Şapkadan çıkabilecek tavşan – Erdoğan seçimle gider mi?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye artık en minimal demokrasi koşullarını bile karşılamıyor. Geniş ölçüde ve sistematik işkence raporları, fabrikasyon suçlamalar üzerine inşa edilmiş tutuklamalar ve mahkeme süreçleri, adalet organlarının yürütme erkine tümüyle bağımlı ve ondan talimat alır hale gelmiş olması, basın, ifade, din, toplanma, protesto gibi anayasal güvence altında olan temel hakların keyfi biçimde ve sistemli olarak engellenmesi gibi ciddi kronik sorunlar mevcut.

Demokrasiden seçimsel sürecin anlaşıldığı rejimlerde, yukarıda değindiğim (ve değinemediğim) birçok hak ve özgürlük, birçok standart ve koşul uygulanmıyor. Demokrasinin seçimlerden ibaret olduğunu sanan toplumlarda demokrasi ilerlemiyor. Zira seçimlerin özgür ve adil olması gerekiyor. Özgür ve adil sıfatları olmayan seçimlerde muhalefetin iktidar karşısında başarı şansı son derece az. Çünkü iktidar elindeki siyasal ve ekonomik olanakları kendi seçim başarısı için kullanabiliyor. Böylelikle, örneğin kendi söylemini veya diskurunu topluma kabul ettirebiliyor. Muhalefet, yansız ve adil olmayan bir yargının Demokles kılıcı altında, geniş toplum kesimlerine sesini duyurma imkânı olmaksızın, iktidarı denetleme şansından mahrum şekilde mücadele etmek durumunda kalıyor.

Mesela HDP lideri Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt vekilin halen hapiste olması iyi bir örnek. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu HDP’nin siyasi bir parti olmadığını, bir terör örgütü olduğunu söyleyebiliyor. Oysa bu hukukun dili değildir. Tümüyle siyasallaşmış ve iktidara hizmet eden bir suç üretme makinesi haline dönüştürülmüş olan Türkiye yargısı, seçim süreci önünde kullanılan “özgür ve adil” sıfatlarını kullanmamıza engel.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Aynı şekilde zindanlarda olan yüzlerce gazeteci, yazar ve medya çalışanı, Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüştürmüş durumda. Dahası, daha birkaç yıl önce onlarca ulusal ve yerel gazete, televizyon ve ajans Olağanüstü Hal kapsamında ya da henüz OHAL ilan edilmeden önce kapatıldı. Bu süreci takip ve analiz ettiğinizde, OHAL öncesi ve sonrası bir süreklilik, bir düzenlilik (örüntü) görüyorsunuz. İktidarın amacı, kendisini eleştiren medyayı susturmaktı. Yani düşünce, düşünceyi ifade ve düşünceyi paylaşma özgürlükleri gibi en temel üç özgürlük anayasa ihlal edilerek engellendi. Ayrıca medya özgürlüğü tümden ortadan kaldırıldı. Bu koşullarda “adil ve özgür” seçimlerin varlığından bahsedilebilir mi?

Kısacası, demokrasinin koşulu olan özgür ve adil seçimler Türkiye’de uzunca bir süredir gerçekleştirilemiyor. Her şeye karşın, yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara gibi metropollerin Cumhur İttifakı tarafından kaybedilmesi, bir demokrasi göstergesi değil mi? Nasıl oldu da, eğer demokrasi yoksa bu oldu?

Türkiye’de seçimler yok değil. Burada seçimlerin ne derece özgür ve adil olduğunu sorguluyoruz. Türkiye ve Türkiye gibi olan hibrit rejimlerde, rejim üzerinde belirleyici olan güçler seçimsel demokrasiyi tümüyle rafa kaldırmayı seçmiyor. Yani tam teşekküllü bir otoriter veya totaliter rejim kurmak istemiyor. Çünkü bu çok maliyetli! Sonuçta otoriter rejimler özellikle dış ticari ilişkileri ve ödemeler dengesi gibi uluslararası yükümlülük ve çıkarlarını korumak durumunda. Dahası, bu yüzyılda hiçbir rejim halkla ilişkiler bakımından tümüyle anti demokratik bir çizgide durmayı tercih etmiyor. Kamu diplomasisi ve propaganda araçlarıyla dünyaya ve iç kamuoyuna demokrasiye bağlı oldukları mesajını veriyor.

Bir başka önemli şey de şu. Türkiye gibi rejimlerde makbul muhalefet denen bir şey var. Bu muhalefet, rejimin esas söylemini kabul etmiş, onun resmi tarih anlayışına, ihtiyaç duyduğu için ürettiği iç ve dış düşman figürlerine, yönetim biçimine ve uygulamalarına itiraz etmeyen bir muhalefet. CHP ve İYİ Parti böyle muhalefet partileridir. Her ikisi de dikkat ederseniz asla rejimin KHK’lılar, Kürt siyaseti ve “FETÖ” konusundaki yaklaşımlarıyla çelişmiyor. MHP zaten saymaya bile gerek görmediğim, adeta Erdoğan’ı “başbuğ” olarak kabul etmiş, AKP’ye eklemlenmiş bir parti. Bu muhalefetin rejimin taşıyıcıları olduğundan şüphesi olan var mıdır?

Elbette CHP’nin İstanbul ve Ankara’da belediye seçimlerini kazanması, Ortadoğu toplumlarında çok kullanılan bir terim olan “gaz almak” yaklaşımı çerçevesinde ele alınmalıdır. CHP’ye kaybeden AKP üzerinden rejim kendisini daha meşru bir zemine çekmeyi başardı. Çünkü rejim AKP ve Erdoğan’dan ibaret değil. 15 Temmuz 2016 sonrasında Yenikapı Ruhu denen şey tam da buydu. AKP, darbe girişimi sonrasında MHP ve CHP’yi rejime ustalıkla entegre etti. Darbenin planlayıcısı olan TSK içi hiziplerle Erdoğan hep beraber Türkiye siyasetini yeniden tasarladılar ve kurguladılar. Başlangıçta Kılıçdaroğlu darbe girişimine “kontrollü darbe” dese de, zamanla bu söylem unutturuldu. Ulusalcı kanat CHP’de daha etkin hale geldi. Avrasyacı-Ulusalcı-Kemalist gruplar, Erdoğan’ın üzerinden Gülen Cemaati’nin, Kürt siyasetinin ve AB yanlısı liberallerin tasfiyesini ustalıkla yürüttü. Bu durumda Erdoğan da istediğini aldı. Belli süreliğine yasal dokunulmazlık elde etti.

Bu ittifak devam ediyor. Fakat sona yaklaştığına dair tartışmalar var. Yine de Erdoğan halkın güvenini ölçen anketlerde toplumun yarısından biraz fazlasının en çok güven duyduğu lider konumunda. Dahası, AKP de yüzde kırkların azıcık üzerinde, MHP ile beraber yine yüzde ellilere dayanan bir oranda, gücünü görece korumaktadır. Üstüne üstlük, Cumhur İttifakı’nın karşısındaki blokta HDP’nin olmaması, Erdoğan için son derece stratejik bir üstünlük anlamına geliyor. Sistemin başkanlık sistemi olduğunu unutmamak gerekiyor. Parlamento seçimlerinin çok kıymeti harbiyesi yok artık. Bu koşullarda Erdoğan’ın başkanlığının devamı konusunda, arkasında duran derin yapının ve muhalefet ittifakının düşüncesi değişmiş değil.

Erdoğan birilerinin kuklası değil. 15 Temmuz sonrasında ben de dâhil birçok yazar tarafından bu konuda bazı analizler yapılmıştı. Ben de Erdoğan’ın gücünü azımsamış, rejim içinde daha pasif bir konumu olduğu çıkarımında bulunmuştum. Fakat ilerleyen zamanlarda şunu gördük ki Erdoğan ve yakın çevresi her ne kadar TSK ve diğer rejim paydaşlarını tümüyle kontrol edecek enstrümanlara sahip olmasa da, mevcut rejim koalisyonunu sürdürebilecek diplomatik kabiliyete ve halk bazında siyasi desteğe sahip. “Bir diktatöre nasıl halk destek olur ki?” diye soranlara: bu çok alışılmamış bir şey değil. Putin Rusya’sı örneğini verebiliriz bu bağlamda. Burada esas mesele, halkın beklentileridir.

Türkiye halkının çok büyük bir çoğunluğu, evrensel insan hak ve özgürlüklerine dayalı tümüyle işlevsel liberal demokratik bir Türkiye arayışında değil maalesef. Kürt siyasi hareketi, bu konuda – kendi özel çıkarları gereği – istekli görünse de, “FETÖ” diskuru konusunda rejim yanlısı bir tutum içinde ve CHP’deki ulusalcı karoyla benzer bir Cemaat algısına sahip. Türk solundan çıkma Kürt siyasi hareketi için sürpriz bir durum mu? Değil! CHP ve İYİP, artı MHP insan hakları veya temel özgürlükler hususunda rengini yeterince belli etmedi mi bu güne dek? İşin kötüsü bu partiler kendi tabanlarının beklentilerini bire bir yansıtıyorlar.

Türkiye’de kimsenin derdi insan hakları ve temel özgürlükleri, hukuk devletini, güçler ayrılığını, kozmopolit ve çok kültürlü ve bölgeli (federal) bir Türkiye değil. Herkesin tabuları var. En önemlisi de, sistemin kurbanlarından Kürtler hariç, tüm siyasal ekoller devleti kutsayan bir gelenekten geliyor. Devletin bekası, Osmanlı’nın sonundan beri Türk elitlerinin en büyük travması. Bu gen olduğu müddetçe Türkiye’de özgürlük rüzgârı esmeyecek. Herkesin derdi düşmanını diğer düşmanına kırdırmak ve kısa dönem kar elde etmek. Bu sistemin belki de en birleştirici özelliği buna imkân tanıması. Erdoğan bu sistemde herkesin kerhen de olsa kabul edebileceği bir “reis”. Bir bakıma sistemin üzerinde anlaştığı statükoyu temsil ediyor. O gittikten sonra bu statüko bozulacak diye tüm siyasal aktörler çok korkuyor.

Elbette Erdoğan bir gün gidecek. Ama o güne kadar herkes rejim içi dengelerin korunmasına çalışacak. Erdoğan bunu sağlıyor. Şimdilik! Kanımca Erdoğan’ın gidişi doğrudan seçim sonuçlarına bağlı olarak gerçekleşmez. Yukarıda seçimsel sürece ilişkin olarak neden çok abartılı bir bekleyiş içine girmemek gerektiğini özetlemeye çalıştım. Bu nedenlerden dolayı, seçimlerin liderliği değiştirici etkisi çok olası değil gibi. Fakat, mevcut koşullarda özellikle ekonomik bir kırılma türü değişim, dengeleri altüst edebilir. İşte bu durumun yansıması, şapkadan çıkartılacak bir başka tavşan olabilir. Türkiye siyasi deneyimi bize şunu gösteriyor ki sihirbaz tavşanın çıkartılması zamanlamasını her zaman çok iyi yapıyor!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin