Mücerreb bir iksir

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Bedir esirleri arasında, Kureyş’in kudretli hatibi, sözü dinlenen usta şair Süheyl İbn-i Amr da vardı.

Başından beri diliyle ısıran Süheyl’i de esirler arasında gören Hazreti Ömer’e gün doğmuş gibiydi; ileri atıldı ve “Onu bana bırak yâ Resûlallah!” dedi. “Bırak da onun dişlerini sökeyim, dilini koparayım ki bir daha hiçbir yerde ve ebediyen Senin aleyhinde konuşamasın!”

Duyanların yüreğini ağzına getiren bir talepti bu! Resûlullah’ın sükûtu bile bu işin olması için yeterdi! Ancak Efendiler Efendisi aynı kanaatte değildi; zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), yaşatmak için gelmişti!

Yaşatma idealinin ne olduğunu öğretircesine Hazreti Ömer’e döndü ve “Bırak onu ey Ömer!” buyurdu. “Bırak ki gün gelir o da senin hoşuna giden işler yapar!”

Hiddetle yerinden kalkan Hazreti Ömer’e, yine kılıcını kınına koymak düşmüştü.

Günler geçti ama Süheyl’in duruşu değişmedi!

Gelişini görünce, “kolaycık” manasına gelen isminden mülhem işin kolaylaşacağına dair bir ümit doğsa da Hudeybiye’de direten, anlaşma metninden “Rahmân” ve “Rahîm”i çıkarmak için inat edip Resûlullah’ın unvanını sildirten de bu şahıs idi.

Bütün ısrarlara rağmen oğlu Ebû Cendel’i Hudeybiye’den söküp cendereye götüren de başkası değildi!

Azınlık bir grupla karşı çıkmak isteseler de gönüller fethi üzerine inşa edilen Mekke fethinde, güç yetiremeyeceklerini anlayınca o da kaçmıştı.

Kâbe’ye doğru ilerlerken Allah Resûlü’nün yanına, yıllarca işkence ettiği oğlu Abdullah geldi:

“Yâ Resûlallah!” diyordu. “Babam.. babam Süheyl için de emân verir misin?”

Yaşatmak için gelmişti ya:

“Evet” buyurdu. “Allah’ın emânıyla o da emîndir!”

Bir de iltifatı vardı:

“Süheyl gibi akıllı birisinin İslâm’a cahil kalması düşünülemez!”

Alacağını alan Hazreti Abdullah, sevinçle babasının peşinden giderken yanındakilere de diyeceği vardı:

“Bugün Süheyl de gelecek! Sakın ola ki o gelirken sizden herhangi birisi, dünü hatırlatan bir nazarla bakıp onu bakışlarıyla incitmesin!”

İşin başından beri yanında olanlar, zaten yanındaydı; önemli olan, yükü kin ve nefret olanlara karşı bakış idi!

Kaçanın peşine düşmüş, gelişine kırmızı halılar serercesine iltifat ediyordu!

Sonuç, beklediği gibi oldu.

Süheyl de geldi.

Bambaşka birisi olmuştu; gözü yaşlı, gönlü hüşyâr bir mü’mindi artık o!

Eski günlerine çok utanıyor, mübarek yüzlerine bakamıyordu!

Sabahlara kadar namaz kılıyor ve mazisine gözyaşı döküp gündüzlerini de oruçla geçiriyordu!

Yeniden doğumunun ikinci yılında, Medîne’den acı bir haber geldi; “Buldum!” derken kaybetmişti! 21 yılını yok etmek için sarf ettiği Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, ruhunun ufkuna yürümüştü!

Bu haber dalga dalga yayıldı ve o gün, eski arkadaşlarından bazıları tereddüt yaşadı; İslâm’ı Resûlullah’ın ömrü ile özdeşleştirmiş, “O gitti ise bu iş bitti!” nazarıyla bakar olmuşlardı.

İstikamet ibresi kıble, yeniden değişmek üzereydi!

19 yaşındaki genç vali Attâb İbn-i Esîd’in sesine kulak asmıyor, bildiklerini yapıyorlardı.

İş başa düşmüştü!

İnsanları Kâbe’de topladı ve fetih günü Resûlullah’ın çıktığı eşiğe çıktı; içten, samimi ve yanık bir yürekle konuşuyordu:

“İslâm’ı bulmada bu kadar geciktiğiniz yetmiyormuş gibi onu terk etmede niye bu kadar acele ediyorsunuz?”

Hatipti ya, maharetini konuşturuyordu.

Muhteva, Hazreti Ebû Bekir’in Medîne’deki çıkışına benziyordu.

Bir beşer olması yönüyle O’nun da ömrünün bir sonu vardı ve bunu ifade eden âyetleri sıraladı.

Sözünü noktalarken, yumruğunu masaya vururcasına şu kararlılığı göstermişti:

“Aranızda hâlâ burnunun dikine gitmek isteyen varsa, onun kellesini almak da bize düşer!”

Akılları başa getiren bir hutbeydi bu.

Mekke’de sular durulmuş ve insanlar, yeniden Kâbe’ye dönmüştü.

Üç gün sonra bu haber Medîne’ye geldi:

“Mekke’deki kıble değişimini, Süheyl’in hutbesi durdurmuş!”

Haberi duyan Hazreti Ömer, hıçkırıklara boğulmuştu!

Niye ağladığını anlamadılar!

Bir ara:

“Demek ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bugünleri kastediyormuş!” dedi.

Yine anlamadılar!

Kendine hakim olunca, kesik ifadeleriyle şunları söyledi:

“Bu adam, Bedir günü esirler arasındaydı ve onu görür görmez ben, Resûlullah’a koşup öldürmek için izin istedim. Ancak O, “Bırak onu ey Ömer!” buyurdu. “Bırak ki gün gelir o da senin hoşuna giden işler yapar!

Demek ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bugünleri kastediyordu!

Demek ki o gün benim dediğim olsaydı bugün ben, Süheyl’den bunları duyamayacaktım!”

Şüphesiz Süheyl, binlercesi içinden sadece bir örnek!

Yaşatmayı merkeze alan bir dinin, en katı kalpleri bile nasıl dönüştürdüğünün hikayesi!

Yıllanmış düşmanlıkların son bulmasını, hatta düşman gördüklerinizin, gönülleriyle gözünüzü yaşartmasını istiyorsanız, işte size mücerreb bir iksir!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin