Lavaboda biriken pislik ve devletin ana rotası sorunu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

O kadar çok sorun var ki Türkiye’de birikmiş olan, tıpkı tıkalı bir lavabonun içinde biriken pis su gibi, giderek birikiyor. Gider borusunun kaldırabileceğinden çok daha fazla pislik birikmiş. Bir lavabo pompasıyla pompalayarak tıkanıklığı açmak gerekiyor. İrrasyonelleşme, radikalleşme, yabancı düşmanlığı, içe kapanma, yolsuzluk, gayrı-şeffaflık, insan ve azınlık hakları konusundaki kronik patoloji ve sistematik ihlaller, kutuplaşma ve mikro aidiyetlere bölünme, fiziksel ve cinsel şiddet fiillerinde anormal artış… Saymakla bitmiyor. 

Devletin ideolojisiz olamadığı tipik Ortadoğu ülkelerinden biri, Türkiye! Her ideolojik devlette olduğu gibi, sosyal mühendislik mağduru bir “proje halk” var. Devlet sürekli birilerinin devleti olmuş, herkesin devleti olamamış. Devlet tenis topu gibi el değiştirse de, bir türlü normalleşemiyor. 1999-2009 arasındaki on yıl Avrupa Birliği (AB) sürecinde önce üye adaylığı, ardından da tam üyelik müzakerelerinin başlamasıyla demokratikleşmeye ve makûs tarihini yenme yolunda ilerlemeye başlamıştı Türkiye. Fakat bu süreç önce durakladı, sonrasında da özellikle Gezi-17 Aralık-15 Temmuz süreçlerinden sonra serbest düşüşe geçti.  Böylece Türkiye on yıllarca geriye savruldu! Yukarıda saydığım tıkalı lavabo, bu geriye savruluşun sonucudur. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Devletler bir şilep gibidir. Gittikleri bir rota, bir hedef liman vardır. Bu rota ve hedef liman olmadan nasıl ki bir şilep işlevsizleşirse, devletler de bir ana rotaları ve ilerlemekte oldukları liman olmadan var olamaz. Bu rota ve liman, vatandaşın devletle ilişkisini büyük oranda belirler. Devletler vatandaşlarının sadakatine gereksinim duyar. Türkiye Tanzimat’tan beri modernleşmeye çalışan bir ülkedir. Modernleşme Türk toplumunda Avrupalılaşma/Batılılaşma olarak algılandı ve uygulandı. Bunun nedeni gayet açık. Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini tanımladığı “öteki” Batı oldu. Batı’nın ilerlemesi nedeniyle Osmanlı geri konuma düşünce, bu geri kalışı telafi etmek ve Batı’yı yeniden yakalamak ve onu geçmek için, Batı’nın geçtiği evrelerden geçerek onun elde ettiği sonuca ulaşmaya çalıştı. Bu tutum Türkiye Cumhuriyeti tarafından Osmanlı’dan aynen miras alındı. Japonya ve Rusya gibi Batılı olmayan toplumlar da Osmanlı-Türkiye deneyimine yakın bir modernleşme yaşadılar. Batı’nın dünyadaki bilimsel, teknolojik, askeri hâkim konumu, kolonilerin Batı kontrolüne girmesiyle sonuçlandı ve bu ülkelerde de modernleşme süreci böylelikle Batı’nın hâkimiyeti altında başladı. Oysa Osmanlı-Türkiye veya Rusya’da Batı tarafından kolonileşme süreci yaşanmadan modernleşme bu ülkelerin kendi yerel elitlerince yürütülen bir program oldu. Osmanlı İmparatorluğu da, Rus Çarlığı da örneğin ordularını veya eğitim sistemlerini Batılılaştırarak modernleşmeye çalıştılar. Japonya da bu sistemi izledi. Türkiye böylece iki yüz elli yıllık Batılılaşma ve modernleşme macerasına başlamış oldu. 

GELENEĞE KARŞI MODERNİN SAVAŞI

Devleti dönüştürmek, devletin ana rotasıydı. Dönüşüm, Avrupa toplumlarının örneğini izledi. Geleneğe karşı modernin savaşıdır bu. Geleneksel olandan kopup modern olana yelken açıldı. Eğitim, ordu, bürokrasi gibi kurumlar bu modernleşme sürecinde dönüştürüldü. Dönüşüm, özgünlüğü ve biricikliği korumanın tek yoluydu. Diğer alternatif sömürgeleşmek ve yutulmaktı. Oysa dönüşümün kendisi, özgünlük ve kültürel biricikliğin altını oyuyordu. Bu durum, Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin çok sancılı geçmesine neden oldu. 

Oysa Rusya ve Japonya’da durum farklıydı. Rusların Batıyı öteki olarak görmelerini gerektirecek din temelli bir kimlikleri yoktu. Ortodoks olmaları Batılılaşmalarına belki bir frendi, ama engel değildi. Japonlar ise, Ruslardan bile daha pragmatiktiler. Eski kültürün ve geleneklere nostaljik bir bağlılık vardı, ama Japonları bundan alıkoyan din temelli bir kimlik yoktu. Milli kimlikleri modernleştirmek daha kolaydır. Dini kimlikleri modernleştirmek kolay mı zor mu olacak, bu dinine göre değişir. İslam dini modernleşmenin kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiği dönemlerde kendini dönüştürebilmiş ve mesela antik Yunan filozoflarının tartışmalarına kaldıkları yerden devam edebilecek bir senteze varmıştı. Oysa bundan yüzlerce asır sonra, Batı modernleşmesi başladığında, bu modernleşmenin geldiği yer olan Batılı Hristiyan toplumlar, Osmanlı ve İslam dünyasında modernleşmenin ürünleriyle senteze girme konusunda çok sorunlu ve geciktirici bir reflekse neden oldular. Yine de II. Mahmut’tan itibaren çok ciddi ve önemli reformlar engellenemedi. Fakat şöyle bir sorun doğdu. Toplumda modernleşme taraftarı olan reformistlerle dönüşüme karşı olan muhafazakârlar birbirlerine karşı keskin sınırlarla cephe aldı. 

Şimdi yukarıda bahsettiğim ideolojisiz olamayan devlet görüngüsü (fenomeni) daha iyi anlaşılacak. Devleti ve toplumu dönüştürmek ve modernleştirmek (Batılılaştırmak) isteyen elitler, devleti kontrolleri altında tutarken, bu modernleşmenin süjesi olan halkın büyük bir bölümü bu modernleşmeyi reddetti. Modernleşme geleneğin alanını daraltıyordu. Daha önce vurguladığım gibi, Avrupa modernleşmesinin ana temeli, geleneğe karşı oluşudur. Bu keyfi bir tercih değildi. Bir zorunluluktan doğmuştu. Mesela Reformasyon olmadan modernleşme yapılamazdı. Çünkü seküler topluma giden yol Katolik Kilisesi’nin yetkilerinin azaltılmasından ve onun dünyeviliğinin (mesela devlet yönetimine etkisinin) bitirilmesinden geçiyordu. Osmanlı-Türk toplumuna bu bağlamda yaklaştığımızda, modernleşmeye karşı duran gelenekçilerin dindar olduğunu görüyoruz. Bu durumda azınlıkta olan bir grup politik elit, modernleşme programlarını uygulamak için devleti modernleştirici bir enstrüman olarak kullandı. Böylelikle devlet, toplum mühendisliğine yarayan bir enstrüman haline geldi. Bu devlet ideolojisiz olamazdı. İdeoloji, modernleşmenin gerçekleşmesi için kullanılacak her türlü meşruiyet dayanağıydı. Giderek bu modernleştirici devletin vatandaşı olan ve bu devletin modernleşme programının süjesi olan insanlar, devletle aralarına mesafe koydu. Onlar da bu devleti ortadan kaldırmak – ya da en azından onu dönüştürmek – istedi. Osmanlı-Türk toplumundaki ilericilik-gericilik kategorisi bu şekilde doğdu. 

İslam’ın Batı’yı (gayrimüslim İbrahimileri) kendisine eş görmemesi, anti-Batı akıma çok iyi ve kullanışlı bir ideolojik meşruiyet zemini oluşturdu. Bu meşruiyet zeminine sahip olmayan Rusya ve Japonya’da modernleşme bu nedenle Türkiye’dekinden daha başarılı oldu. Modernleşmenin dini kurumların altını oyuşu Rusya ve Japonya’da çok belirleyici önemde olmadı. Oysa din-devlet ilişkilerinin birbiri içine girmiş olduğu, hukuk, devlet yönetimi, ekonomi gibi alanlarda kendi pozisyonları olan İslam dini, Osmanlı-Türk toplumunda bir dinden çok daha kapsayıcı, ideolojik bir öteki oluyordu. Mesela kadın erkek eşitliğini ele alalım. Modernleştirici politikalar Avrupa örneğinden hareketle bu modernleşme dönüşümünü Osmanlı, Rusya ve Japonya’da gerçekleştirmeye başladığında, Rusya ve Japonya’da feodal kurumların direnciyle karşılaştı. Bu direnç Avrupa’daki dirence benziyordu. Oysa Osmanlı’da ve diğer Müslüman toplumlarda feodal dirençten çok daha güçlü olan dini direnç söz konusuydu. Bu durumda modernleşme, Osmanlı toplumunda kimliksel kırılmalara ve antagonistik kutuplaşmalara neden oldu. Bu antagonizma (uzlaşma ihtimali güç olan çatışma veya anlaşmazlık) Türkiye tarafından Osmanlı’dan miras alındı.

Böylece Batılılaşma (Avrupalılaşma) geç dönem Osmanlı devletinin ve modern Türkiye’nin ana rotası oldu. Bu modernleşmeye direnç de, modern Osmanlı ve Türkiye devletlerinin iç ötekisi!

Bu dual yapı, 15 Temmuz sonrasında “Yeni Türkiye” ile ortadan kalkmış görünüyor. Batılılaşma ve modernleşmenin ajandasında olan ne varsa, artık latent olarak Kemalist-sol kesimlerce de terk edilmiş görülüyor. Mesela yasalar karşısında eşitlik, insan hakları, özgürlük, hukuk devleti gibi konseptler, görecelileştiriliyor. Bunların Avrupa’da olan haliyle Türkiye’ye uyarlanabileceği düşüncesinden vazgeçilmiş görülüyor. İslamcılar zaten en başından beri (Osmanlı’daki ilk modernleşme adımlarının peşi sıra) Batılılaşmaya karşı çıktılar. AKP ve Erdoğan rejiminin DNA’sı bu nedenle fazla değişmedi. Esas 1999-2009 dönemindeki en hızlı modernleşme sürecinde kendi tarihsel ana akım davranış kalıplarının dışına çıkmışlardı. Oysa mesela liberaller veya Kürt siyasi hareketi gibi akımlar, Batılılaşmayı zaten reddetmeyen bir gelenekten geliyorlardı. Bu dönemde AB reformlarına “Batı’ya verilen tavizler” olarak bakmaya başlayan Kemalist ulusalcılar, 15 Temmuz sonrasında patlak veren fiili rejime kolaylıkla ayak uydurdular. Çünkü Erdoğan ve AKP Batılılaşma (AB üyeliği ve bunun normlarına ayak uydurma yolundaki dönüşüm) karşıtı pozisyon almıştı. 

Böylelikle şu sonuç karşımıza çıkıyor:

Türkiye toplumunda ilk kez Batılılaşma/Avrupalılaşma (modernleşme) konusunda çok geniş bir toplumsal taban ortaya çıkmış görünüyor. Batı’nın normları ve değerlerinin Türkiye’ye uygun olmadığı artık açıkça dillendiriliyor. 28 Şubat generalleri AB sürecini Türk üniter devleti için tehlikeli görmüşlerdi. Bugünkü iktidar mümessilleri ve onlara açıktan veya latent olarak destek çıkan geniş taban AB normlarına aynı mesafede duruyor. Son iki yüz elli yıldır kendi rotasını Batı olarak saptamış bir devlet, bugün Batı rotasından çıkma konusunda karar vermiş görülüyor.Hangi rota konusunda anlaşamamış birçok kesim, Batı rotası olmasın konusunda anlaşmış durumda.

Temel soru şudur: Bu yönelim sapması kalıcı mı, geçici mi olacak?

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin normalleşmesi sorusuyla bağlantılıdır, bu soruya verilecek yanıt. Çünkü normalleşme denince, bu ana rotası modernleşme olan, Batılı normları ve değerleri benimseyen bir devletin yeninden tezahür etmesi anlaşılır. Anayasal liberal demokrasidir bu devletin ana zemini. Oysa bugün bu devlet yok! Geri gelip gelmeyeceği, yeni yönelimin kalıcı olup olmamasına bağlıdır. Lavaboda biriken pislik ne olacak, bu sorunun yanıtında gizli. 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin