Merkel’in Türkiye ziyaretinin düşündürdükleri

Erdoğan, Merkel'e saray aynası ve miğfer hediye etti.

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Almanya Şansölyesi Angela Merkel Türkiye’de. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar demokrasiden kopmuş, insan hakları dibe vurmuş, azınlık haklarında 1990’ların da gerisine, 1980’lerin seviyesine kadar gerilemiş bir Türkiye’yi ziyaret etti Merkel.

1980’lerde o dönemin Avrupa Topluluğu, darbe sonrası yapılan siyasi takibatları, kitlesel tutuklamaları, liderlerin hapsedilmesini, üniversitelerdeki 1402’lik öğretim üyelerini, sistematik işkenceleri, Kürtlere olanları, velhasıl Türkiye’nin insan hakları karnesini görmezden gelmemiş, ortaklık ilişkilerini dondurmuş, Türkiye’ye ekonomik yaptırımlarda bulunmuş, TSK’ya yapılacak silah ihracatını askıya almıştı. Almanya bu dönemde Avrupa Topluluğu’nun bu sert tutumu almasında Yunanistan’la beraber başrolü oynamıştı. 1990’ların başında Merkel’in Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin lideri olan Helmut Kohl, bu sert tutumun mimarıydı. Kohl her bakımdan Merkel’e nazaran daha normatif bir siyasetçiydi. Federal Almanya’nın Demokratik Almanya’yı (komünist doğu Almanya’yı) sınırlarına dâhil etmesinin mimarı olarak tarihe geçen Kohl, Türkiye’nin ayrı bir kültür havzasında olduğuna ve Avrupa’ya aidiyetinin tartışmalı olduğuna inanıyordu. Türkiye’nin 1990’ların başındaki ağır insan hakları ve demokrasi sorunları, Kohl’ün tezlerine karşı koymada Türk siyasetçilerin ellini zayıflatıyordu.

1980’lerde ve 90’larda Avrupa yönelimi, Türk dış politikasının ana yörüngesiydi. 1950’lerden itibaren Türkiye her alanda Avrupa’ya entegre olmaya çabalayacaktı. 1945’ten sonra Batı güvenlik şemsiyesinin altına giren Ankara, tüm Batılı kurumlara katılma siyaseti takip ediyordu. ABD’nin Yunanistan’la beraber korumak istediği Ankara, Washington tarafından Avrupa’nın yeniden inşasına yönelik stratejilere dâhil edildi. Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında çok ciddi rakamlarda mali yardım aldı. NATO’ya üye olup ilkel durumdaki silahlı kuvvetlerini modernleştirdi. ABD güvenlik politikalarında öne çıkan partner olurken, özellikle 1960’laardan itibaren Almanya ekonomik ve siyasal bütünleşme konularında Ankara üzerinde etkinlik elde etti. ABD Ankara’ya salt jeopolitik ve askeri strateji perspektiflerinden yaklaşırken, Almanya Türkiye’nin demokratikleşmesi ve insan hakları konusunda ilerleme sağlaması konusunda destekçi ve ısrarcı oldu. Almanya’nın Avrupa bütünleşmesi içinde oynadığı kilit rol, Türkiye’yle ilişkilerde daima ön planda oldu. Almanya’ya giden Türkiyelilerin kalıcı hale gelmeleriyle beraber, ilişkilerdeki ekonomik çıkarlara sosyopolitik ve kültürel boyutlar da eklendi.

Alman siyaseti Türkiye’deki insan hakları ve demokratikleşme konusuna hiç bir zaman 2015’ten bugüne geçen beş yıla yakın zaman sürecindeki kadar ilgisiz ve tepkisiz kalmadı. Her ne kadar bazı özel olaylarda – Meşale Tolu ve Deniz Yücel olaylarında olduğu gibi – tepkilerin dozu yükselse de, bu son yıllarda oldukça istisnai ve normal standartların epey altında bir yoğunlukta oldu. Örneğin Leyla Zana ve onlarca Kürt milletvekilinin hukuksuzca hapse atılmasına 1990’larda son derece sıkı bir pozisyon alan ve elindeki kartların tümünü masaya yatıran Almanya, 2016’dan sonra takibata uğratılan Kürt siyasi hareketinin haklarını son derece yüzeysel olarak ve yarım ağızla savundu. Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt vekil hala hapishanede. Yüzlerce Kürt yerel yönetici de öyle. Üstelik belediye başkanlıklarına kayyum atanması gibi gayri hukuki uygulamalar, Almanya’da çabucak unutuldu. Dahası Merkel, bu olayların hiçbiri gerçekleşmiyormuş gibi, üç maymunu oynayarak Erdoğan’ın ayağına kadar giderek rejime can suyu oldu. Bu tür otoriter rejimlerin en çok ihtiyaç duyduğu uluslararası temasları ve kabul edilebilirliği – haydi Almancasını da yazayım: salonfähig olmayı! – altın tepside hediye etmekten kaçınmadı. Bunu Erdoğan’a olduğu kadar Putin’e de yaptı. Adeta 19. yüzyıl realizmi ve pragmatizmiyle hareket etti.

Almanya bunu yaparken, Avrupa Birliği’nin (AKÇT, AET, AT, AB hepsini AB olarak ele aldım) dişiyle tırnağıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa kıtasında yerleştirmeye çalıştığı normatif değerlerin altını oydu. O değerler neydi? Her şeyden önce, liberal demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerine dayanan hukuk devleti ilkesinin Avrupa kıtasında yerleştirilmesi, statükoyu bozucu, askeri güç kullanımına dayalı çatışmaların önlenmesi, ekonomik bütünleşmeyle kalıcı barış ortamının tesis edilmesi gibi ilkelerdi. O normları çıkartırsanız AB bütünleşmesinden geriye sadece ekonomik işbirliği kalır. AB, demokrasi ölçütlerini Türkiye’de oturtmaya çabalarken, 2013 sonrasında gerçekleşen kopuş, Türkiye’yi bir başka kulvara savurdu. Ve Türkiye 2016’ya kadar kademeli olarak küme düştü. Avrupa Türkiye’yi yalnız bıraktı, ona kol kanat germedi. Bu tutumda Almanya’nın rolü büyük! Ve Merkel bu politikanın mimarı, çünkü Almanya’yı yöneten Şansölye o.

Oysa Almanya’nın elinde birçok enstrüman mevcut. Özellikle AB-Türkiye ticaret hacmi bunların başında geliyor. Almanya bu ticaret hacminde en büyük hisseye sahip AB ülkesi! Dahası, Türkiye ve AB arasındaki Gümrük Birliği de çok önemli bir başka enstrüman. Bunun dışında Türkiye’nin tam üyelik müzakereleri, Kıbrıs sorunu, mali yardımlar gibi birçok önemli havuç var. Bu değindiğim alanlar AB’nin ve özellikle Almanya’nın Türkiye üzerindeki yumuşak gücünü oluşturuyor. Bunun dışında askeri alandaki işbirliklerini saymalıyım. Almanya Türkiye’nin silah ve mühimmat alımı yaptığı en önemli ortaklardan biridir. Örneğin 1980’lerde Alman tanklarının Güneydoğu’da kullanılmaması konusunda Alman Federal Meclisi’nin (Bundestag) yaptığı baskı anımsanmalıdır. Almanya tüm bu enstrümanlara sahipken neden Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları alanındaki korkunç hızadi gerilemesini ve çakılışını izlemekle yetindi?

Suriye’deki rejimin saha kontrolünü kaybetmesi ve ülkenin iç savaş ortamına hızla kayması, hepimizin malumu olan göç dalgasını tetikledi. Türkiye bu göç dalgasının aslan payını aldı. Bilemiyorum, Ankara bunun üzerine kafa yordu mu ve bunu bir strateji olarak mı yaptı, ancak bu dört milyona yakın sığınmacı, Erdoğan rejiminin elini inanılmaz güçlendirdi. Ve AB’yi (en başta da Almanya’yı) sustalı maymuna çevirdi. AB ve Almanya kapısına dayanan milyonlarca göçmeni görünce, Türkiye ne isterse vermeye, her türlü arsızlık ve şımarıklığını sineye çekmeye başladı. Bu durum, Erdoğan ve rejimini daha da azdırdı. Ne Almanları NAZİ olmakla suçlamadıkları kaldı, ne Alman vakıflarını casuslukla suçlamadıkları! Bu arada birçok Alman vatandaşı (Türk kökenli veya değil) Türkiye’de siyasi suçlamalarla tutuklandı. Yukarıda adı geçen Meşale Tolu ve Deniz Yücel, özellikle Yeşil ve Sol eğilimli Alman kamuoyuna mal olunca, Almanya bu kişilere yönelik “rehine kurtarma” taktiği uyguladı. Baskıyı arttırınca istediğini aldı. Yani elindeki enstrümanlar istediğinde bal gibi işliyordu. Bunu gördük, kendileri de gördü. Fakat geniş ölçekli bir Türkiye’nin demokratikleşmesi girişiminden bilinçli olarak uzak durdular. Erdoğan’ın Suriyelileri “üzerinize salarım” tehditleri karşısında pustular ve sindiler. Merkel bu zafiyetin mimarı.

“Merkel bunu kendi ülkesinin çıkarları için yaptı!” falan diyenler falan çıkacaktır. Kısmen doğrudur da bu yaklaşım. Fakat unutmamak gerekir ki, kısa vadede Türkiye’yi açık hava sığınmacı kampı yapmak ve bu uğurda Erdoğan rejimine göz yummak Almanya için yararlı olmuş da olsa, Erdoğan rejiminin orta ve uzun erimli etkileri Suriye’nin istikrarsızlaşmasından daha kötü sonuçlar verebilir. Şimdi bu stratejinin yanlışlığı, Türkiye’nin jeopolitik bir heyelanla Rusya Avrasyası’na kayması şeklinde tezahür ediyor. ABD’de Trump yönetiminin acizliği ile birleşince, Almanya-ABD ekseni olmaksızın Türkiye Batı’dan kopuyor. Bu raydan çıkmış ve istikrarsızlaşmış Türkiye’de mevcut çok keskin kutuplu iç siyaset bir mayın tarlasına dönüşmüş durumda. Cadı avı yüzü suyu hürmetine İslamcılar, Ulusalcılar, Milliyetçiler ve derin devlet statükoyu hâlihazırda korusa da, bu durumun geçici süreç olduğu, yani fırtına öncesi sessizlik türü bir sükûnet hali olduğu giderek netleşiyor.

Merkel’in Erdoğan’la buluşması ve eline bir saray aynası tutuşturulması Türklerin Almanlara sembolik bir mesajı mı? Belki de! Almanlar bu aynaya bakarak yüzlerini görüp uyanacak mı? Yeniden normatif politikaya geri dönecek mi? Yoksa bu kısa süreli fırtına öncesi sessizliğinin büyüsünü bozmamak için aynı suya sabuna dokunmayan tutumu devam mı ettirecek?

1 YORUM

  1. “Şimdi bu stratejinin yanlışlığı, Türkiye’nin jeopolitik bir heyelanla Rusya Avrasyası’na kayması şeklinde tezahür ediyor. ABD’de Trump yönetiminin acizliği ile birleşince, Almanya-ABD ekseni olmaksızın Türkiye Batı’dan kopuyor. ”
    Belki de tam olarak istedikleri şeyin (Türkiyenin Ne Batıda ne de Rus Çin ekseninde olmasını isteyenleri kastediyorum )ilk aşamasını gerçekleştirmislerdir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin