Nebevî bir uygulama: Zimmetleme

REŞİT HAYLAMAZ

Medîne’ye göçenlerin o günkü kardeşinin hangi Ensâr olduğunu anlatan kaynaklar, aynı zamanda başka bir konunun kapısını da aralar mahiyettedir; zira konu anlatılırken çoğunda, “Mekke’deki kardeşi de falandı” şeklinde bir ayrıntı söz konusudur.  

Demek ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları birbirleriyle eşleştirmiş ve ilk günden itibaren zor günleri birlikte aşabilecekleri zeminler oluşturmuştur. 

Eski günleriyle ilgili olarak Hazreti Üsâme’nin (radıyallahu anh) kendisine sorduğu bir soruyu cevaplarken Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “zimmet” kelimesini kullanmakta ve uzun uzadıya anlattığı o günkü süreci, “İmkanı olmayan bir veya iki kişiyi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), elinde imkanı olan güçlü birisine zimmetlerdi!” bilgisini vermektedir. Hatta, isimlerini vermese bile bu zimmetleme işinde eniştesi Saîd İbn-i Zeyd’e de iki kişiyi zimmetlediği bilgisini vermektedir. 

Ashâb-ı Kirâm arasından Cüneyd İbn-i Sebu’ (radıyallahu anh), iş işten geçtikten sonra eski günleri anlatırken, “Biz, ikisi kadın dokuz kişiydik!” bilgisini vermektedir.

Kur’ân’ın açık beyanlarına bakıldığında bu bilginin, genel durumu yansıtmadığı anlaşılmaktadır. Zira, o günü anlatırken Kur’ân, “Şayet orada, kimliklerini bilmediğiniz için zarar vereceğiniz ve verdiğiniz zarardan dolayı da zor durumda kalacağınız mü’min erkekler ve mü’mine kadınlar olmasaydı, Allah (celle celâluhû) ellerinizi birbirinizden çekmez ve savaşmanıza da engel olmazdı!” (Fetih Sûresi 48/25) demektedir. 

Söz konusu âyet, Hudeybiye’den bahsetmektedir ve bahsi edilen muhataplar, şüphesiz Mekkelilerdir. 

Demek ki hicret sonrasında Mekke’de, hâlâ hayatiyetlerini devam ettiren kadın-erkek mü’minler vardır.   

Bu durumda Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), daha ilk dakikadan itibaren “Yeterki sulha ‘evet’ desinler, ben her türlü şartı kabul ederim!” cümlesi daha farklı bir anlam ifade etmektedir. 

Aslında bu, bir manada karşı tarafa koz vermek demektir; niyetinizi bu netlikle bildiklerinde, istemeyeceklerini de talep ederler!

Ancak, ortada bilmediğimiz bir durum var demektir ve buna göre onlar ne türlü şart ileri sürerlerse sürsünler, anlaşma ile gelecek olanın hayrı hepsinden büyük olacaktır!

HUDEYBİYE’NİN HİKMETİ

İşin sırrı, Hazreti Osmân’ı elçi olarak Mekke’ye gönderirken gün yüzüne çıkmaktadır; en yakınındaki insanların bile bilmediği isimleri O’na söylemiş ve kapı kapı dolaşarak dişlerini biraz daha sıkmalarını haber vermesini, çok geçmeden Allah’ın onları da bu sıkıntılardan kurtaracağı müjdesini kendilerine ulaştırmasını istemiştir. 

Bu Nebevî duruşun arkasındaki niyeti fark eden bazı âlimler, “Şayet Hudeybiye’de bu duruş söz konusu olmasaydı, farkına varmadan mü’min mü’mini öldürecekti!” tespitinde bulunmuştur.

Üstelik, âyette bildirilen kadın ve erkekler, üst sınırı belli olmamakla birlikte en az üçer kişi olmalıdır. Zira Arapça’da çoğulun en azı üçtür ve bu durum, Hazreti Cüneyd’in ifadeleriyle örtüşmemektedir.

Sahâbe yalan söylemeyeceğine göre burada başka bir ayrıntı olmalıdır. 

Konuya açıklık getirmesi bakımından başka bir Sahâbî’nin, yine o günleri anlatırken, “Biz, dokuz kadın, üç kişiydik!” şeklindeki ifadelerine bakıldığında burada, hem erkek hem de kadınların çoğul olarak zikredildikleri görülmektedir. Ancak bu, o günkü toplum yapısını yansıtmayan bir durumdur; zira kadınların perde arkasında ve duvarların gerisinde hayatlarını devam ettirdikleri bir toplumda erkek nüfusun üç katı kadar yekûn teşkil etmesi makul durmamaktadır. 

Hâlâ adını bilmediğimiz bu Sahâbî’nin de yalan söyleme ihtimali yoktur.

Anlaşılan o ki ifrit günlerini yaşayan Mekke’nin kasvetli havasında Sahâbe, hadisenin bütününe muttali olamamış ve sadece kendi etrafında olup bitenlerin şahidi olabilmiştir. Daha farklı bir ifade ile Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kimi kimlere zimmetlemişse, onlar sadece etrafındaki insanlardan haberdar olabilmişler, Mekke’nin diğer yerlerinde nelerin olup bittiğine muttali olamamışlardır!

Anlaşılan, Mekke’nin sıkıntıları, tesis edilen bu kardeşlik, bu muâhât ve bu zimmetleme ile aşılmıştır.

Demek ki şartları itibariyle her dakikası ayrı bir mihnet, her ânı çile dolu çetin günleri aşabilmek için insanı insana zimmetleme, Nebevî bir çıkış yoludur! 

Ne diyelim?

O’nun ümmeti olarak bizim en büyük hatamız, Allah Resûlü’nü mabede hapsetmek oldu! 

Evet, mabed vardır ve Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’nin hayatının merkezinde durmaktadır; ancak anlaşılan o ki hayat, sadece mabetten ibaret değildir!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin