Rüzgâr adam

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Ne zaman kendi içime doğru bir yolculuğa çıksam orada Rüzgâr Adam’ı buluyorum. O bana gereksinim duyduğum yeni enerjiyi veya korkularımı yenmek için ihtiyaç duyduğum cesareti veriyor. Beş yaşındayken, karanlıktan korktuğum gecelerde yatakta elimi tutarken hissettiğim güveni hatırlıyorum. İnsanlıkla ilgili ne kadar övülesi vasıf varsa, hepsini bizzat yaşayarak gördüğüm ve örnek aldığım Rüzgâr Adam, artık yok.

Ben, ilkokul yıllarımda çizgi romanlarını okuduğum ve bir tür koruyucu meleğim addettiğim Clark Kent’in bir gün aslında Rüzgâr Adam olduğunu anladığımda hissettiğim duyguyu hala anımsıyorum. Kalın çerçeveli dikdörtgen gözlükleriyle, çekingen tavrıyla, biraz da yalnızlığıyla belirgin bir kişilik olan gazeteci Clark Kent, gömleğini yırttığında altından görünen Superman giysisinin, her zaman giydiği sade, şatafattan uzak takım elbisesi ile aralarındaki tezat gibi, Superman’ken bir anda cesur, gözüpek, kararlı, zeki, belirleyici bir süper kahraman oluverirdi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Rüzgâr Adam da, sade hayatında hiç kimsenin fark etmediği sıradan bir adamken, “gömleği yırtıldığında” içinden çıkıveren tam bir süper kahramandı. Ben bunu fark ettiğimde ona çok daha fazla hayranlık duydum. Hep onun gibi olmak, daha bir insan olmak istedim. O benim için hatalarıyla bile örnek alınası, rol model bir pusulaydı. Neyin ne olması gerektiğini sözcüklere ihtiyaç duymadan öğretebilen bir öğretmen gibiydi. Bazen de sadece dinleyen ve hiçbir şey söylemeyen bir arkadaş.

Rüzgâr Adam hayatıma girdiğinde aslında tam anlamıyla hayatım yeni başlamıştı. Belki de ilk arkadaşım ben fark etmesem de Rüzgâr Adam’dı. Annemle babam boşandıklarında ben daha üç yaşındaydım. O dönemlerde Rüzgâr Adam olmasaydı sanırım kaybolurdum. Veya hiç kimse beni bulamazdı. Ama işte Rüzgâr Adam oradaydı! En çok ihtiyaç duyduğum anlarda, yaralandığımda, ağladığımda, bir şeye, en çok da sevgiye ihtiyaç duyduğumda, acıktığımda ve susadığımda, üşüdüğümde, üzüldüğümde ve sevindiğimde, Rüzgâr Adam yanımdaydı. Benim kişisel süper kahramanım!

O elbette sadece benden oluşan bir dünyaya sahip değildi. Onun büyük dünyasında ben de vardım. Hatta onu tanıyanlara göre, ben o dünyada en önemli üç şeyden biriydim. Ama onun geniş çevresi ve o çevreye etki etme gücü, onu asıl Rüzgâr Adam yapan şeylerdi. Doğru bildiği yoldan gitti. Ve hep yalnız olmayı tercih etti. İlginçtir ki onun yalnızlığında ona eşlik etmek onuruna sahip oldum.

Çoğu zaman kendi küçük dünyamın gittikçe kendim gibi büyüyen sorunlarıyla onu fazlasıyla uğraştırdım. Basketbol takımımızın antrenörü değişmişti. Kendi eski takımından oyuncularını da bizim takıma getirdi ve benim gibi eski oyuncuları takımdan attı. Hayatımın en büyük üzüntülerinden birini yaşamıştım. Çünkü o yaşlarda basketbol her şeyimdi. Daha on dört on beş yaşlarındaydım ve benim en zor günlerimden biriydi. Rüzgâr Adam, her zamanki gibi yanımdaydı. Sakince beni dinledi. Sonra antrenörü aramak istedi. Ben istemesem de zorla benden numarasını aldı, onunla konuştu, ona kısa bir telefon konuşmasında verilebilecek bir ihtimal en iyi hayat derslerinden birini verdi. O zaman henüz bilmesem de, bu tam da Rüzgâr Adam’lık bir işti! Takıma kısa süreliğine diğer eski oyuncularla beraber geri dönüp sonra kendi isteğimle başka bir takıma geçinceye dek, dip noktaların nasıl bizi yonttuğunu ve şekillendirdiğini, bizi nasıl güçlendirdiğini görecektim. Bu dersi ona borçluydum!

Yine, çok daha önce, ilkokul yıllarımda, yatılı okulun etüt derslerinde kitap okuyup özetini tahtaya kalkıp anlattığımız bir etüt konseptimiz vardı. Nahide Yaman etüt öğretmenimizdi. O derslerden birinde, başka bir öğrenci benimle aynı kitabı okuyordu. Bir gün parmak kaldırdı, “bitirdim” dedi ve rip özeti tahtada anlatmak üzere kalktı. Ben parmak kaldırıp, Nahide Öğretmen’e özeti dinlemek istemediğimi, çünkü kitabın sonunu merak ettiğimi, kendim okuyarak öğrenmek istediğimi söyledim. Ve özet bitene kadar sınıfın dışında beklemek için izin istedim. Otoriterce, kızarak reddetti. Ben de arkadaşım kitabın özetini anlatırken, ellerimle kulaklarımı kapatarak ve gözlerimi yumarak, otoriteye karşı ilk – ve son olmayacak – isyanımı başlattım! İsyan iyi sonuç vermedi! Kafama sertçe yediğim darbelerle gözlerimi açtığımda, o an Rüzgâr Adam’a her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyordum. Ama o yanımda değildi! Ben o Taşmektep’in soğuk duvarları ardında yatakhanede ağlarken, onu düşünüyordum. O olmadığında güvende değildim.

Yıllar boyu Rüzgâr Adam hep yanımda oldu. Bana karşılıksız destek verdi. Hem de her konuda. Ne olduğunun önemi yok. Hiç kimseler bana güvenmiyor ve inanmıyorken bile o bana inandı ve güvendi. Dahası, herkesi karşısına almak zorunda kalsa dahi, hiçbir zaman bana ihanet etmedi. Hiç “onların” tarafını tutmadı, hep benim tarafımdaydı. Bu konuda öylesine derin ve öznel bir duruşu vardı ki, ben hatalı olsam bile “onların yanında” asla benim haksız olduğumu söylemedi. Hep sadık oldu, hep beni tuttu.

Ben ona her şeyi anlatabildim. Ona rol yapmak zorunda olmadım. O ise istese her türlü rolü herkesten iyi yapabilecek olanağa sahip olsa da, bana karşı hep kendi oldu. Ben onun bu zafiyetini bildiğimden, onun başkalarıyla olan ilişkilerinde hep onu eleştirdim, ona kendi olmaktan uzaklaştığı anlarda yanlış yaptığını – bazen de çok sert şekilde – söyledim. Aramızdaki muazzam yaş farkına karşın benim düşüncelerime hep çok önem verdi, katılmasa da onlara anlayış gösterdi. Hayatta tanıdığım en zeki, yaratıcı, kabiliyetli, bilgili insan olmasına karşın, benimle olan her diyaloğunda hep alçak gönüllü ve mütevazı oldu. Bu yufka yürekli iyi insan, Rüzgâr Adam, benim hayatımdaki en büyük şansımdı.

Onunla kader arkadaşıydık. İkimiz de aynı dönemde terk edilmişlik ve yalnızlık duygularıyla savaşmak durumunda kalmıştık. O benden çok daha büyük olmasına karşın, acımız aynıydı. Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Belki de aramızdaki güçlü ve sarsılmaz bağın en önemli nedeni buydu. Dustin Hoffman’ın “Kramer Kramer’e Karşı” filmini beraber izleyip ağlarken, o tek haneli yaşlarda, bense otuzlarındaydım sanki. Onu ağlarken görmek beni çok şaşırtsa da, gariptir, ağlamanın güçsüzlük olmadığını onda fark ettim. Gözyaşlarının güç kaybı olmadığını bana Rüzgâr Adam öğretmişti! Böylece duyguların bizi insan yaptığını anlayacaktım.

O ölene dek hiçbir zaman duygularını gizlemedi, gizlemeyi başaramadı. Ben ergenlik dönemimde Türkiye’deki maço kültürünün etkisiyle değiştiğim ve onu duygusallığı nedeniyle aşağıladığım zamanlarda bile o bana karşı sevgisini ve – evet – saygısını da asla yitirmedi. Bana, küçük yaşta birine de saygı duyulacağını göstermesi bir yana, kendi olmaktan taviz vermemenin önemini de öğretti. Bazen kendin olmak zordur. Çünkü insanlar seni olduğun gibi kabul etmez. Hayatta en acı şeylerden biri belki budur. Böyle zamanlarda, sevdiğin kişiye çok acı verirsin. Ben, Rüzgâr Adam’ı olduğu gibi kabul edene dek ona çok acı verdim. O buna karşın hep müşfik ve bilgeydi. Beni öylece, sessiz ve sakin, biraz da hüzünlü, kabullendi. Ve bekledi. Ben büyüyünce onu belki de anlayacaktım!

Göztepe Et Lokantası, bizim mekânımızdı. Rüzgâr Adam, bana karşı olan sevgisini her zaman gösterse de, o sevgiyi dile getirmekte zorlanırdı. Onun nesli, duygularını cümlelere vurma konusunda malum Türkiye ortamında çok kötü bir miras devralmıştı. Buna karşın, tıpkı Şirinlerin sihirli iksiri gibi, Rüzgar Adam birkaç duble içince, içindeki insan sevgisi taşar, duygularını dile getirmeye başlar, benim neden onun hayatında en önemli insan olduğumu bana kendince anlatırdı. Onun o zaafı, belki de onun tam o olması için ödediği küçük bir bedeldi. Ben onu o haliyle çok sevdim. Ona hep kim olduğumu o anlarında anlattım. Rüzgâr Adam, hiç kimsede olmadığı kadar beni anlamak ve tanımak isteği ile doluydu. Onda o sadık ve nazımın geçtiği arkadaşı bulmuştum. Bazen bana sınırlarımı ve neyi yapıp neyi yapamayacağımı söyleyen, kimi zaman dizginleri elinde sıkıca tutan ve bunu sana gösteren bir arkadaş. Tıpkı gerçek bir rüzgâr gibi, fidanı kimi zaman köklerini sarsacak kadar sallayan ama aynı zamanda onun güçlü bir ağaç olmasına yardımcı olan o rüzgâr! Rüzgâr Adam buydu.

Kendi alanında bir döneme damgasını vuran, ekol kuran, onlarca ünlü isim yetiştiren, Avni Dilligil dahil onlarca ödül alan, yetenekli, zeki ve yaratıcı bu insan, benim hiç kazanamadığım en büyük piyangomdu. Onun bulunduğu ortamda büyümek, kimsenin tanık olmadığı tezatlıklara, detaylara, imgelere, yaşamlara, özgün ve orijinal bireylere tanık olmak, onun kütüphanesi, plakları, oyunları ile büyümek, onun Yeditepe’sinin en önemli tanığı olmak, çabasında dert ortağı olmak büyük bir şanstı. Onun en sevdiği üç şeyin birincisi olmak, onurdu. Diğer ikisi, Yeditepe (tiyatrosu) ve köpeği!

Beni döven Nahide Öğretmen ve okul müdürüyle, müdür odasında benimle beraber oturan, öğretmenin benim ne kadar saygısız ve kötü bir çocuk olduğumu anlatmasını sessizce dinleyen, sonra da “eğer ben Efe olsam, aynısını yapardım!” diyerek bana sadakatin, onurun, dik durmanın, hepsinden önemlisi de baba olmanın ne demek olduğunu öğreten Rüzgâr Adam!

Türkiye Tiyatrosu’nun “Rüzgâr Adam” lakaplı bu altın çocuğu benim babamdı. Ona “senin oğlun olmak en büyük şansımdı!” diyebilmeyi isterdim. Onu 2008’de, 65 yaşında kaybettim. Onu düşünmediğim sanırım tek bir gün bile yok. Ve dediğim gibi, ne zaman kendi içime doğru bir yolculuğa çıksam orada Rüzgâr Adam!

Babalar günün kutlu olsun, babacığım. Seni çok özledim. Seni çok seviyorum.

5 YORUMLAR

  1. Babanızın mekanı cennet olsun inşallah. Allah rahmet etsin.
    SN.MEHMET EFE ÇAMAN HOCAM
    Siz babanıza hayranlığınızı anlatırken, büyüklüğünüzü ve güçlü şahsiyetinizin resmi/şekli gözümde- hayalimde canlandı.
    Yazı ve videoları ile aydınlanma ve maneviyatımıza müsbet tesirleri olan sizlerin yetişmesinde katkısı olan babanıza bizde teşekkür ediyor ve Allah`tan rahmet diliyoruz.

  2. Makamı cennet olsun.Sizin gibi bir evlat yetiştirip bize hediye ettiği için O’na ayrıyeten duacıyım.Allah gani gani rahmet etsin.Sizede Allah uzun ve velud bir ömür versin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin