Kötülük Problemi (3): Marifetullah Bilgisi

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Daha önce, var olan kötülüklerin bir sorun hâline getirilmesinin önemli sebeplerinden birinin Yüce Yaratıcının isim ve sıfatlarıyla yeterince bilinememesi olduğunu ifade etmiştik. Esasında bu, sadece problemin temel sebeplerinden biri değildir. Aynı zamanda onun doğru anlaşılması ve çözümü adına da önümüze ilke ve ölçüler koyar. Kötülük problemi etrafında ortaya atılan sorulara ilahî isim ve sıfatlar açısından bakan bir mü’min, bunların pek çoğunun gerçek anlamda bir sorun olmadığını düşünür. Çünkü ona göre Allah, mülkün gerçek sahibi olduğuna göre mülkünde dilediği gibi tasarruf etme hakkına da sahiptir.

Özellikle Eş’ariler, bu konuda ilâhî iradenin mutlaklığını öne çıkarmış ve şer problemini, Allah’ın Fail-i Muhtar ve Kâdir-i Mutlak olmasıyla izah etmeye çalışmışlardır. Onlar, ısrarla Allah’ın insanî ahlâk ölçüleriyle yargılanmasına karşı çıkmış, onun gaye ve hikmetini anlamanın mümkün olmadığını vurgulamış, Yaratıcının hiçbir şekilde yaratılanlara benzemediğini, onların tâbî oldukları kanunlara tâbî olma mecburiyetinin bulunmadığını ifade etmişlerdir.

Eş’arilerin, Allah’ın fiilleri arkasında akıl yoluyla gaye ve hikmet aramaya karşı çıkmalarının sebebi, sebeplere hakiki bir tesir vermek istememeleridir. Bunun, Allah’ın kulları için en hayırlı ve en adil olanı yaratmak zorunda olduğunu öne süren Mutezileye karşı cevap verme kastıyla ortaya çıkmış aşırı bir görüş olduğu da söylenebilir. Zira tepki hareketlerinde denge korunamayabiliyor. Ne var ki İbn Rüşd’ün ifadesiyle sebeplerle neticeler arasındaki ilişkiyi koparan böyle bir yaklaşım, hikmetin gereğinden de hakikatten de uzaktır (İbn Rüşd, Felsefe-Din İlişkileri, s. 220).

Bununla birlikte onların net bir şekilde Hâlık-mahlûk ayrımı yapmaları, Yaratanın hiçbir şekilde yaratılanlar gibi olamayacağını ve Allah’ın yaratmasında mutlak irade ve kudret sahibi olduğunu vurgulamaları, özellikle kötülük problemine iman gözüyle bakmak isteyen mü’minler açısından önemlidir.

Allah’ın her şeyi zıddıyla yaratmasının, kudret ve iradesinin kemaline delalet ettiğini söyleyenler de olmuştur ki bu da göz ardı edilemeyecek bir izahtır. Kâinatta iyinin yanında kötünün, güzelin yanında çirkinin, faydalının yanında zararlının, adaletin yanında zulmün, sıcağın yanında soğuğun, uysalın yanında vahşinin vs. yer alması bir açıdan O’nun yaratmasındaki çeşitliliği, gücünün her şeye yettiğini ve mutlak irade sahibi olduğunu gösterir.

Hz. Mevlânâ, bunu şu misalle izah eder: “Ressam iki türlü resim yapar: Güzellerin resimleriyle çirkinlerin resimleri. Yusuf’un, yaratılışı güzel hurilerin resmini yaptığı gibi, ifritlerin, çirkin iblislerin resmini de yapar. İki türlü resim de onun üstatlığının eseridir. Bu, ressamın çirkinliğine delil olamaz, bilakis üstatlığına delildir” (Mevlânâ, Mesnevi, 2/195).

Bazıları, insanların neşet ettikleri ortam, sağlık durumları, kabiliyetleri, zenginlikleri, güç ve konumları gibi yönlerden eşit yaratılmamasını bir kötülük veya haksızlık olarak görebiliyor. Ne var ki bu, oldukça sığ bir bakış açısıdır, derinlikten ve hakikatten yoksundur. Çünkü her şeyin hakiki sahibi ve maliki olarak Allah’ı kabul eden bir insanın, onun meccanen bizlere bahşettiği maddî ve manevî nimetler konusunda haksızlık yaptığını iddia etmenin hiçbir temeli olamaz. Çünkü karşılıksız verilen şeyler konusunda insana düşen vazife, sadece teşekkür olabilir, itiraz değil. Bizi yoktan var eden, hayatla serfiraz kılan, eşref-i mahlukat derecesine çıkaran Allah’a karşı şikayet veya itiraz etmemizi gerektirecek ne tür bir hak iddiamız olabilir ki!

Sınıfa giren bir öğretmenin talebelerine para yardımı yaptığını fakat kendince uygun gördüğü bir hikmet ve maksada binaen her birine farklı miktarlar verdiğini düşünelim. Öğrencilerin “Falancadan daha az verdiğin için bana zulmediyorsun!” demeye hakkı olabilir mi? Olamaz. Çünkü aldığının karşılığında verdiği hiçbir şey yoktur. Allah da hem imtihan sırrının bir gereği olarak hem de dünya hayatının düzeni adına kullarının bazısına az verir, bazısına çok, dilediği kimsenin rızkını bollaştırır, dilediği kimsenin rızkını ise daraltır (bkz. er-Ra’d, 13/26; en-Nahl, 16/71). Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kimini kimine üstün kılan Biziz” (ez-Zuhruf, 43/32).

Bediüzzaman bu meseleyi terzi misaliyle izah eder. “Cenab-ı Hak musibetleri veriyor, belaları musallat ediyor. Özellikle masumlara, hatta hayvanlara bu zulüm değil mi?” sorusuna şöyle cevap verir: “Hâşâ! Mülk Onundur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba sanatkâr bir zat, bir ücret karşılığında seni bir model yapıp, oldukça sanatlı yaptığı süslü bir elbiseyi sana giydiriyor; hüner ve maharetini göstermek için kısaltıp uzatıyor, biçip kesiyor, seni oturtup kaldırıyor. Sen ona, ‘Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin, oturtup kaldırmakla bana zahmet verdin’ diyebilir misin? Elbette diyemezsin.” Bu analojiden sonra Sani-i Zülcelal’in de öncelikle insana oldukça sanatlı bir vücut ihsan ettiğini, sonrasında da çeşit çeşit isimlerinin nakışlarını göstermek, olgunlaştırmak ve kemale erdirmek için onu hastalık, açlık, susuzluk gibi belalara müptela ettiğini, tavırdan tavra gezdirdiğini ifade eder (Bediüzzaman, Mektubat, s. 44).

İLÂHÎ İSİMLERİN TEZAHÜRLERİ

Bediüzzaman’dan önce daha başka İslâm âlimleri de kâinatta eksiklik ve kusur olarak görünen bir kısım kötülükleri esma-i hüsna ile izah etmeye çalışmışlardır. Kâinata, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli alanı olarak bakıldığında, kötülüklerin varlığını izah etmek hiç de zor değildir. Yeter ki Allah tasavvurumuzu beşerî darlığımıza ve zihnî kurgularımıza hapsetmeyelim. Bilakis peygamberleri ve kutsal kitapları vasıtasıyla bize Kendini nasıl tanıtıyorsa Onu o şekilde tanımaya çalışalım.

Allah’ın her ismi, kendi tecellisine makes olacak aynaların varlığını gerektirir. Sözgelimi Allah’ın eş-Şâfî ve er-Rezzak isimleri, hastalıkların ve rızka muhtaç olanların varlığını iktiza eder. Aynı şekilde O, el-Mucîb ismiyle darda kalanlara el uzatırken, el-Bâsıt ismiyle de sıkıntıya duçar olanların yardımına koşar.

Bediüzzaman bu meseleyi şöyle açıklar: “Sen açlıkla onun Rezzak ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığında bil. Elemler, musibetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten parıltılar ve rahmetten ışıklar ve o ışıklar içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, ürktüğün ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 254).

Dolayısıyla insanlık âlemindeki kötülük gibi zannedilen olaylara Hâlık-mahluk ilişkisi açısından bakıldığında her şey yerli yerine oturur; bunlar vasıtasıyla Allah’ın lütuf ve ihsanları sezilir ve ona karşı şükür ve ubudiyet vazifesi yerine getirilir. İhtiyaç, zaruret ve acı içinde kıvranan hiçbir canlının sahipsiz olmadığı, kendi başına terk edilmediği, bilakis Allah’ın koruma ve gözetiminde olduğu görülür.

Diğer taraftan felsefecilerin zannettikleri gibi Allah’ın sadece el-Âlim, el-Berr, er-Rahim, el-Adl, el-Muktedir gibi isimleri yoktur; bunların yanında el-Kahhar, el-Müzill, el-Müntakim gibi celali isimleri de vardır. Ancak Allah’ı bütün isimleriyle birlikte mülahazaya alarak doğru bir ilah tasavvuruna sahip olabiliriz. Dolayısıyla “Madem Allah kullarına karşı çok iyi ve çok merhametli, o halde niye kötülüklere izin veriyor?” gibi bir soru, Cenab-ı Hakk’ı sadece bazı cemali isimleri itibarıyla mülahazaya aldığı için daha baştan yanlış kurgulanmıştır. Allah, kullarına nimet verdiği, rızıklandırdığı, onları affettiği gibi, istihkak kesp edenleri de farklı farklı yollarla cezalandırır. Şayet âlemde iyiliklerin yanında kötülükler de yer almasaydı, pek çok ilâhî isim ve sıfat işlevsiz kalırdı ki uluhiyette böyle bir şey imkânsızdır.

Bütün bunların yanında şunu da belirtmek gerekir ki, Allah’ın el-Kuddûs, es-Selâm, el-Hamid ve el-Hakîm gibi isimleri hem O’nu her tür eksiklik, kusur, ayıp, hata ve kötülükten tenzih eder hem de Onun fiillerinin bütünüyle iyilik, hayır ve güzellikten ibaret olduğunu ifade eder. Bu isimlere göre her ne kadar yeryüzündeki bir kısım varlık ve olaylar insanlara zarar verse ve onlara acı çektirse de, bunların pek çok hayırlar, faydalar ve lütuflar içerdiğinde şüphe yoktur. Allah’ın pek çok ayet-i kerimede hayır işlemeyi emredip şerri yasaklaması şerden razı olmadığını gösterir.

Bununla birlikte Allah’ın tüm kemal ve cemal sıfatlarıyla muttasıf ve aynı zamanda her tür noksan sıfattan münezzeh olması, yarattığı varlıkların da bu özellikte olmasını zorunlu kılmaz. Aksi yöndeki iddiaların hiçbir rasyonel dayanağı ve hiçbir tutarlı yönü yoktur.

Bir sonraki yazımızda şerlerin Allah’a nispetinin doğru olup olmadığı ve Allah’ın şer ve musibetlere niçin müsaade ettiği meselelerini ele almaya çalışacağız.

2 YORUMLAR

  1. Yuksel Hocam,
    Ilmi sıfatınızı tetikçiliğe alet ettiğinizden beri yazılarınızı okumuyorum. Bir çok kişi var ilim ehli bu yazdıklarınızın alasını yazabilecek. Konum işgal etmeyin. Onlar yazsın da okunsun. Yazık ettiniz ilminize.. sizi kullananlar yazık ettiler sürdükleri tarlalara…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin