Kapalı devre Türkiye

MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye son üç yılda “kapalı devre” bir ülke haline geldi. Kendi “gerçekliğinde” var olan, bu tahrif ve manipüle edilmiş dünyadan kopuk yerel gerçekliği tek doğru addeden, vatandaşlarını endoktrinizasyondan geçirerek, daha da kötüsü muhalefeti de bu döngüye dâhil ederek, Herbert Marcuse’nin değimiyle “muhalefetsiz bir toplum” yarattı. Bu rejim ve onun patolojik devlet aparatı, böylelikle yasallıktan da meşruiyetten de koptu. Fakat mevcut kapalı devre yapı, rejimin kendisini yeniden üretmesini sağlıyor. Bu bir kısır döngü ve maalesef bir türlü kırılamıyor.

Devlet olmanın temel koşullarından biri, şiddetin meşru ve yasal dayanağının olmasıdır. Devlet linç edemez. İnsan kaçıramaz. İnfazda bulunamaz. Max Weber’e göre, siyasal davranışın temel kavramlarından olan gücün otorite olabilmesi için meşru temellere dayanması gerekiyor. “Devlete karşı olmak” diye bir şey yoktur. Çünkü devlet bir organizasyondur ve birbirinden farklı düşünen ekipler (genellikle siyasi partiler ve liderlerin etkisiyle) devletlerin aynı konulara farklı yaklaşmasını sağlar ve değişik çıktılara neden olur. Devletlerin kurumsal yapıları anayasa ve yasalara dayanır. Tıpkı vatandaşlar gibi, devletleri yönetenler de yasalara bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, yasalara aykırı şekilde hareket eden devlet olamaz. Devletleri yönetenler yasalara aykırı hareket edebilir ve tabiatıyla bunu yaptıkları süre içinde devlet de onların yasa dışı fiillerine alet olur. Bu durumda zincirleme bir reaksiyon gibi, tepeden tabana doğru olan hiyerarşik yapı içerisinde organize suç oluşur. Eğer yargı devletin yöneticilerinin işledikleri suçu ve bu suç fiilinin oluşmasına yardım eden bürokratik aparattaki failleri ortaya çıkartıp yargılayabilirse, normalleşme sağlanır. Devlet böylelikle kendi kendisini rehabilite eder. Ancak eğer devleti yönetenler, yasadışı fiillerini devam ettirmek veya onların hesabını yargıya vermemek için, işlemekte olan yargı ve polisiye mekanizmaya müdahale ederler ve süreci kendi menfaatlerine göre akamete uğratabilirlerse, iktidarlarını – ve muhtemelen inledikleri suçları – devam ettirirler. Ama bu durumda devletin varlığı fiilen ortadan kalkar.

DEVLET MAFYAYA NE ZAMAN DÖNÜŞÜR? 

Bu ciddi bir konudur. Devletin varlığı, sadece tedavülde olan paradan ya da sahip olduğu kolluk gücünden anlaşılmaz. Kendi sisteminden ve yasal bağlayıcılıklarından kopmuş bir devlet, basit bir mafya organizasyonundan farklı değildir. Devlet olma vasfını yitiren yapı, halen güçlü olabilir. Fakat kendi yasal varoluş çerçevesinden kopmuş bir devletin güç kullanımı meşru olamaz. Dolayısıyla devlet “otorite” olma özelliğini yitirir. Güç ve otorite, birbirleriyle bağlantılı kavramlar. Eğer güç, başkalarının davranışlarını etkileme yetisiyse, otorite bu yetiyi kullanma hakkıdır. Yani güç, güç kullanılan kişi ya da grup güç kullanımı hakkını kabul etse de etmese de vardır. Ancak otorite, sadece güç kullanımı, gücün kullanıldığı kişi veya grupça kabul ediliyorsa (yani gücün kullanılması hakkı güç kullanana tanınmışsa) var olabilir. Devletler işte bu otoritedir ve sadece meşru güç kullanımında bulunabilir. Kullanılan gücün meşru olması, hukuk devletinde ancak gücün yasalara dayanmasıyla olur. Bir örnek vermek gerekirse, polisin bir hırsızı yakalaması ve yargı önüne çıkartması, kendisine yasalarla tanınan meşru gücün (otoritesinin) gereğidir. Ancak eğer polis yakaladığı hırsızı etkisiz haldeyken darp ederse veya ona işkence yaparsa, meşru olmayan güç kullanmış olur. Bu “güç aşımı”, hukuk devletinde suçtur. Yani bu durumda polis suç işlemiş olur. Devletin polisi olmak, kanunların üzerinde olmak değildir. Bu basit örnek, güç ve otorite arasındaki büyük farkı ortaya koyuyor.

Devletin “şiddet kullanma tekeli”, işte ancak yukarıda değindiğim meşru-yasal güç kullanımında bir araç olarak kullanılabilir. Şiddet kullanma tekeli, devletlerin adam kaçırmasını, linç veya infaz yapmasını, orantısız güç kullanımını, işkence ve kötü muameleyi, keyfi gözaltı ve tutuklamaları haklı çıkartmaz ve mazur göstermez. Devlet daha önce işaret ettiğim üzere bir organizasyondur. Devletler canlı değildir. Kendi yaşamları veya usları yoktur. Yasaları vardır ve bu yasalar çerçevesinde devleti yöneten insanların aldıkları kararlarla hareket ederler.

DEVLET ANAYASA’DAN BAĞIMSIZ HAREKET EDİYOR

Bugün Türkiye’de devlet, anayasası ve yasalarıyla arasında bir bağ olmaksızın hareket ediyor. Yani diğer bir ifadeyle, devletin başında olanlar (cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı kabinesi, bakan yardımcıları ve müsteşarlar, en üst memurundan en alt memuruna kadar bürokrasi, istihbarat ve polis birimlerinin yönetici ve görevlileri, vs.) yasalar tarafından kendilerine verilmeyen gücü kullanıyorlar. Bu “düzensizlik” nedeniyle, Türkiye devletinin devlet olma vasfı sorgulanmakta. Türkiye’de bugün devlet bir tür suç örgütüne dönüşmüş durumda ve bu devletin bir adım sonra ne yapıp ne yapmayacağı meselesinde inanılmaz bir belirsizlik hâkim. 

Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) konusunu ele alalım. Bir hukuk devletinde yasalar, anayasayla çelişkili olamaz. Eğer olursa, yasaların anayasaya uygun hale getirilmesi gerekir. 15 Temmuz 2016 sonrasında ilan edilen ve 7 kez uzatılan Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında yayınlanan 37 KHK ile sayısı tam olarak bilinmeyen, ancak 125,000 ile 180,000 arasında değişen rakamlarla ifade edilen sayıda kamu görevlisinin görevlerine yasal ve anayasal hakları çiğnenerek son verildi. Binlerce kuruluş kapatıldı, onlarca üniversitenin ve binlerce okulun kapısına kilit vuruldu. Yüzlerce medya kuruluşu kapatıldı. Kapatılan tüm özel kurumların ve kuruluşların taşınır ve taşınmaz mal varlıklarına el kondu. Bu işlemlerin tümü, 1982 anayasasının çeşitli maddeleri ve diğer yasaların ilgili maddelerine aykırıdır. OHAL rejimi KHK’ları ile fiilen devam ettirilen bu rejimin devamında uygulanan takibat politikasının tüm sonuçlarıyla beraber hukuken yok hükmünde olduğunu aklı başında ve onurunu yitirmemiş her akademisyen ve uzman zaten yazıyor. 

Yani Türkiye Cumhuriyeti, hukuken hiçbir anlam ifade etmeyen kavramlar çerçevesinde yüz binlerce vatandaşının anayasal ve yasal haklarına tecavüz etmiştir ve halen etmektedir. Yüz binlerce insan, yasalara göre tanımlanmamış “fabrike suçlar” temelinde zindanlarda çürüyor. Devleti yönetenler ve onların bürokrasideki aparatları suç işlemekteler. Fakat güçler ayrılığı ortadan kalktığı için, bağımlı rejim mahkemeleri, yürütme erkinin istediği şekilde her biri birer hukuk skandalı kararlar alarak, sistemin kendisini rehabilite etmesine (yani çürük elmaları ayıklamasına) olanak vermiyor. Bu bir kısırdöngüdür. Devlet kapalı devre bir zulüm makinesine dönüştü. Devlet tekelinde olan şiddet kullanma hakkı, bu zülüm makinesinin sahibi olan rejimin emelleri doğrultusunda kullanılıyor. 

NEDEN HÜKÜMET DEĞİL REJİM DİYORUM?

Bu durum, Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan (One-Dimensional Man) çalışmasında anlattığı türden totaliter bir gidişi hatırlatıyor. Rejim, anayasasından kopmuş bir devlet konseptini vatandaşına kabul ettirmeyi başardı. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, gayrı-meşruluktan meşruiyet devşirdi. Ve muhalefeti olmayan bir toplum meydana getirdi. Bu nedenle, 2016 Temmuz’undan bu yana yazdığım 300’ün üzerinde yazıda Türkiye’yi yöneten güce “hükümet” değil, rejim diyorum. Kapalı devre bu yapı, Erdoğan’ın tek adam fantezisinden çok daha tehlikeli bir duruma işaret ediyor. Tek bir diktatör heveslisinin gidişiyle devrilecek kâğıttan kaplan Ortadoğu rejimleri gibi olmaktan ziyade, Rusya veya muadili olan devletler gibi, rejimi yeniden üreten ve sabit diskurlu bir kapalı devre siyasal sistem var karşımızda. Otoriteye dayanmayan (yani meşru ve yasal olmayan) şiddeti asimetrik olarak kullanan bu yapı, kendi kapalı devre rejimini tehlikeye atabilecek potansiyel her bireyi ve grubu ötekileştirmek ve cadı avının dişlileri arasına atabilmek gücüne sahip. Bu durum, rıza ilkesinin dışında, ciddi bir Demokles’in kılıcı oluşturuyor, potansiyel rejim muhaliflerinin tepesinde. Tüm bunları rejim içi konstellasyona girmeksizin, salt görünürde (satıhta) olan durumdan hareketle ifade ediyorum. 

Kapalı devre siyasal sistemden kast ettiğim, kendi döngüsü içerisinde normalleşme şansını büyük ölçüde yitirmiş bulunan, ana diskurunda ve kimliğinde iktidarıyla muhalefetinin birbirleriyle uyumlu olduğu rejimler. Çoğunlukla bu tür rejimlerde muhalif yapılar rejimin ana söylemini benimser ve ana politika yönelimlerini destekler. Mesela Türkiye örneğinde iç siyasette rejimin “FETÖ” söylemi ve dış-güvenlik siyasetinde “Batı karşıtlığı” böyledir. Dikkat ederseniz, tüm muhalefetin hararetler bu iki konuda AKP-MHP koalisyonu ve Erdoğan’la aynı çizgide olduğunu görürsünüz. Bu gerçekten hareketle, Türkiye’deki anayasadan kopuşun – yani fiilen devletin son bulmuş olması durumunun – geriye döndürülmesi, sistem içi (endojen) etkenlerle çok uzak bir olasılık olarak görünüyor. Sistem dışı etkiler (eksojen) – majör bir ekonomik tahribat, dış aktörlerin, mesela Avrupa Birliği veya ABD’nin olası ekonomik ve askeri yaptırımları, olası bir savaş vs. – haricinde bu tür kapalı devre sistemlerin döngüsünün bozulması kolay değil. Örnek olarak NAZİ Almanya’sı, Sovyetler Birliği veya Sırbistan örnekleri gösterilebilir. 

GERİYE HİPNOZ EDİLMİŞ KİTLELER KALDIĞINDA

Kapalı devre sistemin döngüsünün bozulması sonrasında ise başka bir olası sorun ortaya çıkıyor. Bu tür sistemlerin sonrasında iktidara gelen güç veya güçler, her zaman istenilen insan ve azınlık haklarına saygılı, demokratik ve çoğulcu modelleri ortaya çıkartamıyor. Örnek, Rusya. Bu tür rejimlerin en birincil hedefi bireydir. Çünkü endoktrinizasyondan ancak bireyselliğinize sahip çıkarak korunabilirsiniz. Kapalı devre tüm sistemler, kolektif hedefleri öne sürerek bireyin “egoizmini yok etme” söylemiyle, onun varoluşuna, yani özgünlüğüne ve şahsi kimliğine saldırır. Böylelikle toplumun güdümüne giren, “varlığını” soyut bir şeyin varlığına “armağan” edebilen hipnoz altında kitleler ortaya çıkar. Hitler işte bu yöntemle milyonlarca Alman’ın ve onların kurbanları olan on milyonlarca masum insanın hayatlarını ellerinden almayı başardı. Stalin, milyonlarca rejim muhalifini ötekileştirerek “parti düşmanı” ilan etti ve Sibirya’daki toplama kamplarında onları infaz etti. Sırplar, tabi tutuldukları korkunç endoktrinizasyonla, kendileriyle aynı dili konuşan Boşnakları soykırıma uğrattı. Kapalı devre sistemler mutluluk üretmez. Öne sürdükleri “yüksek kolektif değerlerin” hiçbir anlamı yoktur. İnsanlık bu tür rejimlerden çok çekti, hala da çekmeğe devam ediyor. Ne yazık ki Türkiye giderek yıkıcı bir sona doğru ilerliyor. 

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin