Korsan devlet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu yazımda rejime ilişkin gerçekleri herhangi bir yorumda bulunmadan ele almak ve açıklamak istiyorum. Rejime isim koymaktan çok daha öte, gerekli olan ve yapılması gereken şey, bildiğimiz kıstas ve kriterler ışığında rejimi anlamaya çalışmaktır. Bugün yaşanan süreci 1982 anayasasının kurduğu rejim üzerinden okumak bizi yanlışlara sevk edip duruyor. İnsanlar tek-tek uygulamaları görüp şaşırıyorlar. Ve o uygulamaları sanki halen eski sistem varmışçasına yorumlamaya ve eleştirmeye devam ediyorlar. Bu çok anlamsız!

Bir yeni devlet inşası gerçekleşiyor. Korsan bir devlet bu! Korsan, çünkü adını koymadan, sinsice varlık buldu. Serpildi, gelişti. Konsolide oldu. Kendini kabul ettirdi. Kısacası kökten değişikliklerden öte, eskisinden tümüyle kopmuş, anayasal nizamından tam olarak ayrılmış bir korsan devletle karşı karşıyayız. Türkiye’yi anlamlı bir şekilde okumak ve yorumlamak için sistemsel düzeyde gerçekleşen dönüşümlerle yüzleşmek çok önemli. 1982’de kurulan anayasal mimari çökmüş durumda. Bunu kabullenmeden yapılacak her yorum bizi yanlış sonuçlara götürüyor. Seçimler, yerel yönetimler, ekonomi politikaları, atamalar, polis teşkilatı, dış politika; hangi alana el atarsanız atın, yorumlarınız tutarsızlaşıyor. O halde gelin bugünkü korsan devlete ilişkin gerçekleri görelim.

Anayasal devlet

Anayasal devlet, sadece anayasası olan devlet demek değildir. Esas önemli olan, yürütmenin ve diğer erklerin kendi anayasasına uymasıdır. Yürütme eğer uyguladığı politikalarda ve aldığı siyasal kararlarda anayasaya uyumlu hareket etmiyorsa, anayasal bir devletten söz edemeyiz. Şeklen en iyi anayasaya sahip olan bir devlette dahi eğer yürütme erki anayasal düzen dışında fiillerde bulunuyor ve bu durum yaptırımsız kalıyorsa, anayasal devlet yoktur. Anayasası olmayan devlete korsan devlet denir.

Hukukun üstünlüğü

Hukukun üstünlüğü, yürütmenin aldığı kararların ve yaptığı politikaların hukuk önünde sorgulanabilir ve hesap verebilir olmasıyla mümkündür. Hukuk yürütmeden üstündür ve yürütme de tıpkı vatandaşlar ve kurumlar gibi hukuka tabiidir. Yürütmenin hukuk dışına çıktığı durumlarda yaptırım getirilemiyorsa, o ülkede hukukun üstünlüğünün ortadan kalkmış olması bir yana, hukukun varlığından da söz edilemez. İsmen değil cismen var olan hukuk, yürütmenin de sorumluluk alanı üzerinde egemen olursa sağlanabilir. Siyasi alanda gerçekleşen yasalara aykırı fiiller, hukuk tarafından denetlenebilmelidir. Bir diğer konu, yürütmenin gücünün sınırlanması meselesidir. Gücün sınırlanması 18. ve 19. yüzyıllara ait arkaik bir mesele gibi değerlendirilebilecek olsa da, görünen odur ki bugün Türkiye’de gücü sınırlanamayan bir siyasi erk var! Yürütmenin sınırlanamaz oluşu, zıvanadan çıkışı beraberinde getiriyor. Keyfi yönetim uygulamalarının gerçekleşmesinin ana nedeni, anayasal devletin ortadan kalkması olduğu kadar, hukukun üstünlüğü ilkesinin de artık uygulanamaz hale gelişiyle de ilintili. Hukukun üstünlüğü olmayan devlet, korsandır.

Yasa önünde eşitlik

Yasa önünde eşitliğin sağlanması için Türkiye’de gösterilen çabaların iki yüz elli yıllık tarihi var. Fakat iki adım ileri bir adım geri, mehter bölüğü gibi ilerleyen eşitlik ilkesi, son yıllarda tümüyle uygulanamaz hale geldi. Vatandaşların yürütme tarafından kategorize edilmesine paralel olarak hukuk önünde eşitlik ilkesinin uygulanmadığına tanık olmaktayız. Kürtlere, Cemaat’le irtibatlı veya moda tabiri kullanacak olursak, “iltisaklı” olan vatandaşların hukuken diğer vatandaşlarla aynı haklara sahip olmadığını söylemek yanlış olmaz. Dahası, suçun bireyselliği gibi, suç-kanıt bağı olmaması gibi, Sippenhaft (aile boyu suç) uygulamaları gibi konular, yasa önünde eşitlik ilkesiyle taban tabana zıttır. Bugün rejimi ayakta tutan uygulamaların başında bu nedenle yasa önünde eşitlik ilkesinin rafa kaldırılmış olması gelmekte. Yasa önünde eşitlik olmayan bir yerde sadece korsan bir devlet var olabilir.

Öngörülebilirlik

Anayasasından kopmuş, hukuk tanımayan ülkeler, öngörülebilir olmaktan çıkar. Bu tür devletlerde bürokratik prosedürler net olarak işlemez. Fakat aslında öngörülebilirlik, tam da bürokratik prosedürlerin işletilmesinden gelir. Max Weber bürokratik devleti modern devletin en temel öğelerinden kabul ediyor. Prosedürel işleyiş mekanizmalarının belli olmadığı devletler öngörülebilir olamaz. Bu tür yapılarda hiçbir güvenceniz yoktur. Canını da malınızı da koruyamazsınız. Geçici olarak canınıza ve malınıza dokunulmaması, dokunulmayacağı anlamına gelmez. Dahası, alınan kararların sorgulanmadığı ve denetlenemediği devletler, öngörülebilir bir ortama sahip olamaz. Bugünkü Türkiye, yakın gelecek de dâhil ne olabileceğinin öngörülemediği bir ülkedir. Bu tür bir ortama yerli yatırımcı da yabancı yatırımcı da gelmez. Vatandaşların başka ülkelere göz etme isteği artar. Değerli beyinler ve sermaye bu tür ülkeleri terk eder. Ülke vasatlaşır ve fakirleşir. Bunlar, sosyoloji ve siyaset biliminin ilgi alanına giren modernleşme ve kalkınma çalışmalarında bilinen en temel gerçekler. Öngörülemeyen devletler korsanlaşır.

Hesap verebilirlik

Bugün alınan hiçbir siyasi tasarruf hesap vermeyi gerektirmiyor. Yürütme, anayasayı ve yasaları dikkate almıyor, hukuk bağlayıcı değil. Nasıl bu tür bir ortamda hesap verebilir bir yönetim olsun? Bu eşyanın doğasına aykırıdır. Ancak unutulmamalıdır ki hesap vermek durumunda olmamak geçici bir süredir. Er veya geç bu dönem son bulur ve anayasal ortama geri dönülür, hukuk işler! O zaman, geçmişte verilmeyen hesapların ortadan kalkmadığı, sadece ertelenmiş olduğu kafalara dank eder. Keyfi yönetim son bulduğunda hesap sadece siyasi karar alıcılara sorulmayacak. İnanmayan NAZİ partisinin ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da neler olduğuna bakabilir. Bu ibretlik bir örnektir. Özellikle bugünkü bürokratların ve memurların başlarını iki ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekiyor. Çünkü bu rejim iktidarı yitirdiğinde ve yeni bir anayasal düzen ortaya çıktığında, bu karanlık dönemin tartışmalı uygulamalarından dolayı çok sıkı bir hesap sorma ve arınma dönemi başlayacak. Bu kaçınılmaz! Dolayısıyla hukukun işlemeye başlamasıyla beraber, çorap söküğü gibi, yapılan tüm kanunsuz tasarruflar – KHK’lar, adam kaçırmalar, fişlemeler, işkenceler vs. – hukuk ve yargı önünde hesap verecek. Failler ağır ve uzun erimli cezalara çarptırılacak. Bu olana kadar Türkiye korsandır.

Yukarıda bahsettiğim dönüşümler, Türkiye’de bütünsel olarak bir ara rejim yaşandığını ortaya koyuyor. Bir devletin anayasal düzen, hukuken veya fiilen değiştiyse, o devlet de ortadan kalkmış olur. 17 Aralık sonrasında başlayan çözülme süreci, 15 Temmuz’da çöküşle sonuçlandı. Yenikapı’da ilan edilen parametreler ve kabul edilen diskur üzerinden yeni bir devlet kuruldu. Yaşanan süreç bize gösterdi ki, muhalefetin de bu rejime tabi olmasıyla beraber, ara rejim sadece bir ya da birkaç sütun üzerine oturmuş bir yapı değil. Tüm siyasi partiler ve toplumun kahir ekseriyeti bu korsan rejime payanda konumundadır. Böylece onlar da korsanlaşmış oluyor. Normalleşme bu nedenle daha uzun ve meşakkatli olacak. Korsan devleti sonlandırmak, Osmanlı’dan sonra kurulan cumhuriyet gibi, hatta ondan çok daha fazla meşakkat ve gayret gerektirecek.

Korsan devlet demişken, siz Erdoğan’a neden reis dendiğini hala merak mı ediyorsunuz?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin