‘Karşılıklı bağımlılık’ paradigmasının sonuna mı gelindi?

Analiz | Bülent Keneş

Özellikle Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra küresel düzeyde bir iyimserlik havasının oluşmasına yol açan “karşılıklı bağımlılık” yaklaşımının sonuna gelindiğine dair ciddi göstergeler belirmeye başladı. Aslında bu yönde ilk sinyali veren ve Brexit’le bu yönde ilk adımı atan İngiltere oldu.

Şüphesiz ki İngiltere, egoistçe diyebileceğimiz bu tür bir yaklaşımı ilk kez göstermiyordu. 19. yüzyılın sonlarında ‘üzerinde güneş batmayan’ sömürgeleri ile olan ilişkilerinin kendisi için yeterli olduğu varsayımıyla ‘görkemli yalnızlık’ (splendid isolation) siyaseti izleyen İngiltere, o dönemde de kıta Avrupasının çetrefil meseleleri ile arasına ciddi bir mesafe koymayı tercih etmişti. Bu yüzden, sıklıkla Birinci Dünya Savaşı’na ve akabinde İkinci Dünya Savaşı’na giden devletlerarası rekabet sürecinin altyapısının oluşumuna katkı vermekle suçlanmıştı.

İngiltere, modern zamanlar boyunca da kendisini hep kıta Avrupasından ziyade Trans-Atlantik ilişkilerle tanımlamayı tercih etti. Toplumsal katmanlara da sirayet eden bu ruh haletinin neticesi, AB’den ayrılmayı savunan Brexit yanlılarının 2016’da yapılan referandumda zaferle çıkması oldu. Bugün İngiltere ile AB, bu ayrılmanın taraflar için en az zararla nasıl atlatılabileceği üzerinde yoğun bir çalışma yürütüyor.

Askeri hesaplar, güvenlik kaygıları ve bloklar arası güvensizliğin had safhada olduğu Soğuk Savaş yıllarına damgasını vuran “sıfır toplamlı oyun (zero-sum game)” yaklaşımının yerini, Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılmasından sonra, “kazan-kazan” yaklaşımı almıştı. Bu durum, geçmişin rakip ülkeleri arasında bile “karşılıklı bağımlılık” yaklaşımının zemin kazanmasına imkan tanımıştı.

ULUSLARARASI SİSTEME PUTİN’İN VURAMADIĞI DARBEYİ TRUMP VURDU

Ne ilginçtir ki, Vladimir Putin’in izlediği otoriter ve totaliter politikalar sayesinde Rusya’nın küresel düzeni yeniden tehdit eden bir güç haline gelmesi, uluslararası askeri ittifaklar üzerinde gözle görülür ciddi bir gerilemeye yol açmazken, önce İngiltere’de oylanan Brexit ve ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergileri silahı üzerinden şekillendirdiği korumacılığın tetiklediği ticaret savaşları uluslararası karşılıklı bağımlılığın yeşerdiği etkileşim alanlarına büyük darbe indirdi.

Oysa, 1990’larda dünya kamuoyuna hakim olan hissiyat bambaşkaydı. Dünyada korumacı, rekabetçi ve mutlak siyasal egemenlik yaklaşımlarının yerinde karşılıklı bağımlılık, kısmi egemenlik devirleri ve işbirliği rüzgarları esiyordu. AB ile Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz havzası ülkeleri arasında bile ciddi ciddi imtiyazlı ortaklık konuşuluyor ve bu yönde somut adımlar atılıyordu. İşte böyle bir ortamda Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) ülkeleri ve Körfez Ülkeleri de hem kendi aralarında hem de birbirleriyle başarılı bir model olan AB’den aldıkları ilham ve teşvikle bölgesel ekonomik işbirliği örgütleri kurmanın arayışına girmişlerdi. ABD’nin de teşvik ettiği bu girişimlere, Şimon Peres ve Yaser Arafat’a Nobel Barış Ödülü kazandıran Oslo Süreci’nin oluşturduğu yapıcı atmosferin de etkisiyle, İsrail’in dahil olması bile rahatlıkla konuşulabiliyordu.

Rusya’nın global arenada yeniden bir tehdit unsuru olarak yükselmesi; 11 Eylül 2001 terör saldırılarının yarattığı küresel travma; Afganistan ve Irak işgallerinin oluşturduğu gerilim; Arap isyanlarının büyük oranda duvara toslaması ve özellikle Libya ve Suriye’de kanayan bir yaraya dönüşmesi; ve bu çalkantılardan dolayı milyonlarca mültecinin Avrupa kapılarına dayanması yüzünden 1990’lı yıllarda büyük bir umut haline gelen ‘karşılıklı bağımlılık’ ve ‘kazan-kazan’ yaklaşımları büyük darbe yedi. Mülteci akınları yüzünden, o güne kadar demokrasi ve çoğulculuğun yerleştiği düşünülen Batılı ülkelerde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı güçlü bir zemin kazandı. Tüm bu olumsuzluklara Brexit ve Trump’ın korumacı ve izolasyonist politikaları adeta tüy dikti.

ÇATIŞMA VE SAVAŞLARDAN UZAK KALMANIN EN MALİYETSİZ YOLU…

Halbuki, uluslararası siyasette maliyeti yüksek gerilim, çatışma ve savaşlardan uzak kalmanın en maliyetsiz yolu, uluslararası aktörlerin ulusal menfaatlerini birbirleriyle çatışma zemininden çıkararak birbirlerine yakınlaştırmalarından ve uzlaştırmalarından geçmektedir. Böyle bir şeyin ise, sadece uluslararası stratejik ortaklıklar, güvenlik alanındaki işbirlikler ve bu yöndeki örgütlenmelerle becerilemeyeceği aşikardır. Bu açık gerçeğe rağmen, ne yazık ki dünya, küresel barış, istikrar ve refahı tesis etme konusunda yakın geçmişinde edindiği tüm tecrübelerden hızla uzaklaşmaktadır.

Oysa, ülkeler ulusal egemenliklerinin önemlice bir kısmını uluslararası (international) ya da uluslarar üstü (supranational) yapılara devrettikleri ve buna paralel olarak sivil toplum aktörlerinin toplumlar arası (transnational) etkileşimine alan açarak onlara güç kazandırdıkları ölçüde, ükeler arasındaki gerilim ve güvensizliğin yerini küresel barış ve istikrara olan güven almıştır. Bu sayede, tüm dünyada yoksulluk ve sefaletin kökünün kazınarak küresel refaha erişme umudu güç kazanmıştır.

Gelişen iletişim teknolojileri ve ulaşım imkanlarının kolaylaştırıcılığı sayesinde insanlar dünyanın en ücra köşeleri ile bile iletişim kurar ve en uzak noktalarına kolayca seyahat edebilir hale gelmişlerdir. Ekonomik işbirliği, serbest ticaret, sosyo-kültürel alışveriş ve karşılıklı bağımlılık anlayışı sayesinde ülkeler ve halklar arasında güven ilişkisi kurulmuş, emeğin, mal ve sermayenin serbest dolaşımı kolaylaşmış, doğrudan yatırımların (FDI) önündeki engel ve bariyerler neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.

‘BEAUTIFUL MIND’DAN ÇIKAN SIFIR TOPLAMLI OYUN

Ne yazık ki dünya, tüm insanlara umut veren bu süreci devam ettirememiş ve bugün bambaşka bir yöne sapmıştır. Bir anlamda, geniş kitlelerin hayat hikayesinin anlatıldığı “Beautiful Mind” filmiyle tanıdığı John Nash’ın geliştirdiği ‘oyun teorisi’ne dönüş yapmıştır. Bu teorinin ön kabulüne göre kaynakların kıt olduğu bir ortamda amaçlarını gerçekleştirmeye çalışan ülkeler büyük bir rekabet halindedir. Bu yüzden, kendilerine en yüksek menfaati sağlamak için birbirlerine karşı çeşitli stratejiler uygularlar. Bu stratejilerin mümkün olan en akılcı şekilde olduklarını varsayan oyun teorisi, çoğunlukla sıfır-toplamlı olan bu oyunlarda, aktörlerin davranışlarını değiştirmek istemediği ‘denge’yi  bulmaya çalışmaktadır. Bu denge kavramlarının en ünlüsü Nash’in geliştirdiği ‘Nash dengesi’dir.

İdealistlerin geliştirdiği “karşılıklı bağımlılık paradigması”nın aksine realist yaklaşıma damga vuran ‘oyun teorisi’nin geçmişi ulus devletlerin aralarındaki rekabetin iyice güçlendiği 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Oyun teorisinin temel prensiplerİ üzerine geçmiş yüzyıllarda geliştirilen kuramsal çerçeveler bulunsa da, bugün algılandığı şekliyle kuram ilk kez John von Neumann ve Oskar Morgenstern imzasıyla 1944 yılında yayınlananOyunlar ve Ekonomik Davranış Kuramı” (Theory of Games and Economic Behavior ) makalesinde ele alınmıştır.

Oyun teorisi, 1950’lerde şekillenen Soğuk Savaş yıllarında, rekabetleri sıfır-toplamlı bir sonuç üreten, yani bir kutbun kazancının doğrudan diğer kutbun kaybı anlamına geldiği, çift kutuplu dünya düzeninde daha sık başvurulan bir kurama dönüşmüştür. Sıfır toplamlı oyun, kazan-kazan mantığının tersine, uzlaşılması mümkün olmayan çatışma ya da gerilim durumlarında sıkça uygulanan bir yöntem haline gelmiştir. Nihayet bu teorinin vardığı yer “terör dengesi”nin zirve yaptığı bir dönemde “karşılıklı garantilenmiş yıkım – Mutually Assured Destruction (MAD)” stratejisi olmuştur. Bununla birlikte, teorinin Soğuk Savaş döneminde ABD tarafında etkin olarak kullanıldığı ve Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüşmesinin ancak bu sayede engellendiği savunulmaktadır.

AB, ÇATIŞMA ALANINI İŞBİRLİĞİ ALANINA DÖNÜŞTÜRMENİN ESERİDİR

Bıçak sırtı yürütülen bu yaklaşımın tersine “karşılıklı bağımlılık” paradigmasının ana direklerinden biri olan “kazan-kazan (win-win)” yaklaşımı, herhangi bir bölgesel ya da uluslararası çatışma konusunu, saldırmak veya savunmak ikileminden çıkararak, onu birlikte çalışma zeminine dönüştürmeyi amaçlar. 20. yüzyılın başlarında Almanya ve Fransa arasındaki en büyük gerilim konusu olan bölgedeki kömür ve çelik rezervlerinin önce iki ülke arasında Kömür-Çelik Birliği’ne, zamanla AB’ye evrilecek bir ekonomik ve siyasi birliğe dönüşmesi karşılıklı bağımlılık ve kazan-kazan yaklaşımının eseridir. Çünkü bu yaklaşım, taraflardan birinin mutlaka kaybedeceği sıfır toplamlı bir ilişkinin aksine herkesin kazanacağı bir mantığa dayanmaktadır ve uluslararası aktörler arasındaki iletişimin tüm seyrini değiştirebilecek güçtedir.

Realist yaklaşımların savunduğunun aksine “karşılıklı bağımlılık” ekonomide olduğu kadar siyasi ve askeri konularda da mümkündür. Soğuk Savaş yıllarında uluslararası siyasete yön veren realist yaklaşımlara, Joseph S. Nye ve Robert O. Keohane gibi isimler 1970’li yıllarda meydan okumuşlardır. Uluslararası ilişkiler disiplininin temel tartışma konularından olan aktör, güç ve uluslararası sistem gibi konularda realistlerin görüşlerine karşı çıkan Nye ve Keohane, 1977 yılında yayınladıkları “Power and Interdependence (Güç ve Karşılıklı Bağımlılık)” adlı kitapla “Karşılıklı Bağımlılık Teorisini” ortaya atmışlardır.

Keohane ve Nye, bağımlılığı herhangi bir devletin davranışlarının dış bir güç tarafından belirlendiği ya da etki altına alındığı bir durum olarak tanımlarken, uluslararası ilişkilerdeki karşılıklı bağımlılığı devletlerin ya da aktörlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilediği ve dolayısıyla bağımlılığın karşılıklı bir hale geldiği bir durum olarak tanımlamışlardır.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIĞIN ÜÇ TEMEL DİNAMİĞİ

Uluslararası ilişkilerdeki dönüşümü üç temel etken üzerinden açıklayan Keohane ve Nye, özellikle ekonomik süreçlerin uluslararası sistemde yarattığı değişikliğe vurgu yapmışlardır. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişme ile birlikte uluslararası ticaret hızla artmaya başlamış ve bu da ülkeler arasındaki bağlantıları artırmıştır. Ticaretin daha kolay yapılabilmesinin yanı sıra toplumların da hayat standartlarının yükseltilmesi konusunda devletlerden talepleri artmış ve bu nedenle ülkelerin milli gelirlerinin artırılması hükümetlerin öncelikli hedefi haline gelmiştir. Bu akademisyenlere göre, uluslararası sermaye ve işçi hareketlerinin artması, finans piyasalarının genişlemesi de karşılıklı bağımlılığı ihtiyaç haline getiren üçüncü ekonomik etkeni oluşturmaktadır.

Öte yandan Keohane ve Nye’e göre, uluslararası sistemde karşılıklı bağımlılığı oluşturan en önemli etken aktörler arasında oluşan bağlantıların kopması durumunda karşılaşılacak maliyetin büyüklüğüdür. Ayrıca, karşılıklı bağımlılık içerisinde olan aktörler arasında illa da eşit bir ilişki olması gerekmemektedir. Aktörler arasında asimetrik bir ilişki yaratan bu durum, daha az bağımlı olan aktörün pazarlık gücünü artırmayı ve diğer aktörün davranışlarını etkilemesini beraberinde getirmektedir. Bu asimetrik ilişki uluslararası sistemde gücü oluşturan etkenlerden biridir. Asimetrik karşılıklı bağımlılığın gücü nasıl yarattığı ise, hassasiyet (sensitivity) ve kırılganlık (vulnerability) kavramlarıyla açıklanmıştır.

Uluslararası aktörlerin bu asimetrik durumuna rağmen, ülkeler arasındaki bağlantıların artmasıyla oluşan karşılıklı bağımlılık durumu devletleri daha fazla işbirliğine yöneltmeyi başarmıştır. Neticede ülkeler bağımlılık durumunun yarattığı hassasiyet ve kırılganlığın yol açacağı maliyetten hep kaçınmak istemişlerdir. Böyle bir durumda askeri güç kullanma riskinin kendilerini çok ciddi bir maliyetle karşı karşıya bırakacağını düşünmüşlerdir.

ÇATIŞMA VE SAVAŞ YERİNE İŞBİRLİĞİ

Karşılıklı bağımlılık paradigmasının teorisyenlerinden Nye, hızlı ekonomik büyümesiyle dünya politikasında etkinliğini artıran Çin’e karşı ABD’nin bir çevreleme politikası uygulamasınının ABD’ye düşman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını savunmuştur. Bunun yerine Çin ve ABD arasındaki ticari ve sosyal bağlantılar göz önünde bulundurularak işbirliğinin artırılmasını ve böylece gelecekte karşılaşılabilecek bir çatışmanın önüne geçilebileceğini ileri sürmüştür.

Bugün karşılıklı güvensizlik başta olmak üzere, ülkeler arasında vahim sonuçları olacak bir ticaret savaşını üstelik sadece Çin ile değil, geleneksel siyasi, ticari ve askeri ortağı AB ülkeleri ile bile tetikleyen Trump’ın izlediği izolasyonist ve korumacı politikalar Nye’ın savunduğu düşüncelerin tam zıddınadır. Trump, siyasi ve ekonomik entegrasyonları sayesinde ülkeler arasında çatışmadan uzak, daha istikrarlı ilişkilerin kurulabileceğini savunan karşılıklı bağımlılık yaklaşımının tam aksi yönde hareket etmektedir.

Ülkeler arasındaki tüm işbirliği, entegrasyon ve karşılıklı bağımlılık çabalarının devletler arasında diyalog ve dayanışma koşullarını güçlendirdiği, barış ve istikrarı teşvik edici ve geliştirici bir fonksiyon üstlendiği hesaba katılacak olursa İngiltere’nin Brexit’le, Trump’ın ise tetiklediği ticaret savaşlarıyla dünya istikrar ve barışına büyük bir tehdit oluşturduğu söylenebilir. Özellikle Trump’ın izlediği kutuplaştırıcı ve çatışmacı siyaset, Soğuk Savaş sonrası yıllarına hakim olan yapıcı anlayışın çok ama çok gerilerine düşmüştür.

İZLEDİĞİ POLİTİKALARLA TRUMP YAŞADIĞI TARİHİN GERİSİNE DÜŞMÜŞTÜR

Oysa, bugün devletlerin dış politika gündemlerini oluşturan konu ve olaylar Soğuk Savaş yıllarına oranla son derece çoğalmış ve çeşitlenmiştir. Askeri ve güvenlik temelli konuların yanı sıra daha pek çok konu uluslararası ilişkilerin kapsamı alanına girmiştir. Keohane ve Nye, iletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledikleri bu konuların, devletleri uluslararası örgütlenmeler aracılığıyla daha fazla işbirliği ve dayanışma içerisinde hareket etmeye yönelttiğini savunmaktadır.

Bu bakış açısı, 1970’lerden itibaren hızlanan Avrupa’daki entegrasyon çabalarını  açıklamaktadır. Bu çapta bir entegrasyon hareketinin gerçekleşmesi, İngiltere ve ABD’ye hakim olan bugünkü anlayışın aksine, uluslararası sistemin gelişim seyrine uygundu. Ayrıca karşılıklı bağımlılığın zemin kazandığı küreselleşme süreciyle de paralellik arzetmekteydi.

İngiltere ve Trump Yönetimi ise, izledikleri politikalarla, karşılıklı bağımlılığı temelsiz bir efsane olarak nitelendiren realistlere daha yakın duruyor. Realistler, güvenliklerini maksimize etmenin devletler için halen en öncelikli dış politika hedefi olduğunu savunuyor. Askeri meseleleri ‘yüksek politika (high politics)’ şeklinde nitelendiren bu yaklaşıma göre, ‘karşılıklı bağımlılık’ paradigmasının öne çıkarttığı refah ve zenginliği arttırmaya yönelik politikalar ‘ikincil politika (low politics)” kapsamına girmektedir.

Bu yaklaşımın tersine ‘karşılıklı bağımlılık’ yaklaşımı, zamanla devletlerin ve askeri güçlerinin önemini daha az vurgulayan, uluslararası şirketler ve sivil toplum örgütlerine ise daha fazla alan açan ‘karmaşık karşılıklı bağımlılık” kavramına doğru evrilmiştir. Bu yaklaşım, sanayileşmiş demokratik ülkeler arasında ön plana çıkan karşılıklı bağımlılık durumunun, bu devletlerin birbirlerine askeri güç kullanımını da içeren bir saldırıda bulunma ihtimalini yok denecek ölçüde azalttığına inanmaktadır. Almanya ve Fransa gibi geçmişleri ihtilaf ve çatışmalarla dolu olan iki ülkenin birbirlerini artık bir tehdit olarak değil ortak olarak algılamalarını bunun en somut örneği olarak sunmaktadırlar.

MESELE BİRKAÇ KALEM MALA GÜMRÜK VERGİSİ KOYMANIN ÇOK ÖTESİNDE

Geçtiğimiz on yıllar boyunca küreselleşen dünyada ulus-devlet olarak tek başına ayakta kalmanın ve diğer uluslararası aktörler ile rekabete girmenin doğurduğu sıkıntılar, pek çok devleti bölgesel bloklar oluşturarak serbest ticaret alanları yaratmaya ve hatta daha da ileri giderek ortak siyasal, hukuksal ve toplumsal sistemler kurmaya yöneltmiştir. Bunun eğilimin sonucu olarak dünya ekonomisinin ağırlıklı kısmının AB, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile Japonya, Çin ve ABD gibi ülkeleri içinde barındıran Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) kapsamında gelişeceği öngörülmüştür.

Trump yönetimindeki ABD’nin Çin’in yanısıra, ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan Trans-Atlantik ilişkilerinin bel kemiğini oluşturan Avrupa’daki ortaklarını bile hedef alacak gümrük vergilerini artırarak bir ticaret savaşını tetiklemesi, Kanada ve Meksika ile 24 yıllık NAFTA’nın sonunu getirecek adımlar atması bu beklentilerin hilafına olmuştur.

Trump’ın izlediği bu politikaların çok sayıda kanalla sadece devletlerin değil toplumları da birbirlerine bağlı hale getiren, kültürel ve sosyal etkileşim alanalarını genişleten ‘kaşılıklı bağımlılık’ paradigmasına darbe vurmakla kalmayıp, uluslararası örgütlerin etkinliğini zayıflatmakla sonuçlanacak olan uluslararası dayanışma ve güven ilişkilerini de erozyona uğratacağı aşikardır. Çelik ve alüminyuma yeni gümrük vergileri koymanın çok ötesinde bir anlam ifade eden Trump’ın hamleleri, küresel etkileri uzun yıllar sürecek çok vahim sonuçlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin