Rejim avukatı 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Barolar Ankara’ya yürüyor. Demirel’in dediği gibi, “yollar yürümekle aşınmaz!” dönemleri çok gerilerde kaldı. Anayasal hakların büyük çoğunluğu gibi, 34. Madde’de yazan gösteri ve yürüyüş hakkı askıda. Bu, despotik bir sistemdir. Ve insanların bu durumu anlama konusunda büyük sıkıntısı var. Avukat da olsalar, bu maalesef böyle!

Metin Feyzioğlu’na, bir zamanlar tıpkı bugün Ekrem İmamoğlu’na gösterilen ilgi-alaka gösteriliyordu. Türkiye’nin “sosyaldemokrat umudu” Feyzioğlu’ndan, bugün rejimin avukatı Feyzioğlu’na, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye, iyi-kötü, kör-topal da olsa AB ile tam üyelik müzakere eden ve bu uğurda dönüşmekte olan, işleyen bir hukuk devletiyken, bugünkü Ortadoğu Baas tipi Kemalo-İslamofaşist Türk-İslam sentezcisi, Avrasyacı yapıya büründü. Tüm antidemokratik ve anti-özgürlükçü akımlar tek potada birleşti. Aralarındaki dünya görüşü farklılıklarını ilerideki bir kapışma tarihine dek ertelediler.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bugün, ortak düşman addettikleri liberallere, Kürtlere, “FETÖ’cü” dedikleri Gülen Cemaati’ne, KHK’lı “vatan hainlerine” (!) ülkeyi dar eden bir ortam var. Bu ortamı korumak, devletin yeni tanımlanmış çıkarları oldu. Hoş, eskiden de çok matah demokrat bir profil mevcut değildi Türkiye’de. Ancak en azından güçlü sayılabilecek bir AB lobisi, Batılılaşmaya inanan ve bunun için bazı evrensel standartların Türkiye’de yerleşmesi gerektiğini düşünen bazı ilerici güçler, bu demode ve çağdışı faşizan yapıların karşısında bir kutup oluşturmaktaydı. Şu an bu kutup o kadar ufaldı ve güçsüzleşti ki, son derece ağırlıklı bir sosyokültürel ve ekonomi-politik faşizme safları tümden terk etti. Birçoğu içeride. Ve bu ortamda, rejimin avukatı, demokrasiden yana bir eğilim içinde olan meslektaşlarının rejimi protesto eden yürüyüşlerine karşı, devletin “menfaatlerini korumaktan” bahsediyor. 

Avukatların görevi, devletin menfaatini korumak olamaz. Avukatlık nosyonu ve misyonu, müvekkilin hakkını ve hukukunu savunmaktır. Müvekkille avukatı arasında çok özel bir ilişki vardır. Avukatlar, müvekkillerine ilişkin mahrem bilgileri, muhteviyatına bakmaksızın asla ve asla herhangi bir özel veya tüzel kişiyle, devlet birimiyle, savcılıkla veya yargıçlarla paylaşamaz. Esasında bu avukatlığın özü, bir bakıma Hipokrat yeminidir. Devletin menfaatlerine uygun hareket eden avukat olamaz. Devletin menfaatleri zaten devamlı değişir. Devleti yönetenler, devletin politikalarını belirler. Her yeni yönetici elit, iktidara geldikten sonra bu politikalara kendince çeki düzen verir, onları revize eder, hatta bazen tümüyle iptal ederek yerine yeni politikalar üretir. Dolayısıyla, avukatların mesleklerini icra ederken, devlet çıkarlarını (menfaatlerini) gözetmek gibi bir seçenekleri yoktur. Özellikle de devletin düşünce suçu ürettiği, daha doğrusu fabrike ettiği ortamlarda, yani demokrasiden uzaklaşıldığında, avukatlar “düşünce suçlularını” onları kriminalize eden rejime karşı savunurken, devlet menfaatine hareket edemezler. Eğer bu olursa, bilin ki rejim hem savcı, hem hâkim hem de avukattır. Ve ortada adalet değil, bir vodvil vardır! Metin Feyzioğlu gibi hukuk profesörü, Türkiye Barolar Başkanı konumunda biri, bunları bilmez mi? Bilir! Ama bunları bilmekle uygulamak arasında çok büyük farklılıklar var. Ve bu da bugünkü rejimin yolsuz bir rejim olmasının, ekonomik olmayan yönüne ilişkin bir şeydir. Kokuşmuşluk, salt ekonomik yolsuzlukla olmuyor. Aynı zamanda güç ihtirasına ilişkin yolsuzlukla da oluyor.

Bunları tespit ettikten sonra, önemli bir konuya değinmekte yarar var. O da, baroların yeknesak olmadığıdır. Esasında barolar Türkiye gibi kutuplaşmış ve fay hatlarıyla bölünmüş toplumlarda salt pür meslek kuruluşları değildir. Ve bu, buraya yazıldığından çok daha ciddi ve endişe verici bir konudur. Zira bu durum aynen mevcut sosyolojik paralel toplumların barolara yansımasıdır. Öyle bir dönemden geçiyor ki Türkiye, mesela Grup Yorum’un bir üyesinin avukatlığını yapan bir hukukçu, Grup Yorum’un suçlandığı terör davası çerçevesinde suçlanıyor ve kriminalize ediliyor. Veya PKK’lı olduğu öne sürülen bir zanlının avukatı, PKK’lı olmakla suçlanıyor ve hapse giriyor! Ya da “FETÖ” suçlamaları çerçevesinde sosyal soykırımla yüzyüze kalan bir KHK’lının avukatı, “FETÖ’cü” ilan edilerek hem mesleki haklarından oluyor, hem de kodese tıkılıyor! Avukatlık bugün Türkiye’de en tehlikeli mesleklerin başında geliyor. Ve bu durumda zaten birçok avukat, meslektaşlarının başına gelenlerden dolayı gönüllü rejim avukatlığı yapıyor!

Bu ortamda, tüm gücüne karşın, rejim baroları kendisi için bir tehdit olarak algılıyor. Özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerindeki kentlerde bulunan barolar, insan hakları konusunda daha keskin duyargalara sahip olduğundan, onlar hedefte. Metin Feyzioğlu gibiler, bu tür barolardan nefret eder. Çünkü ulusalcı Kemalofaşist ideoloji dışında her yaşam biçimini kriminalize eden bir gelenekten geliyorlar. Esasında Ankara’ya yürüyen baroların bir bölümü kısmen endoktrinizasyondan, kısmen de mahalle baskısından, soluğu Anıtkabir’de almak istemekteydiler. Fakat rejim artık bu tür hamlelere bile tok. Öyle ki, avukatlar darp edildiler. Ve rejime karşı gelmiş olmanın olağan bedelini ödediler, ödüyorlar. 

Rejim bu tür “bozguncu” baroları içindeki üye avukatlarıyla beraber etkisiz hale getirmek için, çoklu baro sistemine geçmeyi planlıyor. Yani baroları baypas edecekler. Ve işlerine devam edecekler. Ne de olsa “demokrasilerde çare tükenmez”, değil mi?

İslamcılar, AKP milletvekili Cahit Özkan’ın dediği gibi, yürüyüş-gösteri falan gibi şeyleri demokrasinin tam tersi bir fiil olarak algılıyor. Onlar için demokrasi, dört yılda bir seçimlerde oy kullanmak, sonra da dört yıllığına bir İslamcı dukalığa tam yetki vermektir. Erdoğan’ın tramvay analojisinde anlatmak istediği şey tam da buydu. İslamcılar için demokrasi, iktidarı ele geçirme amacıdır. Muktedir olduktan sonra demokrasi ayak bağıdır. Anayasada yazsa da, gösteri ve yürüyüş hakkı gibi şeyler “arızadır” ve bunlardan haz etmezler. Oysa kendi kızları ve eşlerinin başörtüsü sorunu için yollara dökülüp baskıcı sistemi protesto etmeyi en doğal hakları addetmişlerdi. Doğrusu Kemalist eski Türkiye, bu konuda İslamcılara bugünkü rejimden çok daha bonkör davranmıştı! Ayrıca davranmamış olsa ne olur? Bugünkü uygulamayı haklı mı çıkartır? Dolayısıyla İslamcılar için demokratik gereklilik dönemi bitti. Artık muktedirler. Ve kendilerinden farklı düşünenler ve kendi faşizmlerinin mağduru olanların hakları hak değil. Onlar isyancılar. Ve anladıkları dilden onlara yanıt vermek, İslamcıların doğal hakkı! Öyle mi?

En büyük korkuları, bugün kendilerinin uyguladığı metotların yarın kendileri için harfiyen uygulanması. Zaten olacağı bu. Eninde sonunda su testisi su yolunda kırılacak. O zamana dek, rejim kendine sadık avukatları üretmek ve işini sağlama almak amacında. Tıpkı kendilerine sadık savcı ve yargıçları ürettikleri gibi! Tıpkı kendilerine sadık kahverengi gömlekli Gestapo polis ve bekçileri ürettikleri gibi! Tıpkı kendilerine sadık rejim köpeği bir bürokrasi ürettikleri gibi! 

Anayasasız bir rejimde, Kemalo-İslamofaşist bir mutant anomalide, Türkiye ve toplumu çırpınıp duruyor. Daha doğrusu debeleniyor. Bu debelenmeden dolayı, her geçen gün biraz daha batıyor. Rejimin avukatlarını yaratmak, bu batıştaki bir sonraki aşama sadece. Herkes dibi bulduk diyor. Ama her geçen gün yeni diplere ulaşılıyor. Ve batış bir türlü son bulmuyor. 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin