Reform

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Avrupa’da 1647 Westfalya Barışı ile teritoryal egemen devlet anlayışı yerleşirken, bu yeni politik durum dinin (Katolik Kilisesi’nin) devletlerarası ilişkiler alanından tecrit edilmesi sonucunu beraberinde getirdi. Diğer bir ifadeyle, uluslararası alanın sekülerleşmesi meydana geldi. Dahası, ilerleyen dönemlerde Avrupa merkezli teritoryal egemen devlet anlayışı Kolonileşme sürecinde dünyanın diğer coğrafyalarına da yayıldı. Avrupa imparatorlukları, yayıldıkları ve ele geçirdikleri yeni topraklarda kendi merkezlerindekine benzeyen (onu kopyalayan) sistemler kurdular. Böylelikle kamu yönetimi ve ekonomi başta olmak üzere, Avrupa’daki sosyal yapılar dünyanın geri kalanına ihraç edildi.

Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi gibi devrimlerle beraber, Westfalya’nın ürünü olan teritoryal devlet (belirli sınırlar içinde, merkezi otorite kurmuş tek hükümet yönetimine dayalı devlet anlayışı) ulus (millet) konseptinin ana kimlik unsuru olmasıyla beraber, teritoryal ulus devlete dönüştü. Sömürgeciliğin sona ermesiyle beraber, eski kolonilerdeki yönetsel birimler de bağımsızlıklarını birbirleri ardına elde etmeye başladılar. Böylelikle, eski kolonyal bölgelerde de teritoryal devletler ulus devletleşme sürecine girdi. Wilson gibi idealist yöneticiler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını ön plana çıkartan programlar geliştirdiler. Bu programların ana unsuru, ulusların belirli sınırlar içinde kendi teritoryal devletlerine sahip olmalarıydı. Tarihin akışı da bu yöndeydi zaten. Çünkü Kuzey Amerika’da, Güney Amerika’da, Asya ve Afrika’da, Avrupa’nın doğusunda ve güney doğusunda, hep bu yönde gelişmeler olmaktaydı. İmparatorluklar çok uluslu yapılarından ötürü ister istemez bu sürecin kaybedeni olmaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu da bu bağlamda bir istisna değildi. Tek fakla, Osmanlı İmparatorluğu çokuluslu yapısının yanında, aynı zamanda yönetsel unsuru ve topraklarındaki yoğun Müslüman unsurlar bakımından diğer örneklerden farklılıklar arz ediyordu. Osmanlı topraklarındaki Müslümanlar asli unsurken, gayrı-Müslim unsurlar, Müslümanlarla eşit vatandaş olarak kabul edilmiyordu. Bu yaklaşımın modern vatandaşlık konseptine uygun olmadığını söylemek yanlış olmaz. Şöyle ki, modern ulus devletlerin temeli tüm vatandaşların yasalar önünde ve siyasi unsur olarak eşitliğine dayanmaktaydı. Ancak bu, Hristiyan kültürünün başat olduğu Batı toplumlarıyla, onların kolonilerinde yerleşmiş bir anlayıştı (kolonilerde çok daha geç gelişse de, dayanak noktası Batı politik kuram ve yaklaşımlarıydı). Oysa Osmanlı Devleti, Westfalya düzeninde coğrafi konumundan ötürü fiilen (de facto) yet almış da olsa, hukuken uluslararası hukuk ve vatandaşlık hukuku gibi hukuk alanlarının temeli, İslami hukuka dayandığından, Müslüman asli unsur ile gayri Müslim unsurlar arasında, birincisinin ikincisine oranla daha fazla hakka sahip olduğu bir yapı üzerine inşa olmuş durumdaydı. Bu nasıl değişecekti?

Bu değişimi yapmak zorunluydu. Çünkü İslam’ın (dar-ül İslam) dominant olduğu günler geride kalmıştı. Ve dünya 19. yüzyıl sonunda artık “dini-kültürel coğrafyalarla yapay olarak ayrılamayacak kadar” birleşmiş ve küreselleşmişti. Uluslararası sistem, bu dönemde artık fiilen 1648 Westfalya Barışı sonrasındaki teritoryal devlet anlayışının temelini oluşturduğu, devletler arasındaki formel eşitliğe dayanan bir yapıydı. Oysa İslam, gayrı-Müslim toplumların (ve devletlerinin) bir arada aynı uluslararası sistemde var olmasını kuramsal-teolojik alanda kabul etmemekteydi. Başka bir ifadeyle, İslami teolojiye dayanan bir İslam devleti için, gayrı-Müslim devletlerin varlığını eşitlik ilişkisi içinde kabul etmek (o devletleri tanımak) ve bunu bir statüko olarak görmek (olağanlaştırmak) mümkün değildi. İster istemez dar-ül İslam ve dar-ül Harp (İslami uluslararası ilişkilerin temeli), eşitler arası bir uluslararası sistemi olanaksızlaştırmaktaydı. İslam ülkeleri için iki olasılık vardı: ya eski antagonist sistemi devam ettirmek, ya da onu geçersiz kılacak bir reform yapmak. Birincisi olanaklı görünmüyordu. Çünkü bunu yapacak askeri ve ekonomik güç İslam dünyasında (ki en güçlü birim Osmanlı İmparatorluğu’ydu) 19. Yüzyıl sonu itibarıyla artık yoktu. Dolayısıyla, Müslüman olmayan devletlerle formel eşitliği kabul etmek, kalan tek pragmatik olasılıktı. Öyle de oldu.

Sekülerleşme İslami coğrafyalara yabancı bir olguydu

Güçler arası ilişkiler bakımından diğer devletlerle eşitlik kabul edilse de, temel teolojik alan ve tarihsel söylemin beraberinde getirdiği hikaye, bu fiili eşitliğin, sürekli bir statüko olarak kabul görmesine engeldi. Çünkü İslam, İslami devletlerde hukukun ve yönetimin temelini oluşturuyordu. Diğer bir ifadeyle, Westfalya’da 1648’de ortaya çıkan sekülerleşme (Kilisenin devletin alanı dışına itilmesi ve kamusal alanın laikleştirilmesi-rasyonelleştirilmesi) İslami coğrafyalara yabancı bir olguydu. Bu nedenle, İslam ülkelerinde devleti yönetenler fiili eşitlik ilkesi gereği Müslüman olmayan devletlerle diplomatik ilişkiler kurarken ve işbirliği alanlarını geliştirirken, bir taraftan da her daim bir Batı şüpheciliği, Batı düşmanlığı, geri kalmışlıktan kaynaklı bir aşağılık kompleksi, toplumsal sorunların temelinde Batı ülkelerinin etkilerini merkezi konumda gören komplo teorileri, İslamcı akımların ana ideolojik kaynaklarından biriydi. İslamcılık ideolojisi, İslamcılarca bu nedenle daima “gerçek Müslümanlık” olarak ele alınırken, kendileri gibi düşünmeyen ve fiili reforma uygun olarak Müslüman olmayanları eşit görerek siyasi ve ticari ilişkiler kuranları “mankurtlukla” suçladılar. İslami toplumlarda meydana gelen bilimsel, teknolojik, sanatsal, kültürel ve toplumsal ilişkilerde Batı etkisini dejenerasyon olarak algıladılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nda reform sürecinin başlangıcı, askeri mağlubiyetlere dayanır. İslamcılık ideolojisinin temelleri, Osmanlıların Tanzimat’la beraber kültürel benliklerini kaybetmeye başladıkları varsayımına dayanır. Esasında kültürel etki, karşısındakini eşit olarak görmek durumunda olan siyasi üst yapının yaptığı reformlar sonrasında kaçınılmazdı. Şerif Mardin, İslamcıların, Tanzimat’ın “gizli olarak inkâr ettiği ‘şeriatın değerlerini’ tekrar Osmanlı toplumuna getirmek” olarak özetler. Yani diğer bir ifadeyle, Tanzimat esasında üstü örtülü de olsa, var olan teolojik temelleri değiştirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya uluslararası sistemine sokmuş, daha doğrusu zaten Avrupa sisteminin fiili olarak parçası olan Osmanlı’yı, sosyolojik olarak da bu sistemle kaynaştırmıştır. Artık Hristiyan ülkeleri fethedemeyecek kadar zayıflayan Osmanlı, var oluşunu sağlayabilmek için güçlünün kurallarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Ama bu durum, tepkisel olarak İslamcıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslamcıların bu var olan eşitsizlik ilişlisine nasıl bir çözüm geliştirecekleri meçhuldür. Bu İslamcıların bugün de bir türlü işin içinden çıkamadıkları bir konudur. Mesela, faizin yasak olduğu İslam dünyası, faizin doğan olarak kabul edildiği küresel ekonomik sistemde fiilen faiz uygulamaktadır. Yani fiiliyatta İslami bankaların “katılım ortaklığı kar oranları” da mevcut faizlerle aynı oranda olmakta, kavramsal bir kurnazlıkla işin içinden çıkılıyormuş gibi yapılsa da, esasında hiçbir şey değişmemektedir. Küresel siyasi ve ekonomik sistem, küreselleşen dünyada İslam toplumlarını da belirlemektedir. Tıpkı 1648 Westfalya düzeninin bugünkü 200 devletli uluslararası modeli empoze etmesi gibi.

İslam ülkelerinin bu durumu, biraz da kuramda ve tarihsel pratikte küresel devrimle Lenin’in “tek ülkede devrim” konseptleri arasındaki farka benziyor. 1917 devrimiyle, Sovyetler kurulurken, Lenin Marksist teoriyi ister istemez dünya gerçeklerine göre dönüştürerek bir reform yapıyor ve enternastonel küresel devrim yerine, sınırlı bir coğrafyada devrimi gerçekleştiriyor. İslam dünyası da 19. Yüzyılda, dar-ül-İslam konseptinden fiilen vaz geçerek, dar-ül harp ülkeleriyle artık “eşit” olduğunu kabullenmek durumunda kalıyor. İslam kaynaklarındaki ve pratiğindeki İslam Halifeliği denen tek ve kapsayıcı İslam devleti idealinin terk edilmesi ve reel politik duruma uyum, bu “reformu” zorlayarak kabul ettiriyor. Bu, habis bir latent Batı düşmanlığıyla beraber, İslamcıların İslamcı olmayan Müslümanları Müslüman olarak kabul etmemesi görüngüsünü beraberinde getiriyor. Bu nedenle AKP tabanı Milli Görüşçüler kendilerini “Müslümanlar” olarak niteliyor. Diğerleri, reformcu oldukları için “Müslüman olamazlar” çünkü.

İslamcılık bu nedenle daima bir reaksiyoner ideoloji olarak kalacak. Daima içinde öfke ve kin barındıracak. Ötekileştirecek ve şiddete eğilim gösterecek. Yapılan fiili reformların toplumsal seviyede kabul görmesine karşı aksiyonlar içinde olacak. Pragmatizmin gerçek bir diyalog ve ortak varoluşa evrilmesine engel olmak için çalışacak. Ötekinin kendisiyle eşit olamayacağını ileri sürecek. Dini şovenizm yaparak diğer dini ve kültürel bölge ve toplumları kendi boyunduruğu altına almaya çalışacak. Ve devamlı takıyye yapacak.

İslamcılık İslam’ın içinde olan bir unsur olması nedeniyle İslam’ın bir parçası olarak algılanmalı. İslam’ın içinde, teolojik arka planında var olan İslamcılık – İslam’ın 1300 yıl öncesinin siyasi yansıması – var ve bu ayıklanmalı. Eğer bu ayıklanmazsa erozyon sürecek. Erozyonun sonu, sosyolojik erimeyi ve yok oluşu beraberinde getirebilir. Dinler sosyolojik varlıklar olarak, hayatlarına devam etmek (var oluşlarını sürekli kılmak) istiyorlarsa, mutlaka içinde bulundukları koşullara uyum sağlamalıdır. İslamcılık İslam’ın içinde potansiyel olarak olan ve reformla ayıklanması gereken, tarihsel olarak işlevi kalmamış, teoloji ile doğrudan alakalı olmayan, sosyolojik, politik ve ekonomik alana giren her şeyi kapsıyor. Reform burada oldu, burada olmaya devam etmesi gerekiyor. Bu bir tercih değil, bir zorunluluk. Güç/iktidar ilişkileri alanının tümünü kapsayacak bir kapsamlı reform (cinsiyetler arası düzlem, siyaset, kamu yönetimi, ekonomi vs. de dâhil) gerekli. İslamcılarla araya mesafe koymanın tek yolu bu çünkü.

1 YORUM

  1. Cok guzel bir ozetleme Mehmet beye tesekkurler. Bu guzel yazıya itiraz mahiyetinde degil ana fikrini destekleme mahiyetinde ( Cunku benim yazar kadar bilgi birikimim yok bu konuda bu yazıdan modern devlet tarihi konusunda cok istifade ettim) soyleyecegim su mesele var. Bir kere peygamberimizin AS ogrettigine dayanarak sunu soyleyebilirim. Islam devleti veya devlet islami diye bir sey yoktur, belki muslumanların devleti vardır devlet adalet niteligi tasıdığı olcude islama uygun olur yani tam hukuk normlarına gore islerse. Dolayısı ile siyasal islam diye bir sey aldatmacadan ibaret ici boş birşeydir. Muhtemelen bu sloganın alıcısının cok olmasından dolayı pazara surulmuştur. Bunu neye dayanarak soyluyorum, Dinin allaha cagrı oldugu gercegine gore, allaha cagrılan sey de ınsandır, devlet degil.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin