Kötülük Problemi (6): Dünyada niçin kötülükler var?

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Kötülük arızî ve izafî olsa dahi bazılarının aklına, “Hiç olmasaydı daha iyi değil miydi?” sorusu gelebilir. İşte bu noktada var olan kötülüklerin niçin var olduklarının, onların varlığının ilahî hikmet ve adaletle nasıl bağdaşacağının izah edilmesi gerekir. Daha önce de belirttiğimiz üzere kötülükler “sırf kötülük olsun” diye yaratılmadıkları gibi, birilerine zarar vermek veya acı çektirmek için de yaratılmamışlardır. Tam tersine onların altında yatan çok önemli hikmetler vardır. Kötülükler, kendilerinden çok daha büyük hayır, fayda ve güzelliklere vesile olmaları için yaratılmıştır.

Bu konu iyi anlaşıldığı takdirde kötülüklerin yaratılmasının bizatihi bir kötülük olmadığı daha iyi idrak edilecektir. Zira Bediüzzaman’ın tabiriyle, “Bir şerr-i cüz’i için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur” (Bediüzzaman, Sözler, s. 504). Yani asıl büyük kötülük az şerlerin yaratılması değil, yaratılmamasıdır. Çünkü onlar yaratılmadığı veya onlara izin verilmediği takdirde büyük hayırlardan mahrum kalınmış olur.

Şeytanın yaratılma hikmetiyle ilgili Bediüzzaman’ın şu açıklamaları konuyu daha iyi kavramamıza yardımcı olacaktır: “Şeytanın yaratılmasında cüz’i şerler ile beraber birçok küllî hayırlı maksat ve insana kemal yolunu açan sebepler vardır. Evet, bir ağaç, çekirdekten koca bir ağaç olana dek ne kadar çok mertebe geçirirse, insanın mahiyetindeki kabiliyetlerde de ondan daha çok mertebe bulunur. Belki insanın kabiliyetlerinin zerreden güneşe kadar dereceleri var. Bu kabiliyetlerin ortaya çıkması için elbette bir hareket, bir amel gerekir. İnsanı yükselten o ameldeki zembereğin hareket etmesi mücadele ile olur. O mücadele ise şeytanların ve zararlı şeylerin varlığıyla mümkündür. Yoksa melekler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. Bu durumda da insanlıkta binlerce sınıf bulunmazdı. İşte, küçük bir şerrin gelmemesi için binlerce hayrı terk etmek, hikmete ve adalete terstir” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 90).

İmam Gazzâlî de her şeye güç yetiren ve kullarına karşı çok merhametli olan yüce bir Yaratıcıyla, hastalıkların, fakr u zaruretlerin, elem ve acıların nasıl telif edilmesi gerektiği şeklindeki bir soruya şu misalle cevap verir:

“Ameliyat edilmesi gereken hasta bir çocuğu düşünelim: Annesi acıdığı için bir türlü onu ameliyat masasına yatırmak, cerrahi müdahalede bulunacak operatöre teslim etmek istemiyor. Babası ise ameliyat olmasında kararlı. Bunu gören cahil bir insan zanneder ki anne, babadan daha merhametlidir. Çünkü evlâdı için telaşlanmakta ve onun ameliyat olmasına kıyamamaktadır. Fakat akıllı bir insan hiç de böyle düşünmez. O, babanın daha merhametli olduğuna inanır. Çünkü babası onu devamlı çekeceği bir sancıdan kurtaracaktır. Bunun için de muvakkat acılara tahammül etmesine göz yummaktadır.”

Konuyla ilgili onun verdiği diğer bir misal ise şöyledir: “Mikrop kapmış ve kangren olmuş bir el düşünelim. Bu eli kesmek, zahiren her ne kadar kötü görünürse de, bütün bedenin selameti gibi büyük bir mutluluğa vesile olacağından onda sonsuz hayırlar gizlidir. Çünkü eli öyle kendi haline terk etmek bütün bedenin helakine sebep olur. Böylelikle şer, olduğundan daha da zararlı ve yaygın bir hal alır. Şu halde bütün bedenin selameti için bir elden olmak şer değil, bilâkis hayırdır. Eli kesmek bizzat bedeni kurtarmak için murat edilmiştir. Elin kendi uzviyetini kurtarmak için değil de bedenin selameti için kesilmiş olması, asıl gayenin el değil de bedenin kurtulması olduğunu ortaya çıkarmıştır.”

Bu misallerden sonra da şu izahı yapar: “Az ve geçici olan acı ve sancılar ilerde gerçek sıhhate vesile olacaksa nazar-ı itibara alınmaz. Onlara kötü nazarı ile değil, iyi nazarı ile bakılır. Çünkü onlar iyinin gerçekleşmesine vesile olacaklardır. Varlık âleminde hiçbir şer yoktur ki ‘hayrı’ içinde bulundurmasın. Şer, büsbütün ortadan kaldırılmış olsaydı, içinde bulundurduğu hayrı da beraberinde alıp götürecekti. İçinde bulundurduğu hayırla beraber ortadan kaybolmasıyla şüphe yok ki daha büyük şerler ve zararlar ortalığı dolduracaktı. Şerri de hayrı da yaratan Allah’tır. Fakat O, hayrı, bizzat kendisi için murat buyurur; şerri ise bizzat kendisi için değil, içinde barındırdığı/sakladığı hayırlar için murat buyurur” (İmam Gazzali, Esma-i Hüsna Şerhi, s. 67-69).

Kötülüklerin altında yatan hikmetleri nasıl görebiliriz?

Kötülüklerin, içinde sakladığı hayırların görülebilmesi için özellikle şu üç hususa dikkat edilmesi gerekir. Birincisi, küllî bakış açısına sahip olmak, diğeri olayları sonuçlarıyla birlikte değerlendirmek, üçüncüsü de dünyanın mahiyetini kavramak. Gerçi -daha önce de geçtiği üzere- insan kuşatıcı ve küllî bir ilme sahip olmadığı gibi, onun ilahî maksatların detay ve mahiyetine dair kesin bilgi sahibi olması da mümkün değildir. Bununla birlikte o, sahip olduğu akıl, bilgi ve imkânlar dahilinde bakış açısını genişletebilir; şahit olduğu olayları neticeleriyle birlikte değerlendirmeye alabilir. Bunu yapabildiği takdirde “iyilik” ve “kötülük” hakkındaki değerlendirmeleri hakikate daha çok yaklaşacaktır.

Bakışımızı tek bir olaya hasrettiğimizde gördüklerimizle, daha küllî ve evrensel bir bakış açısı kazandığımızda gördüklerimiz birbirinden farklı olur. Dar ve cüz’i bakış, idrakimizi perdeleyeceği için yanlış yargılara ulaşmamıza yol açar. Mesela felçli doğan bir çocuğa sadece kendisi ve dünya hayatı açısından bakarsak, onun yaşadığı mahrumiyet ve acıyı göz önünde bulundurarak bunun büyük bir kötülük olduğunu düşünürüz. Halbuki o çocuğun felçli yaratılmasının, çok daha geniş bir daireye ve ahirete bakan yönleri vardır. Mesela anne-babası ve yakın çevresi böyle bir çocuk vasıtasıyla imtihan olmaktadır. Bu çocuğun sakat hâli, sağlam insanlara sahip oldukları nimetleri hatırlatmaktadır. Çocuğun çektiği sıkıntılar, ahireti adına bir yatırım olmaktadır. Belki de Yüce Allah o çocuğu, bir kısım günahlardan muhafaza buyurmayı murat etmektedir. Kaldı ki sağlık alanındaki gelişmelerle, bir kısım tedavi yöntemleriyle ve alınacak tedbirlerle bir yere kadar bu gibi sakatlıkların önüne geçmek de mümkündür.

Öte yandan Peygamber Efendimiz (s.a.s), işlerin neticelerine göre değerlendirileceğini, kıymet kazanacağını ifade eder. İnsanoğlu da neticede elde edeceği hayır ve mükâfatları düşünerek pek çok zorluğa katlanmayı göze alır. Yaptığı eserlerdeki veya ortaya koyduğu iş ve fiillerdeki gayesini bilmeden, bunların hiçbiri hakkında tam bir açıklama yapamayız. Bu sebeple dünyada var olan kötülüklerin hikmetlerini kavrayabilmek için gerek dünya gerekse ahirette bunlara terettüp eden sonuçlara odaklanmamız; hatta dünyanın yaratılış ve insanın dünyaya gönderiliş gayesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Bunu yapabildiğimiz takdirde ulaşacağımız sonuç şu olacaktır: Mutlak anlamda, bizi Allah’a yaklaştıran şeyler iyi; O’ndan uzaklaştıran şeyler ise kötüdür.

Cenâb-ı Hak, pek çok âyet-i kerimede insanı, yerleri ve gökleri, bu ikisi arasındaki bütün varlıkları boş yere değil; hak ve hikmete uygun olarak, belirli bir gaye ve amacı gerçekleştirmek üzere yarattığını beyan buyurur. (Bkz. el-Mü’minûn, 23/115, Âl-i İmrân, 3/191, ed-Duhân, 44/39) Dolayısıyla varlığın gayesiz ve hedefsiz olduğunu iddia edenlerin sözleri ilahî vahye aykırı olduğu gibi, bilime, insan aklına ve tecrübelere de aykırıdır. Başta insan olmak üzere her bir varlığın yaratılması önemli gaye ve hikmetlere bağlandığına göre, bize düşen vazife de teodise konusunu buna göre değerlendirmektir.

Şunu da unutmamak gerekir ki bizler en nihayetinde Cennet’te yaşamıyoruz; bilakis bizi Cennet’e hazırlayan, ebedî nimetlere ulaştırması mümkün olan bir yolda yürüyoruz. İşte böyle bir maksada hizmet eden hiçbir olayı, hiçbir varlığı mutlak anlamda kötü olarak vasıflandıramayız. Mesela maruz kaldığımız hastalıklar, felaketler, belalar şayet bizlere acizliğimizi ve dünyanın faniliğini hatırlatıyor, yüzümüzü Allah’a döndürüyor, günahlarımızı temizliyorsa, nasıl olur da bunları salt kötülük olarak  görebiliriz!

Bediüzzaman’ın şu izahları oldukça manidardır: “Şu dünya hayatı, imtihan meydanı ve hizmet yurdudur. Lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem hizmet yurdudur ve ibadet mahallidir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubûdiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 11).

Keza insanın saçlarının beyazlaması, belinin bükülmesi, ihtiyarlaması, onun açısından sevimsiz şeyler olarak görülebilir. Ne var ki bunların insana ölümü hatırlattığında, onu kabre hazırladığında şüphe yoktur. Bu da onun sonsuz hayatını kurtarmasına yardımcı olur. Eğer vefat eden çocuklar, ayetin “vildanün muhalledun” olarak tabir ettiği üzere (el-Vâkıa, 56/17; el-İnsân, 76/19) bizim için ebedî birer Cennet çocuğu olacaklarsa, bundaki rahmet ve hikmet cihetini görmezden gelmek doğru olur mu?

Şayet bizler, Cennet hayatından beklenmesi makul olan bir kısım şeyleri, dünyadan beklersek, en başında yanlış bir bakış açısına sahip oluruz. Unutmamalıyız ki dünya sadece keyif çatmaya ve zevk içinde yaşamaya müsait bir yurt değildir. Bu, ancak Cennette mümkün olacaktır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin