Sen de taşın altına elini koymalısın!..

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Bir arkadaşım, yeni geldiği hicret bölgesinde yaşanan bazı sıkıntıları benimle paylaştı. Paylaşılan Değerler İttifakı (AfSV) tarafından, daha demokratik ve şeffaf yönetim olması gerektiğine dair yapılan açıklamalardan sonra ve tabandan gelen ısrarlı taleplerin de baskısıyla başlatılan çalışmalarla, çok emek ve zaman harcayarak,  bulundukları bölgedeki Hizmet birimlerinin, bu düşüncelere uygun bir şekilde tekrar organize edildiğini, ama mevcut idarecilerin bir süre sonra bulundukları bölgedeki insanlarla istişare etmeden, bütün bunları lağv ve iptal ederek, tekrar o eski alıştıkları ve işlerine gelen yönetim tarzına dönüş yaptıklarını anlattı. Bu yapılan usulsüzlükler karşısında ise çok az sayıda insanın itiraz ettiğini, başları ağrımasın, verilen hizmetlerden kendileri ve aileleri mahrum edilmesin, buna sebebiyet veren idarecilerle araları açılmasın ve dolayısıyla mahalle baskısına maruz kalmasınlar diye arkadaşların ekseriyetinin sessiz kaldığını ifade etti.

Değişim istiyorsak ortak hareket etmek zorundayız…

Bir değişim gerçekleşmesine ihtiyaç duyulmakta, buna olan ihtiyaç Hizmet tabanında ısrarla dillendirilmekte ve Hizmet’in ilkeleri ve prensipleri de buna zorlamaktadır. Ama bunların gerçekleşmesi için gerekli olan irade ortaya konamamaktadır. Bu hususta gayreti olan insanların ise sesleri cılız kalmakta ve hatta bazen bu gayretlerinden dolayı bulundukları hizmet ortamlarından dışlanmalarına yol açmaktadır.

Halbuki değişimlerin gerçekleşmesi, ilkelerin ve prensiplerin tam anlamıyla hayata geçirilebilmesi ve mevcut problemlerin çözülebilmesi için tabanın, yani cemaatin tamamının bu işe sahip çıkmasına, şahısların, ekiplerin, grupların menfaatini talep etmek, tarafgirlik, konfor problemleri, istişaresizlik ve neme lazımcılık gibi hastalıklardan kurtularak,  ortak aklın ve iradenin ortaya konmasına ve bu hususlarda birlikte cehd ve gayret gösterilmesine ihtiyaç vardır. Bu hususta elini taşın altına sokmayan insanların, daha sonra hiç bir hususta konuşmaya hakları olmayacağı gibi, bu iradesizliklerinden dolayı iki dünyada da mesul olacakları unutulmamalıdır.

Bu bahsedilen konuda hiç kimsenin kenara çekilmeye, “bizi dinlemiyorlar, biz ne yapalım” demeye hakları yoktur. İşin sahipleri oldukları bilinciyle hareket etmeleri gerekmektedir. Uzun yıllar boyunca, her türlü maddi ve manevi fedakarlıklarda bulunarak bu güne kadar getirdikleri hizmetlerine sahip çıkmalıdırlar. Aksi takdirde, onlar sahip çıkmayıp kenara çekildiklerinde, geriye kalan ve işe sahip çıkıp bu işi götürecek olanlar, daha çok ilkelere ve prensiplere uymadıkları, davranışlarında, usul ve metodlarında Nebev-i ve Kur’an’i olmadıkları için eleştirdikleri insanlar olacaktır.  Bir kısmı itibarıyla, ehil olmayan insanlara bu işleri terketmiş olacaklardır.

Halbuki, ortak hareket edilip ortak iradeler ortaya konduğu zaman, hiç kimsenin bunun karşısında durabilme gücü ve şansı olmayacaktır. Eğer bir belde de birileri, ilkelere ve prensiplere uygun hareket etmiyorsa, kendi başlarına hereket ediyorlarsa, istişare yapmıyor veya istişarenin hakkını vermiyorlarsa, icraatlarının sorgulanmasına izin vermiyorlarsa, birilerini  kayırıp da birilerinin haklarını vermiyorlarsa, bu insanlara karşı orada bulunan Hizmet insanlarının üslubuna da riayet ederek itiraz etme, uyarma ve dinlemediklerinde bu idarecilere müdahale iktidarı olan kişilere ve heyetlere bireysel veya toplu halde gitme hakları vardır ve aynı zamanda bu bir sorumluluktur. Bunun en güzel bir örneğini, Hz. Ömer’in (ra) bir valisi ile ilgili şikayete gelen bir belde halkının şikayetlerini dinledikten sonra, valisini çağırıp şikayet edenlerin huzurunda onu hesaba çekmesindeki olayda görmek mümkündür.

Mazlum iken, zalimlerden bir zalim haline gelmemeye dikkat edilmelidir…

Böyle hareket etmeyip de işi ortada bu haliyle bırakanlar, hizmete asıl en büyük zararı verenler olacaklardır. Herhalde, işe sahip çıkmadıkları için, hizmetlerin liyakatsız insanlar eliyle yanlış temsiline ve eksik kalmasına sebebiyet verenler, eleştirdikleri insanlardan daha büyük zalimlerdir denilebilir. 

Burada önemli olan, bu mücadele verilirken önemli hakikatlerin usluba feda edilmemesine gayret edilmesidir. Bu mücadelenin sağlıklı olması ve karşılık bulması için, Nebev-i ve Kur’an’i üsluba uygun hareket edilmelidir ki, hem gönüllere daha sağlıklı ve emin  bir şekilde girilebilsin, dillendirilen hakikatlere karşı kalplerde hüsn-ü kabuller olsun, hem de bundan rahatsız olanlar bu üslup hatalarını onlara karşı kullanarak, onları ve onların temsil ettikleri hakikatleri yıpratamasınlar ve bu şekilde hayırlı işlere engel olamasınlar.

Üslüp problemleri daha önceki yazılarda uzunca ele alınmıştır.  O yazılarda ele almadığımız bir üslup problemini bu vesileyle buraya almak istiyorum. Üslubuna uygun yollardan problemlerin çözümüne gayret etmeyip, sadece yapılan işlerin dedikosunu, çekiştirmesini ve gıybetini yapmanın nasıl bir üslupsuzluk olduğuna dair, Hilye’de geçen Münavi’nin Taberânî’nin Kabull-Ahbar’ından alarak naklettiği şu olaya bakalım: “Ben Ömer bin Abdülaziz’in (ra) yanında otururken Haccâc-ı Zâlim’in ismi geçtiğinde, ben onun hakkında küfür ve hakaret dolu sözler sarf etmeye başlayınca,  Ömer bin Abdülaziz (ra) şöyle müdahele bulundu; -Ey Rabâh ağır ol! Zira bana ulaştığına göre Allah Rasülü (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Şurası muhakkak ki, kişi, bir surette zulüm yapar. Zulme uğrayan da ona kötü sözler söylemeye başlar. Bu sözleriyle zâlimin derecesini düşürür. Öyle düşürür ki hakkını eksiksiz alır, daha da devam ederse, zâlim ondan faziletli duruma çıkar”.

Buradaki üslupsüzlük, mazlumu haklı iken, bu davranışıyla haksız duruma düşürmüş, zalime dolaylı olarak yardım etmiş ve belki de hakkın yerine gelmesine engel olmak suretiyle, o da bir zalim olmuştur. Yapılan zülümlere mukabele ederken kullanılan üslup Nebevi olmak zorundadır.  Mazlumların, zalimlerin gıyabında kendi aralarında çözüme bir katkı sağlamayacak, dedikodu ve gıybet olarak nitelendirilebilecek söylemleri bir taraftan Kur’an’ın men ettiği bir çirkin işi yapmak suretiyle bizim ahlakımıza ve üslubumuza zarar verirken, diğer taraftan zalimlerin ömürlerinin uzamasına sebebiyet vermektedir. Tabi ki, zalimin zülmünün dünyaya duyurulması, zülümlerin durdurulması adına hak ve hukuk mücadelesi içerisine girilmesi ve bu uğurda yapılacak faaliyetler bu kapsamda değerlendirelemez.

Kendi aramızdaki davranışlarımızda da hakperest olmak zorundayız. Verilen örnek üzerinden gidersek; bulunduğumuz mecliste olmayan bir insan gıybet edilirken, orada bulunan her bir fert olaya itiraz edip, bunun doğru olmadığını ifade etmesi gerekir. Yanlışa karşı ortak tavır belirlenmelidir. Gıyabında konuşulanlar eğer doğru ise gıybet kapsamına, eğer yalanlar veya zanlardan ibaret ise hem iftira, hem de gıybet kapsamına girmektedir.

Hasılı, önemli hakikatleri üsluba feda etmemek gerekir.

1 YORUM

  1. Mrba hcm Finlandiyadan yaziyorum.Çok güzel bir yazi.Ancak hakli olup ama hakliligini hicbir yere duyurmaya gucu yeymeyen o içi yanik insanlarada biraz haksizlik etmissin.Insan hem dogruyu söyleyecek hem hakli olacak hem dişarida birakilacak hem derdini anlatack yaren bulamayack buda yetmiyormuş gibi bide ahiretini kaybedeck öylemi? Ben Allahin dogru ve hakli kuluna zulum edecegine inanmam.O yazdiginiz çözum önerisini sahada nasil uygulayacaksak buyur gel beraber yapalim hcm ben başaramadim.Dogru söyleyene yaşam hakki yok.Biz buralara ne duygularla geldik ama neler görduk.Acizane hcm eleştiri oklarinizi işin köşebaşlarini tutmuş ve kime çalistigi belli olmayanlara çevirip ve onlari oralarda görevde tutan ilgililerine çevirsen daha hakkaniyetli olur duşuncesindeyim.Kusura bakma ben öyle mektep görmrdigim icin biraz orta anadolu diliyle keskin yazdim.Ancak söyleyeck o kadar çok sey var ama gerek yok.Bildigim bir sey gidiş iyi deyil.Haklilar bagiriyor ama sesi iki metreden sonra gitmiyor nokta.Allaha emanet

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin