Kaht-ı Sanat!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Eskiler adam yokluğuna “Kaht-ı Rical” derlermiş. Yani memlekette dişe dokunur, adam gibi adamın kalmadığı dönemler. 

Korona salgınıyla beraber ibadethaneler, toplu mekanların hepsi gibi stadyumlar, konser salonları ve tiyatro-sinema salonları da boşaldı. Gerçi bu durum dijital platformlar için bir fırsat oldu ama kimse böylesi bir izolasyon dönemine hazırlıklı olmadığı için herkes hazırlıksız yakalanmış oldu. 

Karantina dönemi ile Ramazan’ın denk gelmesi ise kanaatimce müminler için çok şahane bir fırsat olabilir. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Malum…

Yine kutsal bir ayın başlangıç günlerindeyiz. Ruhen ve bedenen kendimizi bakıma alıp, içimizi dışarı çevirip, kendi hasarlarımız, defolarımız, yara ve berelerimizle bir kez daha yüzleşme fırsatı yakaladık. Şüphesiz böyle bir imkana tekrar kavuşturan Rahman olana ne kadar şükretsek az. 

Kutsal Ramazan ayının özellikle mevsimin en sıcak ve kavurucu günlerine denk gelmesiyle ilk konuşulan şeylerin başında oruç tutulan zamanın uzunluğu geliyor. Enteresandır sair zamanlarda, modern insan ‘Vakit ne kadar da çabuk geçiyor anlamıyoruz’ diye şikayet ederken, Ramazan günlerinin uzunluğu ve vaktin geçmemesinden şikayetçi ediyor bizi nefislerimiz. 

Vakit… Çağımızın yitiği aslında. Hani her fırsatta zamansızlığın getirdiği eksiklik ve yetersizliklerden dem vururuz. Vaktimiz olsa ne çok ibadet ederdik mesela! Ya da ne kadar çok okurduk kutsal kitabı! Evrad u ezkar, dua dayanmazdı vakit engelini aşabilseydik! Yahut daha sıradan okumalar. Gazeteye bile vakit ayırmamaktan az şikâyetçi olmamışızdır. 

Belki Ramazan’ın kerametlerinden biridir, bilemiyorum, vakit genişliyor, dakikalar, saatler misliyle uzuyor sanki. Çocukluktan başlıyoruz üstelik bunu hissetmeye. İftar saati yaklaşmıyor da geri gidiyor gibi geliyor insana küçükken. Yetişkinler içinse, başka bir imtihan; can sıkıntısı. 

İşte hem böyle zamanları değerlendirmekte, hem de içinde bulunduğumuz kutsal günlerin ruhuna uygun şeyler izlemek için filmlere ihtiyacımız oluyor. Kabul etmek lazım ki, sinema vakit geçirmek için iyi bir alternatif her zaman. Hele hele ruhumuza, inancımıza, fikriyatımıza uygun ve güzel bir film bulup izleyebiliyorsak, değmeyin keyfimize. 

Ve fakat korkarım ki, biz Müslümanlar bu açıdan çok şanslı bir millet değiliz. 

Birkaç yıl önceydi.. İranlı usta sinemacı Mecid Mecidi ile sohbet etme imkanı bulmuştuk. Kendisi Hz. Peygamber (SAS) ile ilgili bir filmin çekimlerini henüz bitirmişti ve İslam Peygamberi’ni (ASM) dünyaya anlatamamanın ıstırabını yaşamadığımızı söylüyordu. 

Ve haklıydı… 

Nasıl olmasın, Hz. İsa’yı konu alan yaklaşık 250, Hz. Musa’yı 120, diğer peygamberleri 80, Buda’yı konu alan 40 film bulunurken Hz. Muhammed’in (SAV) hayatıyla ilgili yalnızca ‘Çağrı’ filmi var. Mecidi “Ne yazık ki Batı’ya Peygamber Efendimizi tanıtamadık tabi ki bu durumda düşman da düşmanlığını yapacaktır” ifadesini kullanmıştı.

Mecidi’nin hayran kaldığım bir fikri daha vardı; Usta yönetmen sinemanın (propaganda sineması ya da didaktizmden bahsetmiyor) tebliğ için şahane bir araç olabileceğini söylüyordu. Hatta ona göre, Efendimiz (SAV) bugün yaşasa sinemayı tebliğ için kullanırdı. 

Eski okuyucularım illa ki hatırlayacaktır; Çağrı filmiyle ilgili çok uzun ve derin bir yazı serisi kaleme aldık. Filmin kendisi kadar, her Ramazan ayında gösterilmesi de artık bir klasiğe dönüşmüş durumdaydı Çağrı. 

Hala da öyle…

Elbette Çağrı’nın pek çok üstün özelliği ve kolay ulaşılamayacak başarısı var. Ancak, yaklaşık 40 yıldan beri Çağrı’ya yakın derecede epik bir filmden vazgeçtik, bu kutsal günlerde gösterilebilecek derecede nezih, estetik ve izleyeni pişman etmeyecek sinema filmi sayısı o kadar az ki!..

Peki inanan kesimin neyi eksik? Parası mı, hikayesi mi, imkanı mı?

Cevabı hepimiz biliyoruz aslında: Hiçbiri…

Hadi her şeyi bir kenara bırakalım. 

Yaptıkları zulmü, haksızlıkları, vicdansızlıkları, arsızlık ve hırsızlıkları da bir kenara itelim. 

Bu ülkede yaklaşık 20 yıldır kendine İslamcı diyen bir iktidar var. 

Devletin tüm imkanları ellerinde. Her yere milyarlar akıtıyorlar. 

Diyelim ki yarın çekip gittiler (nasıl olacak bilmem) geride bir tek kültür sanat eseri bırakabildiler mi?

Hamaset ve didaktik propaganda dışında bir anlam ifade etmeyen iki TV dizisi dışında koskoca bir hiç var 20 yıllık siyasal İslam’ın elinde. 

Aslında çok acı bir durum bu. 

Eksik olan şey daha derinlerde. Bu işin dertlisi olmamak, sıkıntısını duymamak, eksikliğini hissetmemek. Öyle ki, filmsizlik bir eksiklik olarak görülmüyor nedense inanan kesim için. Bir ihtiyaç olarak addedilmiyor, lüzumlu, hatta zorunlu bir alan olarak hesaba katılmıyor. Ve sonrasında geliyor sıkıntılar ve problemler. Nesillerin bozulması, dünyadaki İslam algısına yapılan saldırılar ve itibarsızlaştırmalara karşı sadece bağırıp, çağırarak mukabele edebiliyoruz. 

11 Eylül başlı başına büyük bir imkan ve fırsattı aslında. Elbette Batı dünyası en minik fırsatı bile İslam aleyhine kullanmak için elinden geleni ardına koymadı, ancak şunu da kabul edelim ki, İslam dünyası da kendini ifade edebilmek için kültür/sanatı hele hele sinemayı neredeyse hiç kullanmadı. Hiç kullanmadığı gibi, batının bu konuda yaptığı tek taraflı filmlere tepki göstermeyi tek Müslümanca yöntem olarak gördü. 

Oysa bu vahim hadise fırsat bilinip, İslam ve peygamberi (SAV) anlatılabilirdi. Sevgi dinini sanat aracılığıyla anlatmak apayrı estetik alanlar açabilirdi. Hem tıkanan sinema dünyasına yeni bir soluk, hem de İslam ve yanlış algılar arasına mesafe konabilirdi. 

AKP de bir fırsattı. Gün aşırı düşman ve hain üreteceği yerde kültür ve sanat yoluyla inancı tüm dünyaya aktarabilirdi. 

Saçma sapan şahıs yıkama yağlaması olan Reis türü filmler dışında hiçbir şey üretmediler maalesef. 

Sadece üretmemekle kalmadılar, inancın ve İslam’ın sanki sanata düşmanmış gibi genel bir kanaat oluşmasına büyük katkı sağladılar. 

Oysa tam tersini yapabilirlerdi. Paraları da imkanları da vardı. Betona, yola, saçma sapan köprülere, millet bahçesi denilen serkeşliklere oluk oluk para akıtacaklarına eli yüzü düzgün ve kalıcı eserler üretilmesine vesile olabilirlerdi. 

Ama olmadı ne yazık ki!

Olmadı, zira film çekmek gibi bir derdi yok başka Türkiye’deki muktedirler olmak üzere tüm Müslümanların. Olmadı, zira bir film çekmek, bir kuruyemiş ambalajı üretmek kadar bile önemsenmiyor ne acı ki. 

Oysa, filmsizlik, çilesizlik demek, dertsizlik aynı zamanda. Belli bir ıstırabın olmamasından mütevellit bir şey üretilmemesi, başta kendi toplumumuz olmak üzere kimseye bir şey söylenmemesi. 

Ve biz böyle filmsiz kaldığımız, bundan da şikayetçi olmadığımız sürece, Ramazanlarımız hep sıkıntı içinde geçecek. Kadir gecesi 40 yıl önce çekilmiş olan Çağrı izleyip, hem mutlu olacak hem de ‘Niye başka filmimiz yok?’ diye soracağız… 

2 YORUMLAR

  1. Bu kez olmamış yazı. Çağrıdan başladık akp niye film yapmadıya geldik. Sinemacılar niye yapmıyo diyeceğimiz yerde devlet yapsına döndü. Olmaz. Yanlış. Ters. Akpnin tek derdi rant onu geçiniz. Cemaat 40 senedir hangi filmi yaptı? 1- said nursinin hayatı 2-m.gülenin hayatından kesit 3-yurt dışındaki öğretmenlerle ilgili 2 film 4-sırlar dünyası, kalp gözü, 5.boyut. Hani Hz Muhammed? Yok. İmkan mı yoktu para mı yoktu. Yeşilçam bile filmler yapmış oysa dini içerikli bir sürü.

  2. Sayın Hazar, Akp’yi eleştirmenin bir anlamı yok zira her yaptıkları yanlış zaten.Biz kendimize bakalım.Para mı,insan mı,kaynak mı eksikti?Hepsi Mevcuttu. Ne eksikti biliyormusunuz, peygamber sevgisi ve onu nesillere tanıtma heyecanı eksikti. Allah bize de soracak.Peygamber sevgisi onu doğru tanıtmaya bağlıdır.Ama bunun yolu Siyer yazmak yada dünkü M. Akgül’ ün yazısına yazdığım eleştirideki gibi Resulullah şöyle üstündü, böyle yüceydi demek demek değil maalesef. Hocaefendinin yaptığı gibi Onu karakter özellikleriyle ele alıp madde madde irdelemektir.Sabrı, fedakarlığı,bağışlayıcılığı,nezaketi, ince ruhluluğuyla ilgili örnekleri dantel dantel olaylarla anlatırsak ancak o zaman sevgisini gönüllerde uyandırmış oluruz. Hocaefendi kitabını yazmış,sizlere de onun filmini çekmek düşerdi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin