Milli Mücadele’de Kürtler Türkiye’den neden ayrılmadı?

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Birinci Dünya Savaşında yenilgilerle birlikte Osmanlı topraklarının büyük bir kısmı işgale uğradı. İşgale uğrayan yerler arasında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu Anadolu’nun tamamına yakını ve Güneydoğu Anadolu topraklarının bir kısmı yer alıyordu. 1915 yılında çıkarılan “Tehcir Kanunu” ile de bölgenin diğer unsuru olan Ermeniler Suriye’ye göç ettirilmişlerdi.

1917’de Bolşevik İhtilali’nin çıkmasıyla Rus işgali sona ermiş, bu topraklar geri alınmış ancak Mondros Ateşkesi ile Osmanlı Devleti’nin “kayıtsız şartsız teslim olması” bölge için yeni projeleri gündeme getirmişti.

İngilizlerin amacı Ruslara karşı bölgede bir Ermeni ve bir de Kürt devleti kurmaktı. Bu durum Lozan Antlaşması’na kadar devam eden dönemde önce İstanbul sonra da Ankara Hükümeti’nin Kürtleri kaybetmeme politikasına ağırlık vermelerine neden oldu.

Kürt Dernekleri

Osmanlı Devleti bünyesinde “milliyetçi” eğilimler en son Müslüman toplulukları etkiledi. Bu süreçte önce Arnavutlar sonra da Araplar Osmanlı devletinden ayrıldılar.

Milliyetçilik düşüncesi Kürtler arasında da etkili oldu. İttihat ve Terakki’nin kurucularından İshak Sükûti ve Abdullah Cevdet de “Kürt” kökenliydiler. Kürtler İkinci Meşrutiyet devrinde kurdukları cemiyetlerle Osmanlı Devleti’nden bazı taleplerde bulundular.

Bu derneklerin başında Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti geliyordu. Ancak cemiyetin kurucuları arasında “kavmiyetçiliği tel’in eden” Babanzade Ahmet Naim’in bulunması ilginç bir durumdur. Cemiyet Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki şartların iyileştirilmesi için faaliyetlerde bulunmuş hatta bu yöndeki taleplerini Sadrazam Kâmil Paşa’ya bildirmişti. Genel kanaat bu cemiyetin “ayrılıkçı” talepleri olmadığı şeklindeydi.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan Kürdistan Teali Cemiyeti ise bağımsızlık yanlısı bir politika izlemeyi tercih etmiş, lider kadroda yer alan Seyit Abdülkadir ve Şerif Paşa değişik zeminlerde bunu açıkça ifade etmişlerdi. İngilizlerin Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması yönündeki çalışmalarına karşılık bu cemiyet de özerk ya da bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedeflemişti.

Sevr Antlaşması ve Kürtler

Sevr Antlaşması ise İngilizlerin Kürt devleti kurulması yönündeki girişimlerinin resmiyete döküldüğü ilk antlaşma oldu. Antlaşmada Doğu Anadolu’da sınırları sonradan belirlenecek “özerk” Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulması kararlaştırılmıştı. Ermenistan ve Kürdistan devletleri sonradan bağımsızlık için müracaat edebileceklerdi.

Sevr’de Kürtlerin özerkliğinin kararlaştırılması bağımsızlık yanlısı Kürtleri memnun etse de Ermeni devletinin sınırlarının Amerikan Başkanı Wilson’a bırakılması birçok endişeyi de beraberinde getirdi. Ermeni devletinin kurulması, Kürtlerin bir kısmının bu devletin sınırları içinde kalması anlamına geliyordu.

İngilizlerin Mondros’tan Sevr’e kadar izlediği politikalar Kürtlerin önemli bir bölümüne güven vermiyordu. Bu endişeler Türklerle birlikte yaşamaya devam etme eğiliminin daha da güçlenmesine zemin hazırladı.

M.Kemal ve Kürtler

Kuşkusuz Milli Mücadele döneminin “Kürt” politikasının belirlenmesinde M. Kemal Paşa önemli bir aktör oldu. Selanik doğumlu olan ve Rumeli’yi yakından tanımasına karşılık Anadolu’yu tanımayan Paşa, Çanakkale Muharebeleri sonrasında 1916’da 16. Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır’a tayin edilmiş, kolordusuyla Muş ve Bitlis’i Rus işgalinden kurtarmıştı.

Paşa bu dönemde “Kürt” realitesiyle ilk defa karşılaştı. Bölgenin aşiret liderleri ve ağalarıyla dostça ilişkiler kurmaya çalıştı ve bunda başarılı da oldu. Ancak kaleme aldığı günlüklerde bu göreviyle ilgili olarak Kürtler hakkında bir kanaat belirtmediği görülmektedir.

M.Kemal Kurtuluş Savaşı’nda da “Kürt realitesinin” farkında olarak hareket etti ve bu durum bölgedeki aşiret reisleriyle iyi diyaloglar kurmasını sağladı. Paşa aşiret reislerine mektuplar yazarak “Halife” tarafından bu göreve atandığını vurguluyor, ayrılığın “iki kardeş ırk” için de çok acı sonuçlara neden olacağını ifade ediyordu.

Hatta bir telgrafta toprak bütünlüğünün devam etmesi kaydıyla her türlü hak ve imtiyazın verilebileceğini yazmıştı. M. Kemal, Kazım Karabekir’e de “Kürtleri öz kardeş gibi kucaklamak” gerektiğini belirtmişti.

Paşa, Erzurum Kongresi sonunda oluşturulan Temsil Heyeti’nde iki Kürt temsilciye yer verdiği gibi Sivas Kongresi’nde de benzer şekilde hareket etti. Her iki kongrenin kararlarında da sadece Türklerin yaşadığı yerler değil Kürt bölgelerinin de “bölünmez bütünlüğüne” vurgu yapıldı.

Bütün bu söylemler fiiliyata dökülerek İngilizlerin Anadolu’ya Kürt devleti kurma amacıyla gönderdiği Binbaşı Noel’in çalışmaları da boşa çıkarıldı.

Benzer ifadeler 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli’de de yer aldı. TBMM’de de vilayetlerini temsilen bulunan Kürt milletvekilleri Milli Mücadele sonuna kadar birlik ve beraberlik yanlısı söylemleri devam ettirdiler. Bu kişilerden Dersim mebusları Diyap Ağa ve Feridun Fikri ile Bitlis mebusu Yusuf Ziya Beyler Mecliste hemen her zaman etkili oldular.

Milli Mücadele esnasında Koçgiri, Cemil Çeto ve Milli Aşireti gibi “Kürt” isyanları çıksa da bunlar kolaylıkla bastırıldığı gibi halkın tepkisine yol açabilecek yöntemlerden de kaçınıldı. Hatta Kürtlerin önemli bir kısmının yaşadığı El-Cezire Cephesi kumandanı Nihat Paşa’nın (Anılmış) bazı uygulamalarından şikâyet olunca Paşa bu görevden alınarak merkeze çekildi.

1921 Anayasası

M.Kemal’in 1920-1923 dönemine ait Kürt politikasının içeriğini TBMM’de yaptığı konuşmalardan ve açıklamalarından takip etmek mümkündür. Paşa’nın Milli Mücadele’nin sonuna kadar Kürtlere yönelik söylemlerinin özenle seçildiği, bazen isim zikretmeden bazen de “Kürt” ifadesini kullanarak “birlik ve beraberlik”, “iki kardeş millet” vurgusu yaptığı ve Anadolu coğrafyasının sonraki dönemlerde “mozaik” şeklinde ifade edilen farklı unsurlardan oluştuğu düşüncesini öne çıkardığı görülmektedir. M. Kemal Paşa birçok defa da “Türk halkı” yerine “Türkiye halkı” ifadesini kullanmasını tercih etmişti.

1921 Anayasası’nın 11. Maddesiyle de vilayetlerin yerel konularda özerk oldukları belirtilmişti. Buna göre vilayetlere vakıfları, eğitim ve sağlık hizmetlerini, tarım ve ekonomiyi TBMM’nin çıkardığı kanunlara göre yönetme hakkı tanınmış, bu yönetimlere Bolşevik Devrimindeki “Sovyet” ifadesinden esinlenerek “Vilayet Şuraları” denilmişti. M. Kemal diğer yandan da TBMM’nin sadece Türklerin değil başta Kürtler olmak üzere diğer unsurların temsilcisi olduğunu vurgulamaktaydı.

İzlenen bu politikalar başarılı oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın zor günlerinde İngiliz kışkırtmalarına rağmen çok sayıda Kürt şeyh ve aşiret reisi Ankara Hükümeti’nin yanında olduklarına dair telgraflar gönderdiler.

Ankara’nın izlediği politikalar ve Ermeni devleti kurulması projesi, Kürtleri TBMM Hükümeti’ne daha da yaklaştırdı ve “ayrılık taraftarı” olarak İstanbul’da ve Avrupa’da faaliyet gösteren kişilerin Kürt halkını temsil etmedikleri tezi giderek güçlendi.

Bu durum zaman içinde İngiliz politikasının çökmesiyle sonuçlandı ve İngilizler Türklerle savaş yapmadan Kürtleri ayıramayacaklarını düşünmeye başladılar. Bir süre sonra Kürtler arasında küçük bir grup dışında bağımsız Kürdistan taraftarı kalmadı.

Bütün bunlara rağmen İngilizler son hamlelerini Lozan’da yaparak özellikle Musul’u elde tutabilmek için bağımsız Kürdistan konusunu gündeme getirdiler, Lord Curzon da TBMM Heyeti’nin Kürtleri temsil etmediğini iddia etti. Buna karşı Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey ve M. Kemal çok sert cevaplar verdiler.

Lozan Antlaşması ile Musul hariç olmak üzere Anadolu topraklarında yaşayan Kürtler, Türkiye sınırları içinde kaldıkları gibi Ermeni, Rum ve Musevilerin aksine “azınlık olarak” da tanınmadılar.

Sonra ne oldu?

Kurtuluş Savaşı yılları Kürtler için “bağımsızlık” fırsatının ayaklarına kadar geldiği bir dönemdi. Ancak İngilizlerin bağımsız Kürt devletiyle beraber bir de Ermeni devleti kurmak istemeleri, Kürtlerin İngilizlere karşı güveninin sarsılmasına neden oldu.

Ankara Hükümeti ve Milli Mücadele’nin lideri M. Kemal Paşa da kendi ifadesiyle “Kürtlerin kalplerini kazanmak” yolunu tercih edecek bir politika izledi. Bu politika başarılı oldu ve Kürtler bu elverişli ortamda bile Türklerle birlikte yaşamayı tercih ettiler.

Elbette bu aşamada cevaplanması gereken bir soru var: Sonra ne oldu da ayrılıkçı eğilimler güçlendi ve Kürt isyanları yeniden başladı? Bu sorunun cevabını öncelikle yeni Türk devletinin Cumhuriyetin ilanı sonrasında izlediği politika değişikliğinde aramak gerekir. Ama bu elbette uzun bir konudur ve müstakil bir yazıda ele almak daha doğru olacaktır.

Kaynaklar: S. Zeyrek, “Milli Mücadele Sürecinde Türk İngiliz Rekabeti: Kürt Sorunu”, Türkiyat Mecmuası, C. 23, Bahar 2013; A. J. Mango, “Atatürk ve Kürtler”, Çev. H. Bıçakçı, Adnan Menderes Üniversitesi SBE, S. 4.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin