Müttefiklerimizle ‘frenemy’ dönemi de sona eriyor

ABD zırhlıları Suriye sınırımızda yığınak yaptı.

Siz hiç sahada birbirlerine karşı savaştığı halde “dost ve müttefik”miş gibi görünmeye çalışan iki ülke gördünüz mü? Sürekli birbirlerinin ayaklarına çelme takan, birbirlerinin müttefiklerini vuran, birbirlerinin hasımlarını en ağır silahlarla donatan, birinin hedeflediğini ötekinin sürekli engellemeye çalıştığı bir dostluk, bir müttefiklik ilişkisi olabilir mi?

Ulusal çıkarları ve ülkenin milli güvenliğini ilgilendiren en kritik konuları bile şahsi siyasi hesaplarının aracına dönüştüren Erdoğan, aynı saiklerle içeride tüm devlet mekanizmalarının kimyasını alt üst ederken, dışarıda ise çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Türkiye’nin acı bedeller ödemek pahasına edindiği en az 150 yıllık tecrübeye dayalı müesses ilişkiler sistemini berhava ediyor. Kasten ve bilerek, bu birikimin şekillendirdiği uzun erimli stratejik tercihlerin ve genel kabul görmüş uluslararası yönelimlerin zıddına bir yolda yürüyor.

TÜM ULUSLARARASI MÜESSES İLİŞKİLERİ TEAMMÜDEN DİNAMİTLİYOR

müttefik 1

Erdoğan, türlü badirelerden ve karşılıklı güven testlerinden geçerek küresel düzenin tamamlayıcı bir parçası haline gelmiş Türkiye’nin uluslararası müesses ilişkilerini teammüden dinamitliyor. Bilinçli bir demokratik tercihe ve rasyonel bir stratejik vizyona dayalı bu ilişkilerin, çerçevesi içerisine oturduğu demokratik ilke, norm ve değerleri yok ediyor. Demokrasi, hukuk devleti, hak ve özgürlükler gibi Türkiye’yi medeni dünyaya bağlayan değer eksenli tüm köprüleri uçuran Erdoğan, yine de sırtında basınç yapan suç portföyü ile aradığı huzura bir türlü erişemiyor. Bu yükle kendisi için büyük bir tehlike gördüğü Türkiye’nin Batılı demokrasilerle arasındaki tüm kurumsal ve hukuksal köprüleri uçurma ihtiyacı duyuyor.

Belli ki mecburiyetten, çok büyük ve çok tehlikeli oynuyor. Bir zamanların Saddam Hüseyin’i gibi hiçbir maddi dayanağı olmayan kof kabadayılığa, şantaja, tehdide, çirkefleşmeye, çamurlaşmaya dayalı kirli pazarlıklara, daha baştan sonu çıkmaz gözüken maceralara büyük bir stratejiymiş gibi dört elle sarılıyor. Sistematik bir şekilde Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile 70 yıllık müesses dostluğunun temellerini sarsarken, ülkenin karşılıklı çıkara dayalı seviyeli bir ilişki içerisinde olduğu Rusya ile münasebetleri de ifrat-tefrit gel-gitleriyle güvenilmezlik batağına sürüklüyor.  

EFTEN PÜFTEN ZAFERLERİ TÜRKİYE’Yİ DRAMATİK BİR SONA HAZIRLIYOR

müttefik 2Tüm ahmakların ortak karakteri olan “âlemin tek akıllısı sadece kendisi”ymiş gibi pervasızca hareket ediyor. Hiçbir stratejik mantığa dayanmayan gel-gitli bir macerayla ülkeyi uçuruma götürüyor. Zafer ve fetih olarak gördüğü Kuveyt işgali nasıl ki Saddam Hüseyin rejimi için dramatik bir sonun başlangıcı olduysa Erdoğan’ın, büyük mü büyük gösterdiği eften püften zaferleri de Türkiye’yi dramatik bir sona hazırlıyor.  

Sadece son iki haftada yaşananlar bile Türkiye ile demokratik medeni dünya arasında uçurumun nasıl açıldığını gözler önüne seriyor. Türkiye bir taraftan onur kırıcı bir şekilde AKPM kararıyla kurucusu olduğu Avrupa Konseyi’nin yeniden tarassudu altına alınırken, AB ile kurumsal, 28 AB ülkesiyle ise ikili ilişkilerinde tarihinin belki de en sıkıntılı dönemini yaşıyor. Türkiye’nin AB’yle fiilen dondurulmuş üyelik müzakerelerinin resmen iptal edilmesi gerektiğini söylemeyen neredeyse Avrupa lideri kalmadı. Başta Suriyeli mülteciler sorunu olmak üzere bazı pratik mevzulardan dolayı bu görüşün hayata geçirilmesinde tereddütler yaşanması, tam teşekküllü bir diktaya sapan Türkiye ile müzakerelerin dondurulmasında Avrupa’da herkesin hemfikir olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  

TÜRKİYE, MÜTTEFİKLERİNE DÜŞMAN NAZARIYLA BAKIYOR

Türkiye’nin Batı’ya olan sosyo-politik aidiyetini temsil eden Avrupa Konseyi ve AB ile ilişkilerindeki vahim durum ortadayken askeri aidiyetinin kurumsal altyapısını oluşturan NATO üyeliği bile sıklıkla tartışma konusu ediliyor. NATO’nun üzerine oturtulduğu evrensel demokratik ilke ve değerlerden ihlal etmedik hiçbirini bırakmayan Erdoğan rejimi, Türkiye hala ittifak içerisinde iken bile müttefiklerine bir düşman gibi bakıyor ve öyle davranıyor. Erdoğan’ın dilinden düşürmediği Batı karşıtı düşmanca söylemlerden ve Ortadoğu’daki radikal terör örgütleriyle geliştirdiği alengirli ilişkilerden NATO da fazlasıyla nasibini alıyor.

Yıllar içerisinde defalarca test edilen ve karşılıklı güvene dayanan Türkiye’nin ABD ile olan siyasi ve askeri ilişkilerini de Erdoğan rejimi büyük risk altına sokmuş durumda. Ne yaptığını bilmeyen ihtiraslı bir oyuncu görüntüsü veren Erdoğan sultasındaki Türkiye’nin kısa aralıklarla sert tornistanlar yaptığı sorunlu alanlardan birini de ABD ile olan ilişkileri oluşturuyor. 2014 Ekim’inde “Kobani düştü düşüyor” deyip meydanlarda sevinç çığlıkları atarak Kobani’yi tehdit eden IŞİD ile duygudaşlığını saklama ihtiyacı bile duymayan Erdoğan’ın dönemin ABD Başkanı Obama’dan gelen bir telefonla Kobani duruşunun nasıl 180 derece tersine döndüğünü dün gibi hatırlıyoruz.

GİDERKEN AYRI TELDEN, GELİRKEN AYRI TELDEN

müttefik 3O tarihlerde bir Afganistan gezisine gidiş yolu üzerinde yaptığı ve Türkiye’nin neden Kobani’ye yardım gönderilmesine engel olması gerektiğine dair açıklamaları ertesi gün bütün havuz medyası ile birlikte Erdoğan’ın hık deyicisi İbrahim Kalın imzasıyla Wall Street Journal gazatesinde de yer almıştı. Sorun şu ki, o arada Erdoğan Obama ile görüşmüş, fikrini tamamen değiştirmiş ve giderken söylediklerinin tam tersi bir politikaya çoktan yönelmişti.

Giderken söyledikleri o günün havuz gazetelerinde hala manşet ve WSJ’de yazıyken, aynı Erdoğan şimdi Kobani’yi IŞİD’e karşı savunan PYD/YPG’ye Peşmerge yardımı ulaştırılmasını kendisinin teklif ettiğini söylüyordu. Kendi ifadelerinden oluşan havuz medyası manşetlerinin daha mürekkebi kurumadan, hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günü yüzlerce Peşmerge’den oluşan motorize bir güç, Kürdistan ve PKK bayrakları eşliğindeki coşkulu bir şovla, Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye geçmişti. Erdoğan belki gel-gitli hey heyli bir gününü daha kurtarmıştı ama Türkiye’nin nasıl öngörülemez, güvenilemez bir el tarafından yönetildiğini de bir kez daha tüm dünyanın gözleri önüne sermişti.

Kürtlerin en tabii demokratik, insani hak ve özgürlüklerini pazarlık ederek meşrulaştırdığı terör örgütü PKK’ya, Suriye’de yapılanması için gerekli zamanı kazandıran Erdoğan’ın bugün PYD/YPG’den şikâyet etmesi kadar büyük bir ikiyüzlülük olamaz. Bugün ortada bir PYD/YPG (ve şimdilerde Suriye Demokratik Güçleri – SDG) varsa varlığını büyük ölçüde, bütün stratejisi kendi siyasi menfaatlerini korumak ve şahsi ihtiraslarını gerçekleştirmek olan Erdoğan’a borçludur.

ERDOĞAN’IN TÜM HAMLELERİ IŞİD’İN İŞİNE GELECEK ŞEKİLDE

Ortadoğu’nun kaygan zeminine sürüklediği Türkiye’yi de bilfiil Ortadoğulaştıran Erdoğan, bugünlerde çok farklı bir telden çalıyor. Önce Rusya’nın, akabinde ABD’nin sahaya inmesiyle IŞİD’in mevzi kaybederek gerilemesinden rahatsız olduğunu gizleme ihtiyacı bile duymayan Erdoğan, Türkiye şeklen IŞİD karşıtı koalisyonda yer almasına rağmen, Suriye’deki tüm hamlelerini IŞİD’in işine gelecek şekilde şekillendirdi. 2014 yazında IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi sırasındaki Ankara’nın ikircikli tavrından tutun da, IŞİD’in özellikle sınır bölgelerindeki her kaybından Erdoğan yönetiminin paniğe kapıldığı hissedildi. Bugün ise Erdoğan, ahmakça politikaları yüzünden, hem Rusya’yı, hem de ABD’yi Türkiye’ye karşı PYD/YPG/SDG’yi tercih ederek destekler hale getirmeyi başardı.

Son birkaç yıldır Erdoğan ve ekürileri sıklıkla meydanlarda, ekranlarda ABD’ye çağrıda bulunup “bizi mi yoksa PYD/YPG’yi tercih ediyorsun, artık karar ver” diye seslenmişti. Gelinen noktada Batı ve ABD’nin, hatta Rusya’nın belki Türkiye’ye değil ama Erdoğan’a PYD/YPG/SGD’yi tercih ettikleri o kadar aşikar ki. Öyle ki, Rakka yolunda stratejik Tabka kasabasını ele geçirmek için IŞİD’le ölümüne savaşan PKK uzantısı Kürt güçlerini Türkiye’nin saldırılarından korumak için ABD askerleri Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca devriye gezer hale geldi.

Sahada doğrudan karşı karşıya gelmekle birlikte Amerikan ve Türk askerleri henüz sıcak bir çatışmaya girmiş değil. Ankara’yı yönetenlerin ahmaklık düzeyi bu seviyede devam ederse korkarım ki önümüzdeki günlerde onu bile görebiliriz. Zaten bugün ABD’nin silahlandırdığı PYD/YPG, bu silahları dönüp PKK ile paylaşıyor ve onların eliyle Türk askerine karşı kurşuna dönüşüyor. Buna karşılık IŞİD’e verilen Türkiye yapımı silah ve mühimmatlar da ABD askerlerine ve ABD’nin donattığı Kürt savaşçıları hedef alıyor. Yani doğrudan olmasa da ABD ile Suriye’de dolaylı bir savaşa girilmiş durumda. ABD, (Rusya ile birlikte) Rakka’nın düşürülmesi için, şimdilerde SGD adını verdiği, PYD/YPG’ye kol kanat gererken Türkiye’nin Kürt güçlerini hedef alan her hareketini Tabka’da zorlanan, Rakka’yı elinde tutan IŞİD’e açık bir destek olarak görüyor.

İKİRCİKLİ ‘FRENEMY’ DÖNEMİNİ BİLE ARAR HALE GELEBİLİRİZ

Başta ABD olmak üzere birçok NATO üyesi ülke, Erdoğan’ın radikal İslamcı söylem ve politikalarından ve Suriye ile Irak’taki radikal İslamcı terör gruplarına verdiği açık veya örtülü desteklerden dolayı Türkiye’yi zaten uzun zamandır dost görünümlü düşman (frenemy) olarak değerlendiriyordu. Bugün gelinen noktada bu ikircikli ve oksimoron yaklaşımın bile geride kalma riskiyle karşı karşıyayız. ABD ve Türk askerinin sahada karşı karşıya gelme riski gün be gün daha da artıyor. Bu ise sadece Türkiye’nin başına büyük bir bela açmakla kalmayıp, tetikleyeceği jeo-politik tektonik depremlerle tüm dünyayı ateşe atma riski taşıyor.

Demokratik ülkelerde devlet ajansı olmaz. Varsa da yayınları tamamen özerktir. Bugünkü Türkiye gibi diktatörlük rejimlerinde ise tüm medya ile birlikte devlet ajansı da o dikatörlüğün sözücüsüdür. Bakın bakalın Erdoğan dikta rejiminin Anadolu Ajansı’ndaki şu başlıklar Türkiye ile ABD’nin dost iki müttefik olduğuna dair herhangi bir his uyandırıyor mu sizde? “ABD, PYD/PKK ortaklığıyla NATO anlaşmasını ihlal ediyor” (30.04.2017); “ABD’den ‘Suriye sınırındaki zırhlı Amerikan araçları’ açıklaması” (28.04.2017); “ABD ve PKK’dan Suriye’de ‘SDG’ oyunu” (27.04.2017);  “ABD, iyi değerlendiremezse Türkiye eksenini Rusya ve Çin’e kaydırır” (27.04.2017); “ABD, Marksist grupları tehdit olarak görmüyor” (27.04.2017); “PKK, DEAŞ bahanesiyle Sincar’ı kontrol etmek istiyor” (27.04.2017); “Terör saldırılarında ABD silahları” (26.04.2017); “Çelik’ten ABD’nin ‘endişeliyiz’ açıklamasına cevap” (26.04.2017); “ABD’den Sincar ve Karaçok açıklaması” (25.04.2017).

Şüphesiz ki, Erdoğan’ın, artık nasıl becerdiyse, Barzani’yi de yanına alarak giriştiği bu tehlikeli oyunu ABD ile yürüttüğü örtülü-açık ama mutlaka kirli Reza Zarrab pazarlığından bağımsız düşünemeyiz. Reza karşılığı Mehmetçiğin canını hiçe sayacak her türlü tavize açık olduğunu açıktan ifade eden Erdoğan’ın, istediğini alamaması durumunda ortalığı nasıl cehenneme çevirebileceğine dair olabileceklerin sadece küçük bir demosunu izliyoruz şu an. Erdoğan rejiminin bir taraftan ABD ile çatışmanın eşiğinde dolaşırken, diğer taraftan Rusya ile S-400 pazarlıkları yapması çok daha enteresan günlerin gelmekte olduğunun habercisi gibi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin