Oruç Kamyonu!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Çok uzundu Ramazan günleri ben çocukken.

Uzun ve sıcak…

Yılın en uzun günlerini, ülkenin en sıcak yerinde yaşayarak, ilk bilinçli Ramazan’ını karşılayan çocuklar anlayabilir ancak anlatmak istediklerimi.

İkram edenin ancak ‘su kadar aziz’ olduğu beldelerde aç ve -özellikle- susuz kalmak her babayiğidin harcı değilken, aklı daha yeni yeni dünyayı algılamaya başlamış minik bedenlerin yaşayacağı tecrübenin cesameti karşısında şimdi bile ürperiyorum.

Çocuksundur, küçücük… 

Hayata dair dilimlemeler, günü kurgulamalar yoktur sende büyükler gibi. Bilirsiniz işte büyükler Ramazan’da iftara, teravihe, sahura göre düzenler günlerini. ‘İftardan şu kadar vakit önce, teravihe yetişmek için şu zaman’ falan filan… Çocuğun böyle bir lüksü de, açıkçası düşüncesi de yoktur. Çocuktur o, onun için deneyimlerin en heyecan verenidir ilk sahur.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Uykunun o en muhteşem haz veren anında, annenin şefkatle karışık dürtmeleriyle gelinir rüya ülkesinin kıyılarına ve tatlı bir düşüşle hayata inilir. Karmaşıktır ertesi gün hatırlanacaklar. Büyüklerin aferinli bakışları, şefkatle yoğrulmuş, ‘Çocuğun uykusunu böldük, seneye mi tutmaya başlasaydı’ serzenişleriyle oturulan sofralar.

Çay gündüz içilen çay değildir sanki, akşamdan kalma tekrar ısıtılan pilavda da bir tuhaflık, doğrusu hoşluk vardır. Rahmet meleğinin üflediği o mayhoşluk vardır pirinç tanelerinde. İmsak vaktine doğru büyüyen heyecan. ‘Hadi oğlum bir lokma daha, biraz da su… İyi yemezsen zorlanırsın, hele suyu bol bol iç ki dayanabilesin!’

Uyku ile uyanıklık arasında gerçek üstü bir ülkede gezinir gibi gezinir çocuklar sahur sofralarında. Sonrası yine uykunun anne şefkati kadar tatlı kollarına koşulur. 

Öğlene kadar hissettirmez ki kendini oruç.

Sonrası esas macera!

Hani bazı anlar vardır ya, vakit geçmez. Saniyeler, dakikalar daha uzun gelir insana. Akrep ile yelkovan vuslatı mümkün olmayan iki âşık gibi birbirinden uzaklaştıkça uzaklaşır. Bir süre sonra anlarsınız ki, zamanı hesapladıkça daha da ağırlaşıyor her şey. Vakit uzuyor, açlık-susuzluk ‘ben buradayım, tam içinde’ diye sesleniyor derinlerden.

En iyisi zamanı unutmak… Bir çocuk için zamanı unutmanın diğer adıdır oyun. Oyun oynamak lazım, vakti seyyar bir lunaparkta bozuk para gibi harcamak için!

Nedendir bilmem; sanki biz çocukken daha çok vardı oyun alanı. Belki de her yeri oyun alanına çevirmekte mahirdi bizim nesil. Hele de metruk binalar, viraneler. Üstü açık bir sinema vardı; iki bina arasında kalınca gösterim makinesini alıp gitmişti sanırım sahibi. Biz çocuklara bırakmıştı iktidarı. Futbol için şahane bir tesis, saklambaç için muhteşem odalar. Ya acelesi ya da paraya ihtiyacı yoktu ki sahibinin, o işlek yerdeki metruk açık hava sinemasında yıllar boyu oynadık.

Sonra yanmış ya da yaptığı bir kaza sonucu o hale gelmiş bir kamyon getirip bıraktılar o alana. Önceleri çok bozulduk; ama bir süre sonra kamyon olmuştu oyun alanımız.

Bakın anlatırken bile oyunu, orucu unuttum; varın yaşarkenki verdiği unutkanlığı siz hesaplayın.

Kamyon yıllarca orada kaldı. O eskidikçe biz büyüdük. Ve bizden biri oldu bir süre sonra. Onu alıp götürdüklerinde ise biz zaten onun farkına varamayacak kadar büyümüştük.

Çocuksu bir hırçınlık ve hoyratlıkla o demir yığınını kısa süre içinde iskelete çevirmeyi başarmıştık aslında. Göstergeleri olmayan ön paneli gözleri oyuk masal kahramanları gibi gösteriyordu onu. Vites kolu birkaç gün içinde uçtu gitti, yerine bir sopa koyardı sürüş zevki yerinde olanımız.

Ancak nasıl bir kamyonmuş ki, yıllarca direksiyonuna bir zarar veremedik. Biz çevirdikçe o döndü, biz zorladıkça o direndi.

Saat öğlenden sonra 3 dedi mi, tükeniş ve sabırsızlık başlıyordu çocuk bedenlerinde. Güneş, imtihanın şartlarını ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyordu.

İşte bu en dayanılmaz, en tükenilen zamanlarda imdada o terk edilmiş yazlık sinema yetişirdi. Ve o çağla yeşili kamyon. Sıcağın olmayan camlarından daha bir merhametsizce yüzümüzü yalamasına inat, o hurda kamyonumuza atladığımız an zamanın hızla aktığı, serin rüzgarların saçlarımızı salladığı gölgeliklere giderdik.

Arsa metruk, kamyon köhne ve hurdaydı; ama zaman ve mekanı aşıp küçük çocukları ilk Ramazanlarında iftara yetiştiriyordu işte.

Mucize bu olsa gerek!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin