İyi durumdaki, işe yarar” Afrikalılar Avrupa’ya taşınacak ve geri kalanlar mevcut şartların değirmeninde yokluğa mahkûm edilecek.

Avrupa kamuoyunda “nitelikli göçmen” meselesi önemli bir çıpa. Göçmen karşıtları bile “iş gücüne katkı” ya da “girişimci göçmen” gibi kavramlara sıcak bakabiliyor. Ancak göç meselesi sadece bu çerçeveden ele alınamayacak kadar karmaşık bir mesele.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin