Mümtaz bir hak dostunun ardından

YORUM | Prof. Dr. MUHİTTİN AKGÜL

Ölüm, yepyeni bir başlangıçtır. Mihnet yurdundan, nimetlerle dolu vatan-i asliye bir adım daha yaklaşmadır. Gerçek sevgililerle buluşmanın bekleme salonudur. Ebediyete açılan koridordur. Ve şâirin ifadesiyle:

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?

Ölüme böylesine inanmamıza rağmen, yine de üzülürüz ölümler karşısında. Çünkü insanız. Örnek Nebi bile küçücük evladının vefatıyla dökmemiş miydi gözyaşlarını? Evet üzülür insan, annenin, babanın, kardeşin, komşunun ve candan sevilen bir dostun arkasından.

Eskiden dostu yakından tanıyabilmek için, aynı sofrayı paylaşmak, yolculuk etmek, alış-veriş yapmak gibi vesileleri sayarlardı. Ben bunlara şimdi bir başkasını, hem de en kaliteli arkadaş tanıma ortamını ekliyorum. Hapishanede aynı koğuş ya da hücreyi paylaşmak. Aynı koğuşta, aynı çilede, aynı çatının altında, her şeyinizle bir günü, bir ayı, bir yılı paylaşmak.

Böyle bir candan dostumu kaybettim dün denecek kadar yakın bir zamanda. Kendisini hapishanede tanıdığım, bir yıldan fazla aynı koğuşu ve acı-tatlı pek çok şeyimizi birbirimizle paylaştığımız bir dostumu. Onun için hem bir dua talebi olsun, hem de güzel insanların yaşadıkları güzellikler, arkadakilere bir yâd-ı cemil olsun kabilinden bir yazı bu.

Kendileri, 15 Temmuz tiyatrosunun merkezinde bulunuyordu. Merkezinde bulunması, tiyatroyu oynamasından değildi. Tiyatroyu oynadığı varsayılan kişinin kayınpederi olmasıydı tek suçu(!).

Bütün aile, gazete manşetlerinde, televizyon haberlerinde ve internet sitelerinde boy boy resimleriyle haber oluyordu. Masuniyet karinesi ve suçun şahsiliği prensibi gibi pekçok hukuk kuralı, ayaklar altına alınmıştı. Çünkü hukuk yoktu ve bütün haklar ayaklar altında çiğneniyordu.

Eşi, kendisi, damatları, kızları hatta baldızı bile hepsi hapiste, akraba olmanın cezasını beraberce çekiyordu. Geride küçücük torunlar kalmıştı. Uzun senelerden beri oturduğu şahsi evi bile mühürlenmiş, gözleri dönmüş caniler tarafından camları kırılmış, adeta yağmalanmış bir hale getirilmişti.

Normal bir insanın bu şartlarda çıldırması beklenirdi. Ancak o gayet sâkin, mütevekkil ve olanlara, Mevla’nın ezelde yazdığı kaderin, kazaya dönüşmesi olarak bakıyor ve bu şekilde inanıyordu.

Koğuşumuzun yaş itibariyle iki büyüğünden biriydi. Diğeri de oldukça edepli, sabırlı ve mütevekkil olan, yetmişin üzerindeki yaşıyla, şehrin en donanımlı hastanesi elinden gasbedilen Fazlı Şafak amcamızdı. Ve onu da geçen sene derin bir hüzünle ebediyete uğurlamıştık. Dün de bir başka insanlık ve edep âbidesini rahmet-i Rahman’a tevdi ettik.

Bu güzel insanın hatırımda kalan bazı özelliklerine kısaca dikkat çekmeğe çalışacağım. Zira o, bulunması ve görülmesi nâdirattan meziyetleri üzerinde cem etmiş ender şahsiyetlerden biriydi.

Karadeniz’den fakir bir aile olarak Akyazı’ya yerleşmişler, lise yıllarından itibaren gurbet ve İstanbul gibi büyük bir şehirde Tıp Fakültesi tahsili yapmış. İnanan insanların mumla arandığı bir dönemde dostum, namazını hiç aksatmamış, hem de cemaatle kılmaya özen göstermişti. Erzurum’dan gelen erenlerden kayınpeder, görünce âdeta Hz.Şuayb’ın (a.s.), damadı olacak Hz.Mûsa’daki (a.s.) potansiyeli farketmesi gibi, o mü’mince sîmadan tanımış onu. O yıllar, dinin ve dini değerlerin neredeyse dipte olduğu, çorak bir zaman dilimidir. Tıptaki bir talebenin, hem de yüksek bir şuurla camiye dost olması, normal bir şey değildir. Derken mesleği alınca, yerleşir yeniden memleketi olan Akyazı’ya.

Ulaşmadığı köy kalmamıştır civarda. Başı ağrıyan, dişi ağrıyan, karnı ağrıyan soluk alır onun yanında. Sadece gelmezler, bazen üşenmez ayaklarına kadar gider hastalarının. Çünkü bilir insanın, HAKK katında Ka’beden daha üstün olduğunu. Para mı? Önemli değildir onun için. Derdi, dindirmektir dertlilerin ıstırabını. Öyle yapar, durmaz, çalışır ve koşar. Sadece hekimlik mi? Elbette hayır. Aslında o, aynı zamanda bir infak kahramanıdır. Bulamazsa, mesleğine bakmadan toplar, ister ve gerekirse dilenir. Yeter ki muhtacın ihtiyacı giderilsin.

Dostumun asıl gönül bağının olduğu yer, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleriydi. Onun düşünce dünyasından, onun en yakın talebeleriyle hemhal olmuş, onlara şoförlük yapmış, sohbetlerini kaçırmamış ve Kur’ân Kursu hizmetinde de gece-gündüz nefes almadan hep koşturmuştu.

Kur’ân ve Kur’ân talebesi denince, akan sular dururdu onun için. İhtiyaç olur, ansızın isterler diye, oraya ait bir miktarı hep yedek akçe olarak tutarmış elinde. Bizatihi kendisi de talebeyle beraber olur, dinler, bakar, gözetir, kurslara yiyecekleri kendi eliyle ulaştırırmış.

Hapse düşünce, başta mensup olduğu cemaat olmak üzere, maalesef en yakınları bile irtibatı kestiler. Kardeşi Recep Yıldırım bile, bir kez olsun bu güzîde insanı aramadı, ziyaretine gelmedi, bir yetim gibi kalan ailenin fertlerini ziyaret etmedi. Zaman zaman kardeşinin bu tutumunu benimle paylaşır ve onun adına da üzüntülerini ifade ederdi. Dostum öyle bir tecrid ve dışlamaya maruz kalmıştı ki, insanlar korkularından selam veremiyor, hal hatırını tahliye olduktan sonra bile soramıyorlardı. Hapishane ziyaretlerinde bile, ailesinden gelenlerle kimse gözgöze gelmek ve yakınında durmak istemiyordu; tanışık olmanın getireceği kötü sonuçtan etkilenmemek adına. Zira yeni bir suç çeşidi üretilmişti. Yakın olma, akraba olma, arkadaş olma, aynı kurumda beraber çalışma ve bir kurumda aynı ya da yakın odaları paylaşmış olma.

Evet mübalağa gelmesin bu sizlere. Bana aylık gelen değerlendirme evraklarında bile: “Filanla arkadaş olma, falanın oda arkadaşının arkadaşı olma” suçlamaları(!) yer alıyordu.

Belki bizi de böyle bir arkadaş olmadan dolayı, dostumla aynı koğuşa bilinçli yerleştirmişlerdi. Koğuşta tanıdığım dostumu, çok sevmiştim. Kader-i ilahi hiç ummadığım bir mekânda, bu güzel insanla beni karşılaştırdı; binlerce yüzbinlerce hamd olsun O’na (cc). Aradaki yaş farkı ve o kadar derdin omuzlarına binmiş olmasına rağmen, kimseye mesafe koymaz, herkesle sanki ömürlük dostuymuş gibi oturur, sohbet eder, şakalar yapar, iç dünyasındaki hüzünlerin zerresini yansıtmadan pozitif enerji saçar ve tebessüm yüzünden hiç mi hiç eksik olmazdı.

Günler geçtikçe daha da yakından sevdik birbirimizi. Aslında dini bilgi açısından pekçok hocadan daha donanımlıydı. Kıraati düzgün, hatta zaman zaman imamlığa bile istemese de geçirirdik. Edep âbidesiydi. Hocaya saygıyı onda gördüm. Zaman zaman meyveyi keser, soyar ve benim odama kadar getirerek eliyle ikram ederdi.

İyi bir hafızaya sahipti. Hem epeyce bir şiir, hem nükteli anekdotlar, sözler, deyimler ve dualarla dolu bir birikime sahipti. Dini meselelerin, detaylarına kadar pekçok konuya da vâkıftı. Aynı zamanda şairdi. Diğer koğuşta yatan eşine ve kızına teselli mahiyetinde şiirler yazar ve bizimle paylaşırdı.

Burada istidrâdi olarak arzetmek isterim. Gerçek manada eş sevgisini ve hürmetini, çocuklara karşı babacan tavrı da yine güzel dostumda gördüm. Asrımızda yaşayan bir Peygamber vârisiydi. Bir gün, odama kadar lütuf buyurup geldi ve havaların çok soğuduğunu, muhterem eşinin ayaklarının çok üşüyeceğinden bahsederek hüngür hüngür ağlamıştı. Şimdiki nâdanlara ütopya gelecek bu anekdottan öğrenilecek çok şeyler vardır.

Dostum, aynı zamanda bir Kur’ân aşığıydı. Kendisi de okumakla beraber başkasından dinlemeye adeta can atardı. Namazların özellikle de sabah namazlarının uzunluğundan, îma yollu da olsa bir rahatsızlık hissettiğimde, kendisine artık kıldırmayacağımı ifade edince, sağdan girer soldan çıkar, ne eder bir yolunu bulur ve beni yine devam etme hususunda ikna ederdi. Özellikle de kıraatlerin uzun olmasını kendisi isterdi.

Yeniden tecvid ve kıraatini geliştirme isteğini bana iletince, hicap duydum. O yaşına ve çok da ihtiyacı olmamasına rağmen, uzun süre özel ders okuduk; ezberlerini yeniledi; eklemeler yaptı. “Kulaktan dolma öğrenmişim, geç kalmışım tecvidi bu kadar inceden öğrenmeye!” diyerek hep hayıflanırdı. Adeta bir çocuk heyecanıyla yanıma gelir, bugünkü dersimi tamamladım okuyayım mı Hocam?” derdi. Bazı küçük tashihler olunca da: “Hocam kendi başıma okurken doğru okuyorum ama senin yanında dilim tutuluyor!” der ve hiç alınganlık göstermezdi. Hapisten çıkarsam, torunlarıma da bu şekliyle öğreteceğim derdi. Gerçekten de tahliye olduktan sonra, torunlarıyla Kur’an okuduğunu, onları teşvik için başvurduğu yollardan bahsederdi.

Koğuşta, başkalarının sıkıntılarını paylaşan ve çözümler bulmaya çalışan tesellicilerin başında gelirdi. Kendisi teselliye muhtaç olmakla beraber, kendi derdini unutur, başkalarının derdini dert edinerek, acaba nasıl çözebiliriz fedakârlığında bulunurdu. Maddi sıkıntı yaşayan pek çok arkadaşımıza destek olma teklifinde de bulunacak kadar cömert ve diğergâm bir şahsiyetti. Kendisine bakınca, bulunduğu topluma hep iki üç beden fazla geldiğini düşünmüşümdür.

 

Küçük de olsa çıkan fikir ayrılıklarında, hemen devreye girer, bilgeliğini gösterir, samimi ve hakperestçe orta yolu bulurdu. Hatta odalarına gider, özel konuşur, yatıştırır ve sonunda da meseleyi tatlıya bağlardı. O kadar müşfik ve candan insanlarla konuşurdu ki, onun yanında zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdınız. Gönül zenginliği bana hep eski bir Arap atasözünü hatırlatır: ‘diku’d-dar yesa’u elfe sâdik (en dar bir mekân, bin dostu içine alır). Kıymetli dostumun gönlünün genişliğiyle doğru orantılı olarak dar koğuşumuz, bize Cennet âsâ bir mekân gibi geliyordu.

Ailesini, torunları da dâhil gerçek bir baba şefkatiyle sever, kendinden çok onları düşünür ve onlara üzülürdü. Onda aynı zamanda, eşe karşı gerçek sevgi ve vefayı gördüm. Zira eşini ve ancak sandalye ile hareket edebilecek bir durumda olmasına rağmen tutuklamış, tahliye ettikten sonra da, ayağında pranga, ev hapsine alma zulmünü revâ görmüşlerdi. Eşini düşünür ve “onun ayakları hassastır, üşür” üzüntüsünü dert edinirdi.

Torunlarının sadece maddi yönleri değil, daha çok babasız, annesiz ve dedesiz kalmalarından nâşi, öğrenmeleri ve almaları gereken güzellikleri alamayacaklarına iç çekerdi. Hapishaneden yazdığı mektuplarla onları motive eder, bu sıkıntılı günlerin mutlaka geçeceğini tembihler ve onlara hep sabrı aşılardı.

Hanımı ve yan koğuştaki kızıyla haftalık görüşmesi, tam bir zulüm göstergesiydi. Hakkı olmasına rağmen, görevliler bilerek ve kasden haftalarca görüşmeyi ayarlamaz, “bu hafta hakkınız yok, dışarıdakilerle ancak görüşebilirsiniz, iç görüş kaldırıldı” nevinden pekçok tutarsız gerekçeyle maksatlı olarak oyalayıp durmalarına rağmen, hiç mi hiç öfkelenmez, fevriliklere girmez, usulünce ve sabırla meseleyi görevlilere anlatmaya çalışır; anlamadıklarında da: “Nasip değilmiş!” der, hüzünle oturur kalırdı. Özlediğinde, çaldığı ıslıkla, yan koğuştaki kızıyla haberleşmenin verdiği sevinç, yüzünde görülürdü.

Koğuşta yemek ve bulaşık nöbetleşe yapılırdı. Ancak yaşları gereği birkaç istisnadan biriydi. Fakat hiç duramaz, hak geçer hassasiyetiyle salatayı yapar, masaya kaşıkları koyar, yardım edilecek ne varsa titizce gözlemleyerek her zaman nöbetçinin yanında olurdu. O yaşına rağmen müstağni davranır, samimi tekliflerimize rağmen çamaşırlarını vermez, hem de hassasiyetle kendi elleriyle yıkardı.

Haftada bir akşam yapılan Anadolu türküleri, ilahiler ve benzeri aktivitelerde, başköşede yerini alır, kendisi söyler, herkesi de işe katmaya çalışır ve koğuşa yeni, canlı ve farklı bir hava getirirdi.

Unutulan sünnetlerden teheccüd ve kuşluk namazları, hiç kaçırmadığı adetlerindendi. Tutulması sünnet olan Pazartesi-Perşembe oruçları, yaşına rağmen aksatmadığı güzelliklerindendi. Zaman zaman yaptığımız toplu dualarda gözlerimizi yaşartacak kadar tesirli bir duahân, beş tane tıp doktorunun bulunduğu koğuştaki informal seminerlerde tecrübeli bir hekim, toplu ve birebir sohbetlerde de hâzık bir psikolog gibi gönüllere inşirah verirdi.

Her görüş dönüşünde, Silivri’de tek başına bir hücrede kalan oğlunun, müjdeli rüyalarını paylaşır, koğuştakilere farklı pencereler açarak, ümitsizliğin kapısına kilit vurmaya çalışırdı. Hayata sürekli objektif bakar, en acı olayların bile hikmetlerinin olacağında hiç şüphe etmezdi.

Günlük bahçe yürüyüşlerinde evrâd u ezkârını yaparken o kadar hızlı yürürdü ki, arkasından baktığınızda bazen sanki başka bir mânevi boyuta geçtiği hissine kapılırdık. Lisanı, kalbi ve âzâlarıyla dörtbaşı mâmur bir zâkirdi benim güzel dostum. Diğer bir ifadeyle yüzüne baktığınızda size Allah’ı hatırlatan bir âbid idi. Vayha ki vayhâ, bu güzel insan terör suçlamasıyla, ilerleyen yaşına rağmen mahkûm edildi ve zaman zaman da konuşmaktan âciz bazı güdümlü gardiyan müsveddeleri tarafından rencide edildi.

Tahliye olduktan sonra ikimiz de çok istemiştik, oturalım, uzun uzun sohbet edelim, beraberce yemek yiyelim. Beni torunlarıyla tanıştırsın. Ancak bir iki defa kısa görüşmenin dışında yapamadık. Çünkü ikimizi de kendisini devlet zanneden şer şebekesinin görevlileri takip ediyordu. Ne telefonda rahat konuşabiliyor ne de birbirimizi ziyaret edebiliyorduk. Çünkü böyle bir şey yeni Türkiye’de suçtu. Suçun adı çoktan konulmuştu: “Yeniden yapılanma(!). Evet bazı şehirlerde bu adla suçtan(!), insanlar yeniden hapse alınmıştı. Devletin yerleştirdiği koğuşta tanıştığınız, samimi olduğunuz ve candan arkadaş olduğunuz biriyle dışarıda bu dostluğu devam ettirmenin adı: “YENİDEN YAPILANMA(!) olmuştu.

Ve Ramazan Ayı’nın başında, bir hastasına müdahale esnasında kendisine korona virüsü bulaştı. Bir aydan fazla yoğun bakımda kaldı; ebedi memleketine uçmak için bütün ağırlıklardan sıyrıldı ve HAKK’a yürüdü. Başta çok muhterem eşleri, kızları ve oğulları olmak üzere bütün ailesinin, yakınlarının ve sevenlerinin başı sağolsun. Evet bu değerli dost ve örnek insan, dört yıldır artık herkesin yakından tanıdığı Adil Öksüz’ün kayınpederi olmanın dışında, hiçbir suçu olmayan Dr. CEVAT YILDIRIM’dı. Rabb’im mekânını Firdevsi A’la eylesin ve onu, çok sevdiği ve müştâk olduğu Habib-i Edîbi’ne komşu eylesin.

5 YORUMLAR

  1. Vefat eden bu abimiz iyi bir insan olabilir, ama Adil öksüz nedeniyle hizmet üzerinde bu kadar töhmet varken bu yazıyı sitenize koymanizin dogru bir yaklaşım olduğuna inanmıyorum.

    • Sizin de bu yorumunuzla o zalim guruhtan ne farkınız var. Hani suçun şahsiliği. Nerede adalet nerede biz. Daha kendi içimizde bunu oturtmadan o adil olmayan mahkemelerden adalet bekliyoruz. Yazık ki ne yazık. Hocam yaşadığı tecrübeyi ilk ağızdan anlatmış. Bu yorumunuzla o mümtaz şahsiyeti de incittiniz. Helallik alabilir misiniz? Nasıl alırsınız? Çok zor.

  2. Amin, amin.. Allah razı olsun.. Ne güzel anlatmışsınız babamı.. Ağlayarak okudum.. Artık onu dünya gözüyle bir kez daha göremeyeceğim için çok müteessirim lakin öyle bir miras bıraktı ki çocuklarına, torunlarına, şahsi manevisi hep aramızda olacak.. İnşallah yaşadığı sıkıntıları geride bıraktı ve Rıza-i ilahiye erdi. Rabbim bizlere onun öğütlediği şekilde yaşamayı nasip etsin..

  3. Güzel insanlar güzel atlara binip gittiler. Ne kadar nahif ve hissi bir yazı gözyaşlarıyla okudum. Mekanı cennet olsun, kalanlara Allah sabr—ı cemil versin.

  4. Ancak bu kadar güzel anlatılırdı, ama bir o kadar eksikti Cevat amca için yazılanlar.. Aslan parçası evladı 15 Temmuzdan bu yana hücrede, nasipsizler, adaletsizler çökmüştü ailenin üzerine,onları tanımadan ölenler için bir eksikti Yıldırım ailesi.. Kardeşi eski Bld Bşk, eski vekil !! değermiydi bu vefasızlık ..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin