Sahih rivayet kuytuluğunda bir hazine: 5. Şua | Melâhim Çağı! (8)

Çıkan kısmın özeti: Fiten ve Melahim ile ilgili meselelerde İslam alimleri ile bu tür işlerle seküler düzlemde uğraşanlar arasında çok enteresan ve ciddi bir makas vardır. İslam alimleri ahir zaman sahnelerine dair tasavvurların odağına Mehdi, Süfyan, Deccal, Ye’cüc Me’cüc, Dabbetül Arz gibi meseleleri yerleştirirken, dünyevi düzlemde yer alanlar belalar, tufanlar, salgınlar, depremler ve sair felaketleri koyarlar. Bugün meselenin manevi/semavi kısmını hitama erdireceğiz.

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Hazreti Bediüzzaman, meşhur 5. Şua isimli eserinde geleceğe dair, seküler tarihçilerin “kehanet” diyebileceği olaylara bakış açısındaki tercih ediciliği şu cümleyle ortaya koyar:

“İhtar: Hakâik-i imaniyeye girmeyen cüz’î hâdisât-ı istikbaliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.” (5. Şua – Mukaddime)

Risale-i Nur’un tüm talebeleri için 5. Şua bir ‘Kült’tür. Ancak kanaati acizanemce 14. Şua, 5’i aşan bir ufka ve açıklamalara sahiptir. Ancak sansasyonel olan daima caziptir. Dolayısıyla pek çok nur şakirdi Şualar’ı eline alır almaz hemen kitabın arkasını çevirip (Evet şaşırtıcı şekilde 5.Şua kitabın olması gereken yerde 4 ile 6. Şua arasında değil kitabın sonunda 14. Şua’dan sonra yer alır) 5. Şua’yı okur ve tetkike başlar. Bediüzzaman 28 yıllık izolasyon sonrasında 5. Şua dolayısıyla tekrar mahkeme mahkeme –tabiri caizse- süründürülür. Bu süreci ise 14. Şua’da kaleme alır. Kaanaatimce gerek mahkeme savunmalarında, gerekse bu süreci destekleyen mektupları, yazışmaları ve sohbetlerinde çok önemli bir nirengi noktası üzerinden hareket eder; fikir ve kanaat özgürlüğü. Bediüzzaman’a göre herhangi bir şiddeti netice vermeyen, hatta şiddeti içerse bile harekete geçirmeyen hiçbir fikir engellenmemeli ve suç telakki edilmemelidir. Bunu Sultan Abdulhamid’in mahkemelerinde de haykırır, Cumhuriyet dönemi mahkemelerinde de.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bediüzzaman, telif ve tevillerinin defansı temel haklar ve özgürlükler noktasında kurar. Afyon mahkemesine verdiği savunmadan;

“Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. 

Hatta Hazret-i Ömer’in (R.A.) taht-ı hâkimiyetindeki Hristiyanlara, kanun-u şeriatı ve Kur’an’ı inkâr ettikleri halde ilişilmiyordu. Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturu ile Risale-i Nur’un bir kısım şakirdleri; idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse hatta rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişilmez. Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz, neşrini men’etmişiz. Hatta bu defa bu hâdiseye sebebiyet veren risale Kastamonu’da sekiz sene zarfında bir veya iki defa bir tek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Şimdi siz onu zor ile teşhir ediyorsunuz ve iştihar da etti.

Malûmdur ki; bir mektupta kusur olsa, yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört ay tedkikat neticesinde, yüz Nur Risalelerinde medar-ı tenkid yalnız onbeş kelime bulmaları ve şimdi dörtyüz sahifeli Zülfikar’ın yalnız iki sahifesinde irsiyet ve tesettür âyetlerinin otuz sene evvel yazılmış tefsiri bulunması ve şimdiki kanun-u medenîye uygun gelmemesi kat’î isbat eder ki; onun hedefi dünya değil, herkes ona muhtaçtır. O dörtyüz sahifelik herkese menfaatli Zülfikar, iki sahife için müsadere edilmez. O iki sahife çıkarılsın, o mecmuamız bize iade edilsin ve onun iadesi hakkımızdır…”

Daha önceki bölümlerde de altını ısrarla çizdiğimiz gibi, Said Nursi bir ehli sünnet alimidir. O’nun fikirlerinin ve eserlerinin dayandığı iki temel kaynak vardır; Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif…

Meselenin tarihsel hikmet ve derinliğini Mektubat’ta (Mucizat-ı Ahmediye) anlatır. Efendimiz’in (SAV) hayatı ve yaşadıklarına bakarak güne dair göndermeler içeren yorumlarda bulunur. Gelecek ile ilgili meseleleri de 5. Şua’da ele alır. Bunu yaparken de, karamsar ve umumu ilgilendiren toplumsal olaylarla ilgili, kehanet ve haberlere çok yüz vermeyip, yaşadığı çağın ve coğrafyanın kıta sahanlığına giren meselelere yoğunlaşır. Bunu yaparken de şaşırtıcı bir şekilde hiç zorlanmayacaktır. Yanında herhangi bir temel yazılı kaynak olmadan, doğrudan ezberlediği eserler üzerinden meseleyi çözümler.

“Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz sahifeden fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç-dört gün zarfında her günde iki-üç saat çalışmak şartıyla mecmuu oniki saatte telif edilmesi, harika bir vakıadır.” (19. Mektub)

Bediüzzaman hazretleri kıyamet öncesi olaylarla ilgili yorumlarına geçmeden önce üç önemli referans verir:

“Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi gözlüyorlar? Zaten alâmetleri geldi bile! Ama kıyamet gelip çattıktan sonra, ibret almaları neye yarar ki!” (Muhammed-18)

“Bu muazzam kitabı sana indiren O’dur. Onun ayetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar Kitabın esasıdır. Ayetlerin bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptırmak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih kısmına tutunup onlarla uğraşır dururlar. Hâlbuki onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez.” (Ali İmran – 7)

“İlimde ileri gidenler: “Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir” derler. Bunları ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar ve şöyle yalvarırlar:  “Ey bizim Kerîm Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhab Sensin Sen! Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Allah sözünden asla dönmez.” (Ali İmran 8-9)

Ve meseleye şöyle girer:

“Muhammed Suresi 18. ayetinin bir nüktesi, bu zamanda akîde-i avâm-ı müminîni vikâye ve şübehâttan muhafaza için yazılmış. Ahirzamanda vukua gelecek hâdisâta dair hadislerin bir kısmının müteşâbihat-ı Kur’âniye gibi derin manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde te’vil ederler. Ali İmran suresi 7. Ayetinin sırrıyla, vukuundan sonra te’villeri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki; ilimde râsih olanlar, o gizli hakikatleri izhar ederler.” (5. Şua giriş)

5. Şua’nın mukaddimesinde neden geleceğe dair meselelerde her şey apaçık şekilde anlatılmamıştırın mantıklı izahını yapar asrın beyin yapıcısı:

“İman ve teklif; ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan; perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri, elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebûbekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebûcehil’ler esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyâr kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyâmet ve eşrât-ı saat, bir kısım müteşâbihat-ı Kur’âniye gibi kapalı ve te’villi oluyor. “

Burada önemli bir noktayı daha açıklar Üstad. Bahsi geçen Hadislerin muhataplarının dahi mesele kendilerinden bahsediyor olsa bile emin olamayacaklarını önemle vurgular:

“Hatta Hazreti İsa’nın (aleyhisselâm) nüzulü dahi ve kendisinin İsa (aleyhisselâm) olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hatta deccal ve süfyan gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar…”

Mesela isim zikredilmeden aktarılan şu hadise çok enteresan olmakla beraber, yukarıda anlatılan hipotezi güçlendirir:

“İkinci hâdise: “O, ‘Sûre-i Ve’t-tîni ve’z-zeytûni’ [Yemin olsun incire ve zeytine] mânâsını merak edip soruyor” diye çoklar nakletmişler. Gariptir ki, bu sûrenin akîbinde olan ‘İkra bismi rabbike’ [Rabbinin ismiyle oku] sûresinde ‘İnne’l-insâne le yetgâ’ [Muhakkak ki insan azgınlaşır] cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına cifirle ve mânâ sıyla işaret ettiği gibi, ehl-i salâta ve camilere tâğiyâne tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraçlı adam, küçük bir sûreyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.” 

Bediüzzaman 5. Şua’yı gerekçelendirdiği Mukaddime’sinde gayet farklı ve o güne kadar bu konuda kafa patlatmış alimlerin çok dikkat etmediği bir noktaya dikkat çeker:

“Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur’ân’ın ve hadis-i kudsînin muhkematı gibi… Ve diğer bir kısmı icmâl ile bildirilir, tafsilat ve tasviratı onun içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisât-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair hadisler gibi… Bu kısım da, Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) belâgatiyle, temsiller suretinde, sırr-ı teklif hikmetine muvâfık tafsil ve tasvir eder.”

Tam da bu noktada şahane bir örnek ile aslında peygamberlerin hem aktarıcı, hem de tevil edici özelliklerine vurgu yapar:

“ Meselâ bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki; “Bu gürültü, yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garip haberden beş-altı dakika sonra birisi geldi dedi: “Yâ Resûlallah! Yetmiş yaşında bulunan filan münafık vefat etti, cehenneme gitti.” Peygamber’in yüksek belîgâne kelâmının te’vilini gösterdi…”

Burada Bediüzzaman’ın derin ilmini de hayranlıkla görmek mümkün. Bahsi geçen mesele klasik İslam eserlerinden Müslim (cennet 31, münâfikîn 15, Ahmed İbni Hanbel  (el-Müsned 2/371, 3/341, 346), İbni Hibbân, es-Sahîh (16/510) gibi önemli kaynaklarda bulunmaktadır.

5. Şua genel olarak ahirzaman hadislerinin yorumlarından ibarettir. Burada Deccal, Süfyan, Mehdi gibi önemli ve tartışmalı karakterlerin özelliklerinden kendi yorumuyla bahsederken, isim vermemeye özen gösterir. Ve daha sonra yargılandığı yüzlerce mahkemede de isim vermemenin rahatlığıyla “Ben bir gömlek diktim, siz şunun üzerine oldu diyorsunuz” diyerek savunma yapacaktır.

Bu temel ahir zaman karakterleri ile beraber, olgular ve kavramlar ile ilgili de bazı yorumlarda bulunur. Örneğin “Deccal’in eli deliktir” hadisiyle israfı, “Deccal’in yalancı cennet cehennemi” ile ceza/iltifat muvacehesinde hapishane/lise paradoksuna dikkat çeker.

“Ahir zamanda Allah diyecek kalmaz” meselesine tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla yorumladığı gibi, çok daha teknik bir hamle ile müminlerin ruhunun kafirlerden “bir tık” önce alınacağına da değinir. Radyo gibi iletişim vasıtalarından, tren gibi ulaşım vasıtalarına kadar bir çeşit gönderme ve remiz seçkisi yapan Bediüzzaman, lokasyon meselesi üzerinde ısrarla durur ve bunda iki önemli merkezi ön plana çıkarır: Şam ve İstanbul.

İnsanlığın tefessüh etmesinden, sihir ve manyetizmanın mekanik olarak değişikliğe gideceğine kadar çok renkli bir tevil demeti sunar 5. Şua’da Üstad Bediüzzaman.

Yecüc Mecüc bahsi ile Mançur Moğollara uzanır, Dabbetül Arz ile mikro aleme dalar örneğin.

Bediüzzaman’ın 5. Şua’sı farklı kesimlerden farklı tepki alır. Şüphesiz en şiddetli tepkiyi Cumhuriyet rejimi verir ve hakkında binlerce yıllık mahkumiyet talep edilen davalar açılır. Sürgün hayatı uzatılır, izolasyon şartları ağırlaştırılır.

Burada enteresan bir nokta daha var. O da bizzat Bediüzzaman’a muhabbet duyduğunu söyleyen ve kendilerini Risale-i Nur şarkirdi olarak tanımlayan kitlelerin tepkileridir.

Bu tepkiler de konjonktürel olarak değişkenlik gösterir.

Örneğin bir dönem Süleyman Demirel’i büyük nurcu ve Üstad’ın işaret ettiği şahıs olarak gören bazı Nur talebeleri Demirel’e Mehdi payesi verecek kadar ileri yorumlarda bulunurlar.

Mesela son dönemde Türkiye’de yaşanılan hadiselerden sonra 5. Şua bu kez Süfyan/Deccal eksenli okunur ve değişik nur ekolleri farklı motivasyonlar ile Fethullah Gülen’i “Süfyan”, Erdoğan’ı “Mehdi” olarak gördüklerine dair alabildiğince zorlayıcı yorumlar ile tevil ederler.

Kimi Gülen Cemaati risaleleri sadeleştirdi diye kin tutmuştur, kimi devletten biraz nemalanmak için, kimi ise bazı mahfillerin kendilerine verdiği vazife gereği.

İsmi ister Ahmet Akgündüz, ister Metin Karabaşoğlu, ister Mehmet Kutlular olsun fark etmiyor. Motivasyonlar ayrı olsa da aynı metin üzerinden benzer sonuçlara ulaşmaları açısından da 5. Şua enteresan bir metindir.

Hatta şunu bile söylemek mümkün, yaşanan gündelik hadisata (Türkiye’nin düşürüldüğü duruma, yokluklara, felaketlere) bakılarak biz de burada çok rahat bir 5. Şua okuması yapabilir ve yukarıda ismini zikrettiğimiz şahıs ve zümreleri antagonist mahfiline kolaylıkla yerleştirip üzerlerine kapak olarak da Siyasal İslamcılar ve Tayyip Erdoğan’ı yerleştirmek pekala mümkün olabilir.  İnanın, bu o kadar da zor olmaz.

5. Şua meselesini burada kapatıp; dini (Hassaten İslam) merkezli olmayan fiten ve melahin metinlerine bir göz atalım…

3 YORUMLAR

  1. 5. Şua da Üstad hazretleri, “teyyaresi olacak ve ülke ülke dolaşacak “ mealinde cümle kuruyor.
    Oysa ki, o dönemde yaşayan şahıs ülke ülke gezmedi mesela!
    Yani diyeceğim, en alimi bile 5.şua’yı tam tevil edemedi sanırım

  2. Sayın Yazar, sen de seni okuyanlar da okuduğunu anlamayan cinstensiniz. Acaba neden? 5. Şua’da uçaktan değil, trenden bahsediyor.
    Sen ise, Demirel’e Mehdi diyen Nurculardan bahsediyorsun, nereden duydun, nerede okudun? Böyle pespaye bir yalanı uydurmak için neden o kadar kendini yoruyorsun? Amacın, Rahmetli Demirel’e mi, YeniAsya Camiasına mı hücum etmek?
    Derdiniz ne anlaşılmıyor? Yaşananlar sizleri akıllandırmıyor mu?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin