Savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi?

Yorum | Ahmet Kurucan

Beş yazılık serinin sonuna geldik. Biliyorsunuz bu seriye Kur’an’daki gayri müslimlere yönelik şiddet içeren ayetler çıkarılsın mesajını veren ve 300 Fransız’ın imzaladığı bildiri üzerine kaleme almaya başlamış ve birinci yazıda ayetlerin olgu ile alakasını, ikinci yazıda “gayri müslimlerle kesintisiz savaş esastır” diyenlerin cihad ayetlerini merkeze alan görüşlerini, üç ve dördüncü yazıda ise barışı savunanların bu ayetlere nasıl cevaplar verdiği ve barış düşüncelerini nasıl temellendirdiğini anlatmıştık. Şimdi sıra geldi şahsi değerlendirmelerime.

Kur’an 23 yıl içinde Müslümanların karşı karşıya kaldığı hadiseler merkezli özel ve genel, dinamik ve statik emir, yasak, tavsiye ve mesaj niteliğini taşıyan geçmiş ümmetlerin hikayelerini öncelikle 610-632 yılları arasında yaşayan ilk muhataplarına ve ardından kıyamete kadar gelecek Müslümanlara yol haritası çizen bir hitaptır. Hitabın ilk muhatapları hiçbir te’vil ve tefsire ihtiyaç duymadan, duyduğunda da Hz. Muhammed’in (sas) rehberliğinde Allah’ın muradını anlama imkanına sahipti. Sonraki nesiller ise bunu olgu-norm arasındaki ilişkiyi yerli yerine oturtarak yapabilirdi. Zira evrensel, tarih-üstü gibi kavramlarla anlatılmaya çalışılan mesajların keşfi ve hayata taşınmasının başka türlü imkânı yoktu. Bunun için aklî çabaya ve tabii ki metodolojiye ihtiyaç vardı. Nitekim bu ihtiyacı karşılamak, Allah’ın iradesini hâkim kılmak için Efendimizin vefatının hemen akabinde sahabe ve peşinden tabiin, tebe-i tabiin çok hummalı zihni bir gayretin içine girmiştir. Fıkıh, kelam, hadis ve tefsir başta bütün usul ilimleri bunun metodolojisini ortaya koymaya çalışan ilimlerdir. Siyer, megazi ve tarih de bu ilimlere sahih malzeme taşıma gayretini gütmüştür.

Yalnız erken dönemlerde yapılmaya çalışılan bu faaliyetler sonraki dönemlerde aynı canlılığını korumuş mudur? Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz, eşyanın tabiatı, hayatın tabii akışı gereği statiklikten uzak mutlak dinamizm gerektiren, değişen ve gelişen sosyal, siyasal, ekonomik, ahlaki, hukuki, askeri vb. arka plan şartlarına göre sabitelerde sabit kalıp İlahi murad ve maksadı gerçekleştirecek teorik ve pratik değişimler yapılabilmiş midir? Bu ayrı bir yazı dizisinin konusu. Burada ısrarla vurgulamak istediğimiz husus, Kur’an ayetlerinin  610-632 yılları arasında yaşanan gerçekliklerden bağımsız olmadığıdır. Cihad ayetlerine evvel emirde bu gözle bakmak lazım. Bir başka tabirle cihad ayetleri yaşanan gerçekliklere bağlı olarak nazil olmuş ve o hadiselerde rol alan Müslümanların nasıl tavır alacağını açık-seçik ve net bir dille ifade eden, somut problemlerle somut çözümler üreten beyanlardır.

“İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor

“İslam’da uluslararası ilişkilerde esas olan savaş veya barış.” Yazı serisi boyunca bu cümleyi her iki tarafın görüşlerini aktarırken defalarca bilerek kullandım. Bana göre bu cümle ve onun ihtiva ettiği mana bütünüyle yanlış. Neden diyebilirsiniz? Çünkü böyle bir ezber var ve ben ezberi tekrar ettim ama aşağıda okuyacağınız düşünceleri yazının sonunda yazarak bir tashihe gideceğimi bile bile.

Bildiğiniz gibi  “İslam’da”, “İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor. Okuyucu bunları makalenin başında okuyunca veya konuşmanın evvelinde dinleyince biraz sonra okuyacağı ve duyacağı sözleri Allah’ın ve Hz. Peygamberin emri, yasağı ve tavsiyesi gibi algiliyor. Halbuki onlar beşerin ayet ve hadislerden anladığı şeyler. Bir başka tabirle üretilmiş  beşeri düşünceler. Yorumlar, te’viller, tefsirler. Bu açıdan “İslam’da” veya “İslam’a göre” yerine “Müslüman hukukunda, Müslümanların tarihinde, İslami esaslara getirilen yorumlara göre” denilse çok daha doğru bir tanımlamadır. Bu denildiği takdirde İslam, Müslüman, hukuk, tarih, İslami esas, yorum kelimeleri yerli yerine oturmuş ve oturtulmuş olacak. Kimseyi itham etmeyelim; belki İslam’da diyen insanlar da böyle düşünüyor ama algı ve kabul öyle değil.

Bu önemli hususu yeri gelmişken biraz daha açacak olursak, İslam bir dinin adı. Bir başka anlatımla İslam, gerek Allah’ın ayetleri gerekse Hz. Peygamberin (sas) peygamber olarak kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanları bağlayıcı emir ve yasakları ile dolu sabitelerden müteşekkil bir manzumenin adıdır. Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın uluslararası ilişkiler gibi tamamıyla dinamik, şartlara göre her an değişime açık bir meselede yeri, ancak ve ancak ilke, prensip ve değerlerini sunması itibariyle olur. Bu yaklaşımı ret aksini kabuldür ki o da İslam dinini yani onun kutsal kitabını teori, doktrin veya kanun kitabı, Peygamberini de bunu tatbikle mükellef olan bir zat olduğuna inanmak demektir. Halbuki uluslararası ilişkiler siyasi bir alandır ve bu alanda hâkim irade, statik ve dinamik güç olarak halkın ve yöneticilerin elindedir. Bununla alakalı teoriler geliştirecek, doktrinler üretecek ve bunları pratik hayata taşıyacak olan insanlardır, din değil. Öyleyse vakıaya mutabık olan “İslami değerler ışığında uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır?” cümlesidir ve doğrusu da budur.

Ayrıca uluslararası ilişkiler modern manada devletin ortaya çıkmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır. Kur’an’ın nazil olduğu bundan 15 asır önceki Hicaz yarımadasında ne bugünkü manada bir devlet ve hükümet yapılanması ne de teorik düzlemde ilişkiler adına ortaya konulmuş çeşitli seçenekler söz konusuydu. Çok insaflı bir şekilde ifade edecek olursak “savaş, barış ve sulh” tan söz edebiliriz ki bugünkü dünyada uluslararası ilişkiler adına onlarca teoriden söz edilmektedir.

Cihad ayetleri Kur’an’da yer aldığına göre, savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? Elbette temellendirilebilir. Ama başta söylediğimiz olgu-norm ya da reel-politik ile ideal-politik arasındaki ilişkiyi unutmamak şartıyla. Olgu veya reel politik nüzul sürecinde yaşanan hadiseler üzerine somut çözümler getiren ayetler; ideal-politik ise gerek cihad ile alakalı ayetlerden gerekse Kur’an’a bütüncül gözle bakışın neticesi elde edilecek değerler, ilkeler ve prensiplerdir. Somut örnek verecek olursak, Bakara 191’de Mekke müşriklerini kastederek “onları nerede yakalarsanız öldürün” reel-politiğe, “fitne yani insanlara inançlarından dolayı baskı, zulüm, işkence yapma katilden beterdir.” ideal-politiğe işaret eder ki buradan çıkartılacak ilke din ve inanç özgürlüğüdür.

Burada şunu da özellikle kaydetmeliyim ki cihad ayetlerinde olgulardan norm çıkartma, reel-politik ile ideal-politik arasındaki farkı fark etme tarihi süreçte sunmaya çalıştığımız çerçeve içinde yapılamamıştır. Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’dan şiddet içeren ayetler çıkartılsın bildirisinin altında yatan da biz Müslümanlara ve özellikle ulemaya bakan yani itibariyle en önemli sebeplerinden biri budur. Neden yapılamamıştır sorusunun cevabı ontoloji, epistemoloji ve metodoloji ana başlıkları altında müstakil bir yazı ile verilmesi gereken ayrı bir konudur.

***

Son olarak “İslam savaş dinidir” veya “İslam barış dinidir” sloganlarının –ki ben bunlara slogan diyorum- her ikisinin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu türlü indirgemeci ilmi yaklaşımlardan uzak klişe söylemlerin İslam dinini anlamanın önünde büyük engel teşkil ettiğine inanıyorum. Savaş ve barış uluslararası, devletlerarası münasebeti ilgilendiren siyasi bir konudur. Bu konuda içinde yaşadıkları şartlara bağlı olarak politika belirleyecek olanlar idarecilerdir. İdeal-politik olarak barış elbette öncelenir, öncelemek zorundadır ama şartların gerektirmesine bağlı olarak savaş da yapılabilir. Onun için savaşa da kapısı açık dengeli barış siyaseti İslami değerlere daha uygun bir tanımlamadır. Ama illa slogan kullanacağız diyorsanız İslam dinini savaş ve barıştan ziyade merhamet ve şefkat mayalı adalet dini olarak tanımlamak daha doğrudur. İslam varlığın tamamına karşı şefkat ve merhamet etmeyi ama aynı zamanda adil olmayı emreden dinin adıdır. Evet, İslam Müslüm-gayrı müslim, Türk, Kürt, Arap vb. dini ve etnik kimliğe bakmaksızın kadın-erkek, canlı-cansız Allah’ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve merhameti emreden adalet dinidir.

***

Hasılı, medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Ama unutulmamalı kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir, dönüşür. Bu gözle baktığımı zaman Kur’an kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir. Ama aradan geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’anî zemine yeniden taşımak, aslına irca etmektir. Bu uzun yazı dizisi ile yapılmaya çalışılan da budur.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin