Mirasyediler

HABER ANALİZ | İLYAS ÜZÜMCÜ

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 18 yıllık tek başına iktidarının sonunda önceki hükümetlerden devraldığı büyük kazanımları bozuk para gibi harcadı. Bazılarını da harcamak üzere.

F-35 savaş uçağı üretim ve ortaklığından dışlanmak ve enflasyon canavarının Kemal Derviş programıyla alt edilmesinden sonra tekrar hortlaması en önemli iki mirasın heba olmasıydı. Şimdi de Türkiye, 1949 yılında üyesi ve kurucusu olduğu Avrupa Konseyi’nden atılma riskiyle karşı karşıya. Devlet ve toplum düzeninde AKP’nin pek çok ağır tahribatı sayılabilir. Ancak bu üçü, geçmişten kazanım olarak alınmış üç büyük mirasın çarçur edilmesi.

1990’lı yıllarda dönemin askeri yetkilileri ve hükümetleri, stratejik bir karar vererek dünyadaki mevcut savaş uçaklarından birini satın almak yerine, sıfırdan üretime geçecek ve geliştirilecek F-35 projesinde yer almayı tercih etmişti. Böylece Türkiye, ABD ve İngiltere gibi dokuz Batılı ülke ile aynı anda en gelişmiş savaş uçağına sahip olacaktı. Eğer bitmiş bir projeden uçak alacak olsanız, kapısını çalacağınız ülke elindeki en gelişmiş modeli vermek yerine eski modelleri satacaktır. Bunun yerine üretim projesinde yer alarak Türkiye belki de Osmanlı’dan bu yana ilk defa dünyanın en gelişmiş ülkeleriyle aynı teknolojide bir savaş uçağına sahip olacaktı.

Ne var ki AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Rus uçağının düşürülmesinden sonra ambargo yediği ve IŞİD petrolünü satmak gibi dosyalarını açan Rusya lideri Vladimir Putin’e yanaşma çabaları F-35 projesinden çıkışla sonuçlandı. Putin’in S-400 alma diyetine boyun eğen Erdoğan’ın, ABD’ye “sizden de Patriot alalım” şeklindeki -tabir caizse- rüşveti tutmadı. Parasını ödediği 6 uçak verilmedi. Türk Hava Kuvvetleri envanterine girecek toplam 100 adet F-35 uçağı hayal oldu. Türkiye’nin bu uçaklar için ödediği 1,25 milyar dolar çöpe gitti. Türk şirketlerinin üretimi de yakın zamanda elinden alınacak. ABD’nin bu yılki savunma bütçe yasasında Türk şirketlerinin üretimine son verme maddesi de yar alıyor. F-35 için Türkiye’de en kayda değer üretici Kale Grubu idi ve bu uçaklar için motor parçalarından birini üretiyordu. Dahası, bu uçakların Yunanistan’a verilmesi gündemde. İsrail’in hâlihazırda kullandığı bu uçaklar, Türkiye’ye son dönemde rakip olan Birleşik Arap Emirlikleri’ne de satılmak üzere.

İkinci konu enflasyon… AKP iktidara gelmeden, 1999 yılında 7,4 büyüklüğünde Gölcük depremi oldu. Depremin ekonomik tahribatı sonucu 2001’in Şubat ayında ekonomik kriz patlak verdi. Dönemin koalisyon hükümeti IMF’den borç alırken, ekonominin başına da yurtdışından Kemal Derviş getirildi. Ve Derviş’in uygulayıcısı olduğu “acı reçete ve kemer sıkma”dan ibaret, krizin faturasının vatandaşa ödetildiği IMF programı ile enflasyon hızla düşmeye başladı. 2001 yılında yüzde 68 olan enflasyon oranı, AKP’nin hükümeti devraldığı 2002 yılında yüzde 29’a inmişti. AKP, IMF ile imzalanan anlaşma gereği Kemal Derviş programlarını uygulamaya devam ettiği için 2003 yılında yüzde 18’e düşen enflasyon, 2004 sonunda yüzde 9 ile tek haneye indi. En son Aralık 2020 itibariyle yüzde 14 olan enflasyonun yine uzun süre çift hanelerde kalması bekleniyor.

Tek haneye inmesi için gereken temel kriterler olan üretimde ve verimlilikte hiçbir umut yok. Bunun için AKP hükümeti habire ‘mucize’ kabilinden sihirli dokunuşlar bekliyor. Zonguldak’ta denizde bulunan “muhtemel” doğalgaz rezervini “kanıtlanmış rezerv” olarak açıklıyor. Üstelik bu gazın karadan çıkış maliyetine göre denizden çıkarılmasının katbekat daha maliyetli olduğunu hiç dile getirmiyor. Gübretaş arazisinde 6 milyar dolarlık altın madeni bulunduğu haberleri de aynı şekilde görülebilir. Aslında Ayasofya Müzesi’nin cami olarak ibadete açılışı, peşinden doğalgaz müjdesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “konumunu koruma çabası” olarak değerlendirilebilir. Yandaş olsun, muhalifler adına olsun yapılan anketlerde oy oranlarının düşmesi, ortağı MHP ile dahi yeniden seçilebilecek bir oy oranına ulaşamaması, Erdoğan’ı sürekli “şapkadan tavşan çıkarma” benzeri müjdelere zorluyor. Oy oranlarını yükseltmek için “mucize, sihirli değnek” nevinden desteklere ihtiyaç duyuyor.

Son olarak Türkiye’nin 1949 yılında kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nden atılması da gündemde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak çalışan bir organ. Son olarak AİHM Büyük Dairesi, HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “derhal serbest bırakılması” dahil, Demirtaş’ın “özgürlük ve güvenlik hakkı” ihlali, “seçilme hakkı” ihlali gibi çok ağır hak ihlallerini son kararıyla tespit etti. 22 Aralık 2020 tarihinde AİHM bu kararları verirken 23 Aralık 2023 günü AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları, “terörist Demirtaş hakkında AİHM’in yanlı kararlarını uygulamayacakları” yönündeydi. “İç hukuku tüketmemiş olma” gibi AİHM nezdinde geçerliliği olmayan ve zaten Türkiye’nin duruşmalarda ileri sürdüğü bu tezlerine rağmen Strazburg’da mahkûm olduğunu es geçti.

AİHM, Avrupa Konseyi’ne bağlı bir kuruluş olarak faaliyet gösteriyor. Kararlara, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul eden ülkelerin uymaları zorunlu. Uymazlarsa ne olur? Avrupa Konseyi, mahkeme kararına uymayan ülkeyi üyelikten atabiliyor. İşte Erdoğan’ın AİHM kararına yaklaşımı, Türkiye’nin 1949 yılında kurucu üyesi olduğu, karar organlarında yer aldığı, temsil edildiği Avrupa Konseyi’nden de atılmanın kıyısında olduğunu gösteriyor.

Ekonomide ve hukukta reform yapacağını söyleyen Erdoğan, reformdan ne kastediyor belli değil. Ama belli olan bir şey var ki, önceki hükümetlerden devraldığı Türkiye’nin iki kazanımını heba etti, üçüncüsü de harcamak üzere.

Peki bütün bunlar yüzde 36-45 arasında gezinen Cumhur İttifakı seçmenlerinin, hatta muhalefet partilerinin seçmenlerinin çok umurunda mı? Sanmıyorum… Türkiye’de halkın birinci önceliği her zaman “cebine giren para” oldu.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin