Minik hasret bekçileri

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Bir gün, okyanusta yol alan bir gemi batar. Sadece, bir kişi sağ kurtulur. Dalgalar sağ kurtulan adamı, küçük ıssız bir adaya sürükler. Adam ilk günler kendisini kurtarması için; Rabbine yalvarır, yakarır. Sonraki günlerde yardım bulurum umuduyla, uzaklara bakmaya başlar. Ama ne gelen vardır ne giden.

Bin bir emekle, rüzgârdan, yağmurdan ve vahşi hayvanlardan korunmak için; ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yapar. Balık avlar, pişirip yer ve ufku gözler. Günler böyle böyle geçer gider.

Yine bir gün balık avlamak için yola koyulur. Fakat döndüğünde ne görsün! Tek sığınağı olan kulübesi alevler içinde, cayır cayır yanıyordur. Başına gelebilecek en kötü şeydir bu. Keder ve öfke içinde donakalır. Artık bu ıssız adada başını sokabileceği bir kulübesi bile kalmamıştır. Bu üzüntüyle Allah’ım bunu bana neden yaptın, diye feryat eder. Bütün geceyi Allah’a (cc) sitemler ederek, üzüntü ve keder içinde geçirir.

Ertesi sabah, erken saatlerde adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyanır. Onu kurtarmaya geliyorlardır. Mutluluktan havalara uçar adam. Gemiye biner binmez “Benim burada mahsur kaldığımı nereden anladınız” diye sorar hemen. Aldığı cevap onu hem şaşırtır hem de utandırır:

“Dumanla verdiğin işareti gördük, o işarete geldik.”

İşte, tutulacak olan son dalın kırılması; gelmekte olan ilahi yardımların önündeki engelin kalkması manasına gelir kimi zaman.*

Ümitle beklediğimiz ve özlemini çektiğimiz günlere dair tüm dallarımızın kırıldığı, sebeplerin sükût ettiği demlerdeyiz her birimiz. Buna rağmen ben tükenmez sevinçlerin, sürpriz bir ferec ve mahrecin eşiğinde olduğumuz hissindeyim günlerdir. Günlerdir, bir o tarafa bir bu tarafa koşturarak mutlu etmeye çırpındığımız minik hasret bekçilerinin gözlerinde gözlerim.

Eğer resmetme kabiliyetim olsaydı size, annesiz ve babasız büyümek zorunda bırakılan çocukları resmederdim. Küçük omuzlarında taşıdıkları büyük hasret yükleriyle, bir yaş daha alan çocukları…

Bir doğum gününe davet ediliyorum. Melek misali, ismi güzelin beşinci yaşına girişi kutlanıyor en sade şekliyle. Minik adamları alıp düşüyorum yollara. Bayram günleri ve doğum günleri en çok çocuklara yakışır ya. Babasız girdiği beşinci yaşında, eksik kalmasın diye bir yanı, olanca gayretimizle seferber oluyoruz. Kendi annesinin bir başına donattığı masaya, biz de mütevazı ikramlar hazırlıyoruz. Bir de doğum günlerinin olmazsa olmazı hediyemizi almayı unutmuyoruz.

Bir yaşına girdiğinde görevde olduğu için yanında olamayan babası, iki yaşına basmadan alınmış Minik Esra’nın. İki yaşını annesi ve teyzesi ile kutlayabilmişler gurbet ilde, yapayalnız.

Üç yaşında da gelmemiş babası, dört yaşına bastığında da. Şimdi, Esra beş yaşında. Annesi ’ne her fırsatta “Ben sekiz yaşıma girince babam gelir mi?” diye soruyor çocuk aklıyla.

‘İyi ki doğdun’ yazılı duvar süsünün, balonların arasında koşturuyor Esra. Koşturuyor diğer çocuklar da, dünyanın kirinden pasından habersiz. Salona bakıyorum. Kimi masadaki yuvarlak renkli şekerlere yöneliyor, kimi kalpli kurabiyelere; kimi çocuk, koltuğun üstünde zıplıyor, kimi yerde emekleme derdinde. Her yerde çocuk, çocukluğunu yapıyor. Yalnız evlerdeki kimsesizlik havasını dağıtıp, gökkuşağını boyuyor bulunduğu ortamı çocuklar. Keder bulutlarını dağıtıp, sevinç güneşini doğuruyorlar ufukta. Acı denizlerinde batan ruh gemilerimizi, durgun kıyılara çıkarıyorlar bir gülümseyişleriyle.

Ben onlara bakıyorum. Onlar özenle hazırlanmış meyveli doğum günü pastasına. Ben salonda bir sürü babasız büyüyen çocuk görüyorum onlara bakınca. Babaları görmeden emekleyen, yürüyen. Konuşmayı öğrenen. Derdini anlatmayı, “Babacım seni çok özledim” cümlesini tekrarlamayı bilen. Görüş günlerini bilen bir de. Ayları günleri hesap eden. Bir dakika daha fazla sarılabilmek için babasına, infaz koruma memurlarına yalvarmayı öğrenen. Başka çocuklar Lego için, uzaktan kumandalı bir araba, bir bebek için ağlarken; annesi ağlarken gözyaşlarını silmeyi akledebilen. Bir de mektuplara küçük elleri ile hazırladıkları karalamaları iliştiren. Annelerine hem yoldaş hem sırdaş olan. Halden anlayan, küçük yürekler görüyorum.

Resimde gördüğünüz çocuklardan her biri; içerdeki bir Yusuf’un “Yavrum” diyebilme hayali. Uzayan boylarını duvara yapıştırılan bir metrede ölçebilmeyi, beraber kahvaltı edebilmeyi düşlüyorlar güneşsiz koğuşlarda. Bugünlerin geçmesini ölesiye isterken; geçen günler/aylar büyütmesin istiyorlar can parelerini. Onları hep bıraktıkları süt kokularıyla, dizlerindeki yaraların tazeliği ile bulmak istiyorlar kötü bir rüyadan uyanıp gelir gibi.

Dört duvar, demir kapı, zindan. Nefes alabilecek bir boşluk olmadan yatılan Yusuf uykuları. Görülen Yusuf rüyaları.  Elinden tutmuş yavrusunun, önce pamuk şeker sonra parktaki satıcıdan alınmış uçan balon. Yan yana, serin bir rüzgâr esintisinde yürüyor uykusunda bir Yusuf. Cennet kokulu yavrusu yanında. Sendelese kaldırımda, tutup kaldıracak ellerinden. Korksa bir sokak köpeğinden, kucağına alabilecek kadar yakınında. Ateşlendiğinde, başucunda bekleyebilecek baba şefkatiyle. Bir çocuğun en ihtiyaç duyduğu anlarda yanında olabilecek. Sokaktaki futbol maçında gol attığında, kucağına doğru koşabilecek; okuldaki kompozisyon yarışmasında birinci olduğunda ilk öpücüğü alnına konduruverecek. Omuzları düştüğünde kaldıracak, üzgün görse şımartacak.

Bir Yusuf zindandaki rüyasında hep baba olacak, yavrusunu sayıklayacak. Görüş günlerini iple çekecek ve hiç sevmeyecek “Görüş bitti, vedalaşın” cümlesini. Hep yüreğinde bir yumru,  boğazında bir düğüm. Kördüğüm, olacak ayrılık dakikaları. Bir kez daha, bir kez daha sarılacak son kez görür gibi. Gidip de görmemek var gelip de bulmamak var.

Bir Yusuf rüyasında hep kuyuya ilk düştüğü anı görecek. Bir metre eninde, yan yana balık istifi yatılan yataklarda; yazın sıcaktan kışın soğuktan bölünecek uykuları. Sabah ve akşam sayımları. Gardiyanların sert tutumları. Kahvaltı karavanası. Çoğu zaman peynirsiz domatessiz ama şükürle oturulan kahvaltı sofraları. Sıcak su zamanları.  Yüksek betonlarla örülü, insanı dipsiz kuyularda hissettiren avlu voltaları. Mektup zamanları. Çay saatleri… Akşam duaları…

Bir Yusuf rüyasında en çok özgür olmayı görürken; Yusuf’tan öte Yusuf hasreti çeken minikler, baba hayaliyle oynar oyuncaklarıyla, ahşap bloklardan evler yapar. “Anne bak, burası bizim evimiz, der. Burası anneannemin/dedemin. Burası Filiz Teyze’min Zeynep’in. Burası da babamın evi. Anne babam neden bizim evimizde kalmıyor, o da bizimle yaşasın onu çok özledim.”

Yusuf yolu bekleyeneler, hep aynı rüyayı görürler. Masmavi bulutsuz berrak bir gökyüzünün altında, bir sürü beyaz kuş. Katar katar. Tertemiz. Biri cennetin kapılarını açmış da uçuruvermiş sanki. Ya da Zümrüd-ü Anka’yı aramaya çıkmış bu güzel kuşlar. Kanatları ipekten. Başlarında renkli tüyler var. Güzel bir koku yayılır onlar uçtukça. Kondukça her bir kuş, bir yuvaya. O yuvadan neşeli kuş sesleri gelmeye başlar. Tamamlanır boşluklar. Tamamlanır eksikler, sarılır yaralar… Hasret yükü bırakılır omuzlardan.

Vakit, tevile ihtiyaç duymayan güzellikteki rüyaların yaşanma vaktidir.

*Dervişin Teselli Koleksiyonu

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin