Meral Akşener olayı: Hiroşima’da hamamböceklerini konuşmak

ANALİZ | AHMET DÖNMEZ

“Akşener ne yapar? İyi Parti iyi gelecek mi?”

Doğal olarak günlerdir bu merak ediliyor. Artık siyasi gündemin önemli bir parçası bu.

Konuşurken bir yandan da aslında insanoğlunun ne kadar naif bir tarafının olduğunu da keşfediyoruz. Partinin ismine, amblemine ya da vitrindeki falanca kişiye bakıp sanki diktatörlük öncesi Türkiye’sindeymiş gibi analizler yapıyoruz. Atom bombası atılmış Hiroşima’da, hayatta kalabilmiş olan hamamböceklerine bakıp seviniyoruz.

Ben bugün biraz da Hiroşima’dan hamamböceklerini konuşmak istiyorum. Bu yazıyı öyle kabul edin… Tıpkı eski günlerdeki gibi… Sanki diktatörlük öncesi Türkiye’sinin yeni bir oluşumunu konuşuyormuşuz gibi…

Efendim şöyle ki…

Siyasetin kendi dinamikleri vardır. Bireylerin ya da grupların kendi kriterleri veya duygusal reaksiyonları ile ilerlemiyor siyaset. Şöyle bir dönemde Akşener’in bir siyasi parti kurarak “Ben AKP’ye alternatifim” demesi bile başlı başına bir cesaret.

Hemen her şeyde olduğu gibi yeni bir siyasi partiyi de artıları ve eksileri, olumlu-olumsuz tarafları, güçlü-zayıf yanları ve içine doğduğu şartlarla birlikte değerlendirmek gerek. Rasyonel analizler yapmak lazım.

Öncelikle şunu görmek gerek; MHP’de muhalefet bayrağını açan ve liderliğe talip olan ilk Akşener ile bu Akşener aynı değil. Tayyip Erdoğan’dan sonra ilk kez bir lider, sokakta karşılık bulmuştu. Erdoğan’dan sonra ilk kez bir lider, rüzgâr oluşturmuştu. Hiçbir medya desteği olmamasına; hatta tam tersi bir çok kanal onu linç etmek için hazırda beklemesine rağmen oluşturduğu dalga, iktidar temsilcilerini de korkutmuştu. Belliydi, burada bir potansiyel vardı.

Bunu gören bazı derin devlet uzantıları, Akşener’in etrafını sardı. Onu ele geçirdiler demiyorum. Ama etrafını kuşattılar. Bunlar içerisinde ideolojik olarak Erdoğan karşıtı olup Akşener’de potansiyel gördüğü için ona desteğe gelenler de var tabi ki. Herkesin belli bir organizasyonla kurulup partiye yerleştirildiğini iddia etmek siyasetin ve sosyal olayların gerçekleri ile örtüşmüyor. Tıpkı bunun büsbütün zıddını iddia etmek gibi…

Cumhurbaşkanı seçilmek için artık yüzde 50.1’in gerekli olduğu siyasi düzlemde, büyük hedefler koyan bir politikacının alabildiğine geniş tabanlı bir ittifak kurması gerekir. Yanına aldığı tartışmalı isimlerden bazılarını böyle bir arayışın sonucu olarak görebiliriz. CHP’nin kentli-ulusalcı seçmen kitlesinden de oy koparabileceğine inandığı bazı isimleri kadroya katmasına ben bu açıdan bakıyorum. Ali Türkşen onlardan biri. İşkenceci bir ismi, insan hakları, demokrasi ve hukuka inanan hiçbir insanın tasvip etmesi mümkün değil. Ancak Türkiye’de siyaset hala aşiret geleneklerine göre devam ettiği için bir kesimin kahramanı olması, onu bu vitrine taşıdı. Ya da dileyen, “Ergenekon monte etti” de diyebilir.

KADRO ZAYIF, ÇÜNKÜ…

Gelelim partiye…

İyi Parti, basit, akılda kalıcı, pozitif, sıcak bir isim. ‘İyi’, gün içerisinde en az 500 kere ağzımızdan çıkan bir kelime. Amblemi de, “Su geldi teyemmüm bozuldu; Güneş doğdu ampule ihtiyaç kalmadı” dedirtmesi açısından yerinde.

Ama bütün bunlar çok naif kaçıyor, biliyorum. Dedim ya, Hiroşima’dan hamam böceklerinin hayatını konuşuyoruz.

Kadroya gelince… Kadro çok zayıf. Bunun çeşitli nedenleri var.

Bir: Erdoğan’ın demir yumruğu altındaki bir ülkede hiç kimse kolay kolay böyle bir alternatif partide görev almaya cesaret edemez.

İki: Gülen Cemaatine yönelik cadı avı ve paranoya nedeniyle aşırı derecede titiz davranılmak zorunda. Maazallah 7 göbek öteden bir Cemaatçi ile bağlantısı çıkarsa zaten Akşener’i ‘maklubeci abla’ ilan etmeye hazır kitlenin eline malzeme verilecek. Bunun için de eleğin delikleri adeta iğne deliğine döndürüldü.

Üç: Akşener’in üzerinde siyaset yapacağı zemin, daha fazlasına müsaade etmez. İyi Parti Genel Başkanı her ne kadar son derece isabetli bir şekilde ‘yeniden millet olabilme’ hedefinden söz ediyor olsa da siyasi geçmişi, söylemi, yol arkadaşları böyle bir çeşitliliğe engel. O daha çok sağ-milliyetçi-muhafazakâr kitleye oynayacak. Reel-politik açısından doğru. Bırakın siyaseti; aile içi ilişkilerin bile ilke, ahlak, vicdan temelli yürümediği bir ülkede bir takım değerler manzumesinden söz etmenin gerçekçiliği olmayacaktır. Erdoğan’ın her türlü dini ve milli değeri tepe tepe kullandığı, sınırsız bir şekilde milliyetçilik sömürüsü yaptığı bir ortamda Akşener’den daha fazlasını beklemek rasyonel değil. Evet bekleyebilirsiniz, ama bu sefer ondan Muhsin Yazıcıoğlu’ndan fazlası olmayacaktır.

Hem muhafazakâr kitleye oynayıp hem de partinin muhafazakâr ayağının bu kadar eksik kalması ise sanırım biraz çaresizlikten. Çünkü AKP muhafazakâr kitleyi kirletip iğfal ettiği için ortada neredeyse saygın bir münevver bırakmadı. Entelektüel sermaye de Erdoğan’ın savaşında top güllelerine döndürüldü. Ayrıca bu camiadan Erdoğan’ın karşısındaki bir partide görev almaya cesaret edebilecek bir babayiğit de kalmadı.

Bütün bu nedenlerle İyi Parti’ninkisi AKP’nin 2001’deki çıkışı gibi etkili ve güçlü olamadı. O gerçek bir değişim rüzgârı idi. Ve o rüzgâra denk bir ivme ile pupa yelken yola çıkan bir Erdoğan söz konusu idi. Tabi ki aradan geçen 16 yılda o Erdoğan denizi de kuruttu rüzgarları da. Ne o Türkiye kaldı ne o siyaset zemini. Ne muhalefet bıraktı ne seçim sandığı. Ne demokrasi bıraktı ne hukuk. Ne millet bıraktı ne memleket.

DRAMATİK GİDİŞATA DENK BİR DİSKUR ORTAYA KOYAMADI

Buna mukabil, Akşener’in konuşması da zayıftı. Yaşanmakta olan dramatik çöküş ile küfüv bir tirad sahneleyemedi. Sorunların derununu yakalamış, Türkiye’de ne yaşanmakta olduğuna gerçekten vakıf, çıkış yolları konusunda radikal, cesur bir diskur ortaya koyamadı.

AB, Irak’taki Kürdistan referandumu, cezaevindeki HDP milletvekilleri, yüzbinlerce KHK mağduru, hapishanelerdeki 600’e yakın bebek, 20 bine yakın masum kadın ve toplamda 60 bini bulan cezaevlerindeki Erdoğan mağduru hakkında ne düşünüyor? Bunlarla ilgili altı dolu, derin bir perspektif göremedik. Sorunların hak ettiği ölçüde ağır ve derin bir politikaya, dolu dolu dosyalara sahip olduğu izlenimi vermedi.

Yolsuzlukları da cılız geçti. Bir Pasifik büyüklüğündeki okyanusa sıradan bir feribot ile dalamazsın. Halbuki bütün Türkiye’yi esir almış bir yolsuzluk rejimi kuruldu. Ülkenin cumhurbaşkanı, işadamlarının neredeyse her ihalesinden pay alıyor. Yurtdışında aldığı ihalenin bile yarısını Erdoğan’a vermek zorunda kalan işadamları var.

Belki Akşener, partinin ismindeki pozitif algı ile mütenasip bir dil kullanmak istedi. Karamsar, bunalımlı bir hava çizmeyi tercih etmedi. Kimi seçmene ‘yıkıcı’ gelecek, ürkütücü bir başlangıçtan kaçındı. Zira sadece ağzı yananların ya da ocağına ateş düşenlerin feryat ettiği, geri kalanın gidişattan memnun, ‘çalsın sazlar, eller havaya’ modunda devam ettiği bir ülke var. Canı yananlar, kendi ah-u efganı içerisinde ciğerini soğutacak bir dil bekliyor olabilir. Ancak bir yandan da Erdoğan’ın “Ben gidersem devlet çöker” söylemi var. Sorun şu ki buna inanan, gerçekten böyle olacağından korkan milyonlarca insan yaşıyor Türkiye’de. AKP bu algı operasyonunda o kadar başarılı ki gerçekten Erdoğan’ın Türkiye’yi süper güç haline getirdiğini, bunu çekemeyen ‘Haçlı-Siyonist-Mason-Ermeni üst aklın’ (nasıl bir şeyse) ülkeyi kuşattığını, Türkiye’yi yok etmek istediğini; Gezi ile, 17-25 Aralık’la, 15 Temmuz’la başaramadıklarını şimdi Akşener’i piyasaya sürerek denediklerini zanneden kalabalık bir kitle var. Sadece Ekmeleddin İhsanoğlu’nun yaşadığı siyasi tecavüz, ne demek istediğim hakkında yeterli fikri verecektir.

‘ERDOĞAN’ ALGISINI BOZAMAYAN HİÇBİR SİYASETÇİ BAŞARILI OLAMAZ

Erdoğan’ı kaybetmekten korkan milyonlar var. Kimi eskiye dönmekten korkuyor. “Tam Osmanlı’yı diriltmeye ramak kalmışken, tam ABD’ye diz çöktürmüşken, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelmek üzereyken” her şeyin avucundan kayıp gitmesinden korkuyor.

Kimi başka bir iktidarla elde edemeyeceğini düşündüğü maddi kazanımları kaybetmekten korkuyor. Avantalarını yitirmekten korkuyor. Tadını çok sevdiği parayı ve yaşamı kaybetmekten korkuyor.

Kimi de yeniden Erdoğan öncesi başörtüsü, Kuran Kursu yasaklarının olduğu döneme dönmekten korkuyor. Alnı secdeli, ağzı Kuran’lı, eşi kapalı bir cumhurbaşkanı yerine; eskiden olduğu gibi “masonların yönettiği” bir ülkeye dönmekten korkuyor.

Ben psikolojiyi anlatıyorum, hakikati değil. Maalesef durum bu. Erdoğan’ın Kuran’lı ağzından neredeyse helal lokma geçmediği kimsenin umurunda değil. Başörtülü eşinin, işi gücü bırakıp milyon dolarlar aparttığı bir İranlı işadamını kurtarabilmek için Amerika’larda ‘diplomasi’ yürütmesi de önemli değil. Dedim ya gerçeklerden söz etmiyoruz. Psikoloji bu. Bu algıyı değiştiremeyecek, bu psikolojiyi yönetemeyecek hiçbir muhalefet partisinin başarı şansı yok.

AKŞENER NE YAPAR?

Peki ne olur? İyi Parti ne yapar?

Buna, “Ne demek ne yapar? Türkiye’de artık seçim mi var ki? Sandık diye bir şey mi kaldı da Akşener iktidara gelecek?” diye cevap verebiliriz. Hiç şüphesiz ki realite bu.

Eğer ondan bağımsız bir yorum yapacaksak da öncelikle şunun cevabını vermemiz gerekir: Kuruluş misyonu nedir?

1- Erdoğan ve AKP’nin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli noktaya kaçınılmaz bir tepki, bir reaksiyon, bir cevap olarak doğan; artık bu gidişe dur demek isteyen; Türkiye’yi uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmaya çalışan; bu dönemin hasarlarını bütünüyle tamir etmeye niyetli, bu enkazı tamamen kaldırmaya kararlı, cinnet halindeki toplumu rehabilite edecek, ayrım yapmaksızın her bir vatandaş ve her bir kesimi İYİ’leştirmeye, ocaklardaki yangını söndürmeye, tedavi etmeye hazır bir parti mi?

2- Var olan iç savaşın artık Erdoğan eliyle devam edemeyeceğine inanan; bilakis bu savaşın Erdoğan ve tepeden tırnağa bütün kadrosu ile tabanını da içine alacak şekilde genişlemeden devam edemeyeceğini düşünen çevrelerin ürettiği bir proje mi?

3- Ağırlıklı olarak MHP’deki memnuniyetsizlerin oluşturduğu, çok da büyük hedefleri olmayan, vizyonu dar, projeksiyonu zayıf, günü kurtarmaya çalışan, Erdoğan düşmanlarının fazla anlam yüklediği bir oluşum mu?

4- Siyasete atıldığından beri bütün muhalifleri bilinçli ve sistemli bir şekilde elimine edilen Erdoğan’ın önündeki en büyük muhalefet potansiyelinin de bu şekilde ölü doğurulması, heba edilmesi ve bir daha kolay kolay hiçbir ismin karşısına çıkmaya cesaret edemeyeceği şekilde bu muhalefet defterinin kapatılması için seçilmiş bir kurban mı?

Belki birkaç şık daha ekleyebiliriz. Ama şimdilik bu kadarı kâfi.

Açıkçası ben 4. şıkka ihtimal vermiyorum. Diğer 3 maddenin karışımından oluşan bir parti görüntüsü var. Erdoğan sonrası birbirlerini tasfiye etmek için harekete geçmeleri kuvvetle muhtemel bir siyasi kadro görüyorum.

Ayrıca Akşener’in başarılı olup olamayacağı sadece İyi Parti’nin kadroları ya da politikalarına bağlı bir olgu değil. Erdoğan’ın gidişatı, Türkiye’nin başına öreceği çorapların büyüklüğü, AKP’nin çırpındıkça batarken etrafa sıçratacağı pisliğin kıvamı, Zarrab davasındaki gelişmeler, dış politikanın gidişatı ve bütün bunlara bağlı olarak patlayacak bir ekonomik çöküntü çok belirleyici olacak.

Zarrab davası nedeniyle ABD ile Avrasyacılar arasında sıkışıp kalmış bir Erdoğan var. Yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal.

Avrasyacılar, İyi Parti üzerinden Erdoğan’ın üzerine bir demokles kılıcı astı. O bir müddet orada sallanıp duracak.

Kum saati işliyor.

1 YORUM

  1. Çok güzel bir analiz.

    Eklemek istediğim bir husus var:

    AKP kurulduğunda, henüz hiçbir vasfı olmayan Erdoğan, Batı ülkelerini gezmiş ve adeta -müstakbel- Başbakan olarak karşılanmıştı.. Batının büyük desteğini (icazet de denebilir) almıştı…Meral Akşener henüz sadece iç piyasada kabul görüyor.. Kim ne derse desin, bu millet batıda sözü dinlenmeyen siyasetçiye pek itibar etmez.. Özal’ın kırmızı telefonla ABD başkanını istediği zaman aradığı övünülerek anlatılırdı kahvehanelerde! Her ne kadat ABD karşıtlığı ülkemizde yüzde doksan gibi görünsede Hollywood etkisiyle içten içe imrenme ve hayranlık vardır. Trump ile Reisleri görüştüğünde Havuz manşetlerine bakın 😉 Akşener de bikaç büyük batı ülkesinde itibar görmeli ki halk meyletsin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin