İslâmî bir teokrasi mümkün müdür?

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

İslâm’ın öngördüğü siyasal modelin teokratik karakterli olup olmadığı, İslâm siyaset düşüncesine dair yapılan çalışmalar içerisinde önemli bir yer tutar. Batılıların konuyla ilgili yaptıkları çalışmalara bakıldığında genel itibarıyla “İslâm devletiyle” teokrasinin özdeşleştirildiği görülür. İslâm âlimleri ise ısrarla bunu reddetmekte ve teokrasinin hiçbir şekilde İslâmî bir yönetimle alakasının olmadığını vurgulamaktadır.

Bugüne kadar konu etrafında birbiriyle çelişkili pek çok çalışma yapılmıştır. Bu konudaki ihtilafların önemli bir sebebi teokrasinin mahiyet ve çerçevesinin net olarak ortaya konulamamasıdır. Teokrasi denildiğinde dine dayalı bir devlet yönetimi anlaşılır ve dinin devlete müdahalesi kastedilir. Fakat dinle bir şekilde ilişki  halinde olan her devletin teokratik karakterli olacağını iddia etmek de mümkün değildir. O halde önemli olan bu ilişkinin sınırlarını, şeklini ve mahiyetini tespit edebilmektir. Fakat bu da son derece güçtür.

Bu konuda farklı yaklaşımlar ortaya konulmasının diğer bir sebebi de teori ve pratiğin birbirinden ayrılamamasıdır. Devlet yönetimiyle ilgili naslarda yer alan ilkelere ve İslâm’ın ilk dönem uygulamalarına bakıldığında Batı’nın anladığı ve uyguladığı tarzda bir teokrasiden bahsedilmesi mümkün değildir. Fakat tarihteki bir kısım devlet başkanlarıyla günümüzde İran gibi ülkelerin yönetim anlayışlarına bakılacak olursa büyük oranda teokrasiye yaklaştıkları görülecektir.

Konuya girmeden önce şunu hatırlatmakta fayda var. İslâm’ın kamu hukukuna ve özellikle de devlet yönetimine dair vaz ettiği hükümler temel bir kısım ilke ve prensiplerden öteye geçmemektedir. Hatta özellikle hicri dördüncü ve beşinci asırlarda “hilafet” ve “imamet” kavramları etrafından ortaya konulan “İslam siyaset teorisi” de büyük oranda içtihatlara dayanmaktadır. O dönemin sosyal ve siyasî şartlarının bu içtihatlar üzerindeki etkisi ise tartışılmaz bir gerçektir. Aynı şekilde tarihte kurulan İslâm devletlerine bakıldığında, bunların siyasî teşkilatlanmaları üzerinde diğer yabancı devlet ve kültürlerin önemli bir etkisinin olduğu da inkâr edilemez.

İşte bütün bunlar göz önüne alındığında “İslâm’ın öngördüğü siyasal model nedir?” sorusuna cevap vermek bir hayli zorlaşmaktadır. Dahası İslâm’ın öngördüğü muayyen bir model olduğu da söylenemez. Her zaman için farklı siyasal modellerin İslâm’a uygun hâle getirilmesi mümkündür. Bu açıdan Ali Bulaç’ın ifadesiyle “İslâm’ın siyasal modeli ne değildir?” sorusuna cevap vererek işe başlamak konunun doğru bir şekilde anlaşılmasına önemli katkı sunacaktır. (Ali Bulaç, İslâm ve Demokrasi, s. 8)

Daha önce kaleme aldığımız “İstibdat ve İslâm” başlıklı yazıdan da anlaşılacağı üzere totalitarizmin hiçbir çeşidi İslâm’la uyum içinde olamaz. Totaliter yönetimlerin önemli bir çeşidini oluşturan teokrasinin de İslâmî ilkelerle uyuşmasına ve İslâm tarafından kabul görmesine imkân ve ihtimal yoktur. Şimdi konuya daha yakından bakmaya çalışalım.

Teokrasinin Tanım ve Mahiyeti

Yunanca bir kelime olan teokrasi (theokratia) Tanrı anlamına gelen “teo” kelimesiyle hükmetme demek olan “kratos” kelimelerinin terkibidir. Dolayısıyla teokrasi, kelimenin etimolojisinden de anlaşılacağı üzere ilahî/tanrısal bir yönetime atıfta bulunur. Daha açık bir ifadeyle teokrasi, yönetimin meşruiyet temelini Tanrı’dan aldığı, güç ve iktidarın kaynağını Tanrı’ya dayandıran bir yönetim şeklidir. Bu yönüyle o, esasında demokrasi veya monarşi gibi bir yönetim şekli ortaya koymaktan ziyade, devlet otoritesinin nihai kaynağını tespit ve tayin eder.

Meşruiyetin sağlanması, bütün siyasî sistemlerin ve yöneticilerin öncelikli hedefi olmuştur. Zira devlet başkanları ve yönetimler kendilerini meşru ve hukukî bir zeminde ifade edemedikleri sürece halk üzerinde egemenlik kuramaz ve kimseye söz dinletemezler. Hiç şüphesiz meşruiyet devşirilecek en kutsal ve en yüce kaynak da dindir. Bu yüzden tarihin ilk dönemlerinden itibaren pek çok devlet başkanı, din elbisesine bürünmek ve yönetimini ilahî bir kaynağa dayandırmak suretiyle kendilerine meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Aynı zamanda onlar Tanrı adına hükmettiklerini iddia ederek icraatlarının sorgulanmasının da önüne geçmişlerdir.

Totaliter rejimlerin hepsi aynı olmadığı gibi teokratik rejimler de aynı değildir. Mesela Firavun ve Nemrut gibi bazı yöneticiler kendilerinin ilah olduğunu veya kendilerinde ilahî bir kısım sıfatların bulunduğunu iddia etmiş, halkı üzerinde tam bir hegemonya kurmuş ve âdeta insanları köleleştirmişlerdir. Aynı şekilde teokrasinin hâkim olduğu devletlerde, kimi idarecilerin Tanrı’nın oğlu, kimilerinin Tanrı’nın vekili, kimilerinin Tanrı’nın gölgesi olduğunu, kimilerinin Tanrı tarafından özel seçildiğini, kimilerinin ise Tanrı adına yönettiğini iddia ettikleri görülmektedir. Bazı devletlerde ise yönetim din adamlarının hakkı olarak görülmüş ve dinî kararların yanında siyasî kararlar da onlara bırakılmıştır.

Görünüş itibarıyla bunlar arasında bir kısım farklar var gibi görülse de  hepsinin ortak amacı, kendilerini ve devleti erişilmesi ve dokunulması mümkün olmayan kutsal bir konuma yerleştirmek suretiyle her türlü sorgulamanın, itaatsizliğin ve muhalefetin önüne geçmektir. Zira “yüksek ve yüce bir merciden” geldiği kabul edilen kararların ve icraatların eleştirilmesi de mümkün değildir.

Sözde Tanrı’nın vekili olan ve ondan aldığı yetkiyi kullanan idareciler, tabiatı itibarıyla icraatlarıyla ilgili herhangi bir sorumluluk yüklenmeyeceklerdir. Hatta onlar kendilerini icraatlarının sorgulanması mümkün olmayan aşkın bir konuma yerleştirdikleri, kendilerine kutsiyet atfettikleri ve kendilerini mükemmel ve kusursuz gördükleri için, yaptıkları baskı ve zulümleri dahi bir şekilde meşrulaştıracak, işledikleri hata ve yanlışlara bir kılıf bulacaklardır. Tabi ki hiç kimse de her türlü siyasî yetkinin yanında ilahî yetkileri dahi ele geçirmiş bu zorbalara hesap sorma cüretinde bulunamayacaktır.

Tarihte Kurulan Teokratik Devletler

Tarihte kurulan devletlere bakıldığında teokratik anlayışın uzun asırlar boyunca hüküm sürdüğü görülecektir. Birçok kadim kültür ve medeniyette tanrıların genel itibarıyla tahtına kurulmuş kral şeklinde tasvir edilmesi ve birçok devletin kral-tanrılar tarafından yönetilmesi bunu göstermektedir. Yönetimlerini ilahî bir kaynağa dayandırmak isteyen krallar kendilerini, “gökyüzü ve yeryüzünün efendisi”, “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”, “bütün ülkelerin hâkimi” gibi vasıflarla nitelemişlerdir.

Örnek vermek gerekirse birçok ilim adamı Hitit ve Urartu devletlerinin teokratik bir sistemle yönetildiklerini ifade etmişlerdir. Hitit kralları kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görmüş ve tüm faaliyetlerini Tanrı’nın istekleri çerçevesinde gerçekleştirdiklerini ileri sürmüşlerdir. Halk da onların güç ve iktidarlarını tanrılardan aldıklarını kabul etmiş ve öldükten sonra onların tanrı olduklarına inanmıştır. Tanrısal güçlerle desteklenen kralların emirlerine karşı gelme söz konusu olmadığından, buna cüret edenler ölüm cezasına çarptırılmıştır. Urartularda da durum bundan farklı değildir. Onlar da kendilerini Tanrı’nın temsilcileri olarak görmüş, tanrılar tarafından korunduklarını ve tanrıların hizmetçisi olduklarını iddia etmişlerdir. Bu yüzden de ülkenin mutlak hâkimi olmuşlar ve sınırsız yetkilerle donanmışlardır. (Bkz. Veli Ünsal, Eski Anadoluda Teokratik Devlet Düzeni)

Tarihte kurulan daha birçok uygarlık ve imparatorluk benzer özellikler göstermiştir. Mesela Sümerlerdeki şehir devletleri birer rahip-kral olan patesiler tarafından yönetilmiştir. Bunlar kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki vekilleri olarak görmüş, her türlü siyasi ve dinî yetkiyi ellerinde tutmuşlardır. Kendilerini Güneş’in oğlu olarak gören eski Japon imparatorları da yönetimlerini tanrısal bir menşee dayandırmış ve hatta kendilerini tanrılaştırmışlardır.

Eski Çin’de de imparator göğün oğlu olarak görülmüş ve onun, dünyanın düzenini sağlamak üzere tanrılar tarafından görevlendirildiğine inanılmıştır. Diğer bir teokrasi örneği ise en eski medeniyetlerden birisine sahip olan Hindistan’da ortaya çıkmıştır. Burada da devlet, kast sisteminin en üstünde yer alan kahin ve din adamları (Brahmanlar) tarafından yönetilmiş ve alt tabakalarda yer alanlar Brahmanlara itaatle yükümlü kılınmıştır. Zira onların inancına göre Brahmanlar Tanrı’nın ağzından yaratıldığı için bir kısım ayrıcalıklara sahip olmuşlardır.

Benzer şekilde Sasani imparatorları olan kisraların da ilahî bir güce sahip olduğu kabul edilmiş ve onlara belirgin ayrıcalıklar tanınmıştır. Onlar âdeta insanüstü varlıklar gibi görülmüştür. Bu yüzden halk gelişigüzel onların huzuruna giremediği gibi onların adını bile ağızlarına alamamıştır. Hükümranlık, kisraların soyundan gelen hanedan üyeleri için kutsal ve devredilemez bir hak olarak görülmüştür. Aynı şekilde Zerdüşt din adamları da önemli bir güç ve nüfuzu, sınırsız yetkileri ellerinde tutmuş, devlet kademelerinde en üst makamları temsil etmişlerdir.

Yönetimin referansının göklerde arandığı ve hükümdarların tanrı-kral formuna büründüğü devletler elbette sadece zikrettiklerimizle sınırlı değildir. Eski Mısır, Babil, Roma, Tibet gibi ülke ve medeniyetlerde de bunlara benzer düşünce ve uygulamalar mevcuttur. Hatta daha önce de işaret ettiğimiz üzere İslam coğrafyasında hüküm sürmüş bir kısım sultanların da yetki ve otoritelerini güçlendirme adına yönetimlerine bir nevi kutsiyet atfettikleri ve kendilerine “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” veya “Allah’ın yeryüzündeki hakimi” gibi bir kısım sıfatlar atfettikleri bir gerçektir. Sözü daha fazla uzatmama adına bu örneklerle iktifa etmek ve teokrasi denildiğinde hemen akla gelen kilise üzerinde durmak istiyoruz.

Kilise ve Ruhban Sınıfı

Teokrasi denildiğinde çoklarının aklına hemen Ortaçağ’a hâkim olan Katolik Hıristiyanlığı ve kilise yönetimi gelecektir. Esasında teokratik devletle ilgili ortaya konulan teorik çalışmalar da daha ziyade buna göre şekillenmiştir. Hatta laik ve seküler devletin ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden birisi, Ortaçağ’a hâkim olan teokratik devletin insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan totaliter yönetim tarzıdır.

Kilise, 5. asırda Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra ortaya çıkan siyasi boşluğu çok iyi değerlendirmiş ve gün geçtikçe güçlenmiştir. Özellikle 8. asırdan sonra dinî ve bürokratik örgütlenmesini tamamlamış ve bir ağ gibi bütün Batı’yı kaplamıştır. Bu yönüyle o, âdeta yıkılan Roma’nın yerini almıştır. Büyük miktarda mal ve topraklara sahip olmuş, manevî otoritenin yanında siyasî otoriteyi de ele geçirmiştir. Öyle ki kilise, kralları iktidara getirecek, onlara taç giydirecek ve gerektiğinde onları görevden alacak bir güce ulaşmıştır. Krallar, kendi topraklarında hüküm sürseler de Papa’ya itaat etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü kilise, krallar ve dünyevî iktidarlar karşısında tartışılmaz bir üstünlük elde etmiştir.

Elbette kilisenin kasaba ve köylere varıncaya kadar teşkilatlanması ve dinî otoritenin yanında siyasi, ekonomik ve askeri alanda da ciddi bir güce ulaşması kolay olmamıştır. Bunun için o, bir taraftan krallarla sonu gelmeyen çatışma ve savaşlara girmiş, diğer yandan da kiliseye ve ruhban sınıfına çok ciddi yetkiler veren yeni bir Hıristiyanlık öğretisi geliştirmiştir.

Katolik Hristiyanlık, Roma kilisesinin Petrus’un mezarı üzerine inşa edildiğini, dolayısıyla da Hz. İsa tarafından Petrus’a verilen yetkilerin kendisine geçtiğini iddia etmiştir. Pavlus; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh öğretisini geliştirmiş, kiliseyi Kutsal Ruh’un koruması altında olan ve onun aracılığı ile vahiy alan bir kurum olarak ortaya koymuştu. Dahası Katolik Hristiyanlığında papalar İsa’nın vekili ve Petrus’un halefi olarak görülmüş, onların hatadan korundukları (masum oldukları) ileri sürülmüş, onlara Hz. İsa adına karar verme ve din adına teşride bulunma yetkisi verilmiştir. İncil’i yorumlama yetkisi de sadece kilisenin tekeline verilmiştir.

Bütün bunların yanında yine Pavlus’un yorumlarıyla kilisenin evrensel olduğu ve kilise dışında kurtuluşun mümkün olmadığı ortaya konulmuş; kilisenin insanları zorla dine sokabileceği ve istediklerini de dinden çıkarabileceği kabul edilmiştir. İşte bundan sonradır ki kilise, insanları dine sokma veya dine muhalif hareket edenleri cezalandırma adına Hristiyanlığın ilk yıllarında Roma’nın uyguladığı baskı ve zulümlerin daha fazlasını bizzat kendisi yapmıştır. Kurduğu Engizisyon mahkemelerinde on binlerce insanı katletmiştir. Ölümüne hükmettiği insanların cezasını da ateşte yakarak infaz etmiştir. Hıristiyanlığı reddedenlerin ateşte yakılmalarının, onları Cehennem ateşinden koruyacağı düşünülmüştür.

Kilisenin yetkileri sadece dinî alana münhasır kalmamıştır. İncil’de Hz. İsa’ya verildiği belirtilen iki kılıçtan birisinin manevî iktidara, diğerinin ise dünyevî iktidara delalet ettiği ileri sürülmüştür. Kilise’nin inancına göre bu kılıçlar Tanrı tarafından papalara emanet edilmişti. Onlar da manevi olanı kendi ellerinde tutmuşlar, maddî kılıcı ise imparatorlara vermeye başlamışlardır. Bu bir nevi papanın devleti onaylaması ve kutsaması olarak anlaşılıştır. Farklı bir ifadeyle krallıklar meşruiyetlerini kiliseden almaya başlamışlardır. Tabi bunun neticesinde krallara düşen de papanın otoritesini tanımak, onun istek ve emirlerine boyun eğmek olmuştur.

Üstelik ruh-beden ayrımı üzerinde duran Hıristiyanlık, ruhun bedenden üstün olması gibi, ruhu temsil eden tanrısal iktidarın da bedeni temsil eden dünyevî iktidardan üstün olduğunu ifade etmiştir. Bu da doğal olarak kilisenin devletten üstün olduğu inancını ortaya çıkarmış ve devleti kilisenin emrine vermiştir. Bütün bunlar da göstermektedir ki kilise göklerin melekutunun anahtarlarına sahip olmakla kalmamış, dünyevî iktidarı da elinde tutmuştur. İşte bütün bunlar da teokrasinin hakimiyetini doğurmuştur.

Laik Devletin Ortaya Çıkışı

Buraya kadar yapılan kısa izahlardan da anlaşılacağı üzere teokrasi, totalitarizmin din elbisesi giymiş şeklinden başka bir şey değildir. Hatta meşruiyet ve hukukiliklerini ilahî bir kaynağa dayandıran ve kendilerini kutsal ve dokunulmaz bir zırha bürüyen liderlerin halkını sömürmeleri ve onlar üzerinde tahakküm kurmaları çok daha kolay olmuştur. Yani teokratik rejimlerde yöneticiler dini, yaptıkları zulüm ve haksızlıkların üzerini örtmede ve sorumluluktan kaçmada kullanışlı bir araç haline getirmişlerdir. Zira dinden devşirilen güç ve otorite, maddi gücün de devlet gücünün de çok ötesindedir. Maddi güçle insanları belli eylemlere zorlamak mümkün olsa da onları ikna etmek ve onların vicdanlarına hükmetmek mümkün değildir. Bu, ancak dinle sağlanabilir.

Batı dünyasının haklı olarak teokrasiye şiddetle karşı çıkmasının, bunun yerine laik ve seküler bir devlet yapısına yönelmesinin temel sebebi de asırlarca yaşadığı bu acı tecrübelerdir. Gerçekten de şeffaflığın ve denetim mekanizmalarının olmadığı, yöneticilerin hiç kimseye hesap vermediği, aklın ve bilimin yerine dogmaların hükmettiği bu siyasi rejimin ne adaleti sağlamasına ne de insanların temel hak ve özgürlüklerini koruyabilmesine imkan yoktur. Bu sebeple teokrasiye karşı verilen mücadele haklı bir mücadeledir. Bu mücadelenin gerçekte dine değil, kiliseye karşı verildiği unutulmamalıdır.

Ne var ki laik devlet, bir başkaldırının neticesinde ortaya çıktığı için tepkiseldir. Dolayısıyla bütün tepki hareketlerinde olduğu gibi burada da denge korunamamıştır. Bir yerde yaşanan aşırılık, başka bir aşırılığı doğurmuş ve din, bütünüyle politik ve hatta yer yer kamusal alandan dahi uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Bazı ülkeler, laikliği din karşıtlığı şeklinde algılamış, siyasi elitler laik bir rejim kurabilme adına totaliter bir anlayışa yönelmiş ve halkına karşı ciddi baskılar uygulamışlardır. Dolayısıyla bu sefer de din ve vicdan özgürlüğü laiklik adına tehdit edilmiş, insan hakları ihlal edilmiş ve toplum fertlerinin duygu ve düşünceleri hiçe sayılmıştır.

İslâmî bir teokrasi mümkün müdür?

En başta ifade etmek gerekir ki teokrasinin sırf dinle ve Tanrı’yla alakasından yola çıkarak İslâm’ın da benzer bir anlayışa sahip olduğuna hükmetmek yanlış bir kıyastır. Bilakis teokrasi, sahih dinî gelenekten uzaklaşıldığı veya vahyin kopukluğa uğradığı dönemlerde ortaya çıkmıştır.

İslâmî ilkeler hiçbir şekilde teokrasiye yol vermez. Bir kere İslâm’da hiçbir devlet başkanının Allah adına hareket etmesi, kutsallık iddia etmesi ve sorumluluktan kaçması mümkün değildir. Hz. Ebu Bekir, kendisine “Allah’ın halifesi” denilmesine şiddetle itiraz etmiştir. Eğer daha sonraki dönemlerde bazı sultanlar bu ismi kullanmış ve bununla da her türlü icraatlarını meşru göstermeyi hedeflemişlerse, hiç şüphesiz bu İslâmî esaslardan bir sapmanın ifadesidir.

İslâm, din adamları ve yöneticiler de dahil olmak üzere hiç kimseyi bir diğerinden üstün kılmamıştır. İslâm’da hiçbir şahsın, hiçbir zümrenin ayrıcalığı ve dokunulmazlığı yoktur. Bilakis bütün vatandaşlar kanun önünde eşit oldukları için herkes eylemlerinden ötürü sorgulanır, hesaba çekilir ve suçu tespit edildiğinde de cezalandırılır. İslâm tarihinde, devlet başkanlarının sıradan bir vatandaşla hâkim huzuruna çıktığı ve davayı kaybettiği birçok olayla karşılaşmak mümkündür.

İslâm’da Allah ve Resûlü (s.a.s) dışında hiçbir şahsa ve hiçbir zümreye karşı mutlak itaat yoktur. İtaat, ancak meşru ve maruf olan işlerdedir. (Buharî, ahkâm 5, 43) Zira İslâm’da devlet başkanı da dahil hiçbir yönetici masum değildir. Onlar da hata ve yanlış yapabilir, zulüm ve haksızlıklara sapabilirler. Emir ve buyruklarında kendi çıkarlarını halkın maslahatları önüne geçirebilirler. İşte bütün bu durumlarda onlar itaat haklarını da kaybederler.

İtaat etme bir yana yöneticilerinin hak ve adaletten saptığını gören halkın, buna sessiz kalmaması ve şartlara göre üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi tavsiye edilmiştir. Bu sorumluluk da bazen nasihatle, bazen uyarı ve ikazla, bazen sivil itaatsizlikle, bazen muhalefet ve direnmeyle yerine getirilir. Zira yöneticiler de Kur’ân’da açıkça emredilen (Âl-i İmrân, 3/104, 110) emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker vazifesinin kendisine karşı yerine getirilmesi gereken kimseler arasındadır. Hatta Peygamber Efendimiz, zalim sultanın yanında hakkın söylenmesini en büyük cihad saymıştır. (Tirmizi, fiten 13)

İslâm’a göre yönetim, belirli bir hanedanın elinde dolaşan kutsal bir hak değildir. Bilakis yöneticiler, seçim, şura ve bey’at esaslarına göre belirlenir. İslâm’da siyasi katılım esastır. Bu yüzden devlet başkanı meşruiyetini Tanrı’dan değil, halktan alır. Tanrı adına değil halk adına, halktan aldığı yetkiyle yönetir. Ehliyetini kaybettiği ve hukukun dışına çıktığı durumlarda da halkın ileri gelenlerinden oluşan ehlü’l-hal ve’l-akd heyeti tarafından görevden alınır.

İslâm’da Hıristiyanlıkta olduğu gibi ayrıcalıklı bir kısım haklara sahip olan ve manevî otoritenin yanında maddi otorite üzerinde de hak iddia eden ne kilise ne de ruhban sınıfı yoktur. Âlimler, sivil insanlardır. Yönetime müdahale edemezler. Diğer vatandaşlar gibi devlette kamusal bir vazife aldıklarında da hak ve sorumlulukları sadece üstlendikleri vazifeyle sınırlı kalır. Onların içtihat yetkisi vardır. Fakat içtihat, sadece müçtehidin kendisini bağlar. Başkalarının bu içtihada göre emel etme mecburiyeti yoktur.

Teokratik sistem, bir çeşit dikta rejimidir. Bu yüzden teokrasinin olduğu bir yerde özgürlüklerden bahsedilemez. Halbuki peygamberlerin gönderiliş gayelerinden en önemlisi insanları hür ve bağımsız hale getirebilmek; insanın insana köle olmasının önüne geçmektir. Zira insanların hür bireyler olarak rahatça irade ve tercihlerini kullanamadığı bir yerde hakiki bir dindarlıktan da söz edilemez. İnsan, her türlü zorba ve diktatörün kölesi olmaktan kurtulmalıdır ki Allah’a hakkıyla kul olabilsin. İslâm’a göre insanın karşısında temenna duracağı ve boyun eğeceği tek varlık Allah’tır.

Bütün bunların yanında teokrasinin hâkim olduğu bir devlette, İslâm’ın yönetime dair ortaya koyduğu şura, adalet, hukukun üstünlüğü, liyakat gibi en temel esasların ihlal edileceği de bir gerçektir. Zira Tanrı adına yönettiğini iddia eden bir liderin, başkalarının fikirlerine değer vereceği ve sıkı sıkıya hukuk kurallarına bağlı kalacağı düşünülemez. Aynı şekilde böyle bir devlette kamusal vazifeler ehil olanlara değil, kayıtsız şartsız itaat edenlere verilecektir. Neticede adaletten de geriye bir şey kalmayacaktır.

Belki bazıları tarafından İslâm hukukunun uygulanmasının özgürlükleri kısıtlayacağı, belirli hak ihlallerine sebebiyet vereceği ve dolayısıyla teokrasi doğuracağı ileri sürülebilir. Ne var ki bu doğru değildir. Zira daha önce de ifade ettiğimiz gibi İslâm’ın kamu hukukuna dair ortaya koyduğu hükümler oldukça sınırlıdır ve bunlar da genel itibarıyla evrensel ve insanî prensiplerdir. Bu konudaki detay hükümler ise içtihada bırakılmıştır.

Ayrıca İslâmî hükümler sadece Müslümanlara uygulanır. Gayrimüslim vatandaşlar kendi inanç ve hukuklarına göre yaşar ve bunlara göre yargılanırlar. Nitekim Medine Anayasasında bu, açıkça ifade edilmiştir. Aynı şekilde İslâm devletlerinde azınlıklara din ve vicdan hürriyeti tanındığı da tarihî bir gerçektir. Müslümanların İslâm hukukuna göre sorumlu tutulmalarının sebebi de devletin ve yöneticilerin bu yöndeki talep veya baskıları değil, bilakis Müslümanların inandıkları dine göre yaşama istikametindeki talep ve istekleridir. Müslüman olmak ise tamamen bireylerin hür tercihlerine bırakılmıştır. Dine girme noktasında kilisenin yaptığı gibi bir zorlama asla söz konusu olamaz. Zira istemediği halde dine girmeye zorlanan bir kimse Müslüman değil münafık olur.

Netice itibarıyla teokrasi, hiçbir şekilde İslamiyet’in temel esaslarına uygun bir yönetim şekli değildir. Din, bir baskı aracına dönüştüğü takdirde, bundan öncelikle ve en fazla zarar görecek yine dinin kendisi olacaktır. Buradan yola çıkarak ele geçirdikleri devlet aygıtıyla halkı dindarlaştırmayı hedefleyen siyasal İslamcıların da nasıl bir yanlış içinde oldukları anlaşılabilir. İslâmî yönetim iddiasıyla ortaya çıkan bazı devletler, yönetim tarzları itibarıyla ne kadar teokrasiye yaklaşırlarsa, o kadar İslâm’dan uzaklaşmış olacaklardır.

1 YORUM

  1. Enfes. Kaleminize sağlık Yüksel hocam, hissedip de ifade etmekte zorlandıklarımızın adını koyan bir çalışma.
    Laikliğin tepkisel olmasına rağmen iki farklı ekolü olduğunu da hatırlayalım.
    Kralcı (ve tabi kaybetmiş) kilise ile kavgalı olan Fransız ekolü. ve
    Baskılardan bıkmış insanların artık “özgürlük” dediği Amerikan ekolü, ki rahmetli Ecevitin “dine saygılı laiklik” dediği budur. Amerikan laikliğinin tepkiselliği özgürlükte ifrat olarak patlak vermiş, din ile doğrudan çatışmamıştır. Diğerine nispeten daha makul denilebilir.
    Halbuki Türkiyedeki laikliğin ana problemlerinden biri mutlak manada Fransız ekolu- yani agresif laikliği benimsemektir.
    Kısaca, totaliter bir anlayış olan Kemalist laikliğin (dine saygılı gibi görünme görünmeme kimliği haricinde), sağ yandaki izdüşümüdür aslında çıkarları adına dinimizin -cılık-ını çıkaran sözde İslam-cılık.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin