Mafyatik yargı, cübbeli tetikçiler!

YORUM | OSMAN ERTÜRK

Hâkim sanığa sormuş, “Oğlum, her şey ayan-beyan ortada; işte kapı gibi suç delilleri, işte görgü şahitleri. Tutturdun ille de avukatımı isterim diye; avukat gelse ne diyecek?” Sanık gülümsemiş, “Vallahi ben de onu merak ediyorum hâkim bey!” Günümüzün yargı bürokrasisi tamda fıkradaki sanık gibi. Nasıl da göz göre göre, arsızca, inim inim inletiyorlar memleketi! Biri YSK’da karar alıp seçimi iptal ediyor, diğeri hamile, lohusa kadını tutukluyor, bir diğeri hasta tutukluyu tahliye etmeyip hücresinde öldürüyor. Al birini vur ötekine. En kıdemlisinden aşağıya kadar ip gibi hizaya dizilmişler.

Tam da reisin istediği türden, kullanışlı aparat tayfası olan bir yargı bürokrasisi. Haysiyetleri kalmamış, vicdanını satılığa çıkaran bir güruh var karşımızda. Hiç de yüzleri kızarmıyor. Onlar ki, 17/25 Aralık dönemini aklarken yargıda bu mafya düzenini kurdular. Şimdi de 15 Temmuz sürecini, etkin bir soruşturmayla incelemedikleri için bu mafya düzeni serpilip gelişti. Esef edilecek bir dönem yaşıyoruz.

Yargı bağımsızlığı konusu ciltlerle anlatılacak bir konu aslında. Bu, demokrasinin temel taşı olup, hem kuvvetler ayrılığını, hem de hukuk devletini birleştiren bir çimento desek yeridir. Şimdiki gibi ortadan kalkınca, ne kuvvetler ayrılığı kalıyor ne de hukuk devleti. Mafya düzenine selam çakan bir garabet sahnedeki yerini alıyor. Bugünün yargı düzenini bundan daha açık anlatmak mümkün değil. Örnekleri yaşayarak görüyoruz desek abartı olmaz. Dünya’nın yargı sıralamasında, Afrika’nın kabile ülkeleri bile bizden daha iyi seviyede. Avrupa Birliği’ne aday olan bir ülkenin bu sıralamadaki yeri nasıl sonlarda olur? Tam bir fecaat. Üzerine “Teşehhüd miktarı” düşüneni çileden çıkaracak bir durum bu.

Dedik ya mafya düzeninin bir de tetikçileri var. Birkaç örnekle yakın çekim inceleyelim konuyu. Anayasa Mahkemesi yargı bürokrasinin en üstünde. Başkanı Zühtü Arslan’ın, reis-i cumhurun önünde bir rükûa gidişi vardı. Hatırlarsınız. “Yüksek lisansını İngiltere’de Leicester Üniversitesi’nde insan hakları ve sivil özgürlükler alanında, doktorasını da aynı fakültede anayasa hukuku alanında yapmış bu zat-ı muhterem. 2002 yılında doçent, 2007 yılında ise profesör olmuş. İnsan Hakları ve Sivil özgürlükler çalışmış. Nasıl bir akademik kariyer ama? Mis gibi değil mi? “Okumuş ama okuduğu ülkede ifade özgürlüğünün ne demek olduğuna hiç bakmamış galiba.” dediğinizi duyar gibiyim. Geçen hafta o ve diğer üyeler bir karar aldı Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve Ali Bulaç ile ilgili olarak. Bu üç gazetecinin başvuru konusu aynı ama ikisine ret birine kabul verdiler. Başvuruların hepsini neden kabul etmediler ki? Aynı dosyadan iki kabul bir ret çıktı. Nasıl olabilir bu? Mafya da aynısını yapmıyor mu? İstediği adamı infaz ediyor, istediğini serbest bırakıyor. Gücün kaynağı, meşruluğu kalmıyor anlayacağınız. Altmış yaşının üzerinde saçları ağarmış birçok adam var o kurulda. 40 yıldan fazla bir zamandır hukuk ile yatıp kalkan hâkimler bunlar. Başvuru konuları aynı ama adamına göre ayrı kararlar aldılar. Çemişgezek Kadastro Mahkemesi’nden bahsetmiyorum. Anayasa Mahkemesi burası. Memleketin en üst yargı organı ey azizler! En üst… Daha yukarısı gökyüzü artık!

Tam bu satırları kaleme alırken İstanbul seçimlerinin iptal kararı açıklandı. Yazımın başlığına uygun başka bir örnek altın tepside önüme konuldu. Beklediğim bir karardı ama gerçekleşince yine de şaşırıyorsunuz. Yüksek Seçim Kurulu’nda da on bir hâkim var. Saçlarını ağartmış, yaşını başını almış on bir tane adam. Yedisi bir olup iptal ettiler İstanbul seçimini. Gül gibi kazanılmış bir seçimdi hatta. İki hafta ekstradan oy saydılar da sonuç değişmemişti. O kuruldan da birkaçının özgeçmişine baktım. Yaşları 50’nin üzerinde, yıllarca hukukla ilgilenmişler. Adamlar göz göre göre kazanılmış seçimin üstüne yattılar. Cübbeli tetikçiler sahne aldı tekraren. Dikkatinizi çekerim; bu zatlar yargı sisteminin en tepesindeki adamlar. Alt derece mahkemelerdeki yeni yetme tetikçiler değil. Aldıkları karar kesin. Başka bir mercie başvuru imkânı yok! Nasıl ama? İyi değil mi? Olan bitene bakınca soğukkanlılıkla şunu söylemek mümkün: Ülkede tesis edilen mafyatik düzeni bu zatlar tahkim etti ve geliştirdiler. Aldıkları kararlar veya diğer taraftan kapağını açmadıkları dosyalardan almadıkları kararlardan bunu taammüden yerine getirdiler. Ya menfi karar aldılar ya da süreci uzattılar. Her halükarda saraya payanda olmak tek niyetleriydi.

Mazide bu filmi izlemiştik

Tarihi biraz tarayınca bugünleri idrak etmek daha kolay olacak hiç şüphesiz. Siyasi veya askeri iktidarın himayesinde ilerleyen süreçlerde, hukuk ve adalet mekanizmasının yerle bir olduğuna şahit olduk mazide. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İstiklal Mahkemeleri, Yassıada yargılamaları, 1970-1980 dönemindeki mahkemeler, örnek olarak önümüzde duruyor. Benzer dönemlerde muktedir yapı, kendince bir adalet anlayışını, kullanışlı hâkim ve savcılara hep dikte etti. Bağımsızlığın ve vicdani kanaatin geçer akçe olmadığı dönemlerdi bunlar. Asli unsur olarak, “Siyasi iktidarın etkisi altında kalmak ve yönlendirilmek” karşımıza çıktı hep. Uğur Mumcu’ya göre bu özel zamanlardaki kurumlar mahkeme değil, anti-demokratik “İnfaz kurulları”dır. Bu tip mahkemelerde yargılanan sanıkların beraat etme ihtimalleri çok düşük olduğu gibi siyasi iktidarın bir dediği iki edilmiyordu. Çünkü bu kurullar, sırf o sanıkları yargılamak için kurulmuş, atanmış hâkimler de bu sanıkları mahkûm etme amacında olan kişilerdi.  Suçta ve cezada kanunilik, doğal hâkimlik ilkesi gibi ilkeler rafa kaldırılıp, mafyatik olarak adamına göre muamele dönemi başlamıştır. Hukuk fakültelerinde okutulan en temel ilkeler çöp olmuş, kısa vadede hiçbir mahkemenin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve güvencesi kalmamıştır.

Bu açıdan tarihsel süreç, günümüzle karşılaştırınca, film yabancı gelmiyor. Gözümüzü bir yerden ısırıyor bu sahneler.  “O kadar kötü mü?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, bazı uygulamalar, o dönem yargılamalarından çok daha kötü! O dönemlerde kadınla, özellikle hamile, lohusa kadınla, bebekle hiçbir zaman uğraşılmadı. Gazete aboneliği, bankaya para yatırma, Digitürk iptali, burs verip çocuk okutmak, kermes düzenlemek gibi şeyler, saçma sapan bir şekilde delil diye insanların önüne konuyor günümüzde. Şunu açıkça söylemek, belki de haykırmak gerekir. Saray güdümlü mahkemelerin, kurulların orkestra gibi beraber hareket ederek oluşturduğu ses, kuru bir gürültüdür. Sadece kulağı tırmalayan bir cızırtıdır. Şunu iyi bilin ki, bu mafyatik düzeninizde, işbirlikçi ortaklarınızla aldığınız kararları tanımıyoruz. Hukuk deyip durduğumuz için aksi bir şey yapmak bizim yolumuz değil. Bu tetikçi zevat, güvenilirliği olmayan, sarayın kapısına bağlı, onun iktidar ömrünü uzatmak için çabalayan suç ortaklarıdır. Hele hele “Terör örgütü” suçlamasını size iade ediyoruz. O iddia size yakışır ancak. Tetikçi hâkimlerinizin aldığı kararların tamamı müsveddedir. Onları itina ile buruşturup çöpe atıyoruz. Şunu kafanıza koyun ki, yukarıda saydığımız aktivitelerin hiçbiri suç değildir ve akıl sağlığı yerinde olan biri de bunlara suç diyemez. Mafyatik yargınız, infazcı hâkimleriniz, cübbeli tetikçileriniz bu dönemin yüzkarası olarak tarihteki yerini almıştır. Zamanı gelince işledikleri suçların hesabını da vereceklerdir. Hakikatin karşısında hiçbir güç duramamış ve pes etmiştir. Devasa medya gücünüz, para dolu kasalarınızın ve iktidarınızın bir gün sonu gelecek. Yıkılıp gideceksiniz. Biz de şu an çilemizi çekiyoruz; ama bilin ki her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin