İslamcılık neden patolojik bir ideolojidir?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

İnternette karşıma çıkan video beni bir kez daha derinden endişelendirdi. 30-40 kadar küçük yaşta kız çocuğu, açık havada, park benzeri bir mekândalar. Çocuklar yere oturmuş, başlarında sırtı kameraya dönük olarak ayakta duran bir kadın var.

Çocuklar bu kadının önünde, dört-beş sıra oturmuş durumdalar. Arkada on kadar siyah çarşaflı-peçeli kadın yüzleri kameraya ve ayaktaki diğer kadına dönük şekilde tek sıra dizilmişler.

Sırtı dönük kadın avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Yahudi’ye!”; ve çocuklar hep bir ağızdan bağırarak tamamlıyor: “ölüm!”. Aynı nefret yemini bir kez daha tekrarlanıyor. Sonra kadın yeniden bağırıyor: “Filistin!”; çocuklar yine hep bir ağızdan yanıt veriyor: “kurtulacak!”. Sonra aynısı bir kez daha tekrarlanıyor. Derken kadın yeniden yırtınıyor: “Ayasofya”; çocuklar hep bir ağızdan: “açılacak!”. Yine iki kez!

İslamcılık konusunda birkaç yazı yazdım. Enteresan bir durumla karşı karşıyayız aslında. İslamcıların dış kabuğunu biraz kaldırıp altına baktığınızda karşınıza İttihatçı ve Kemalist geleneğin tornasından çıkmış, onun kodlarına göre programlanmış, kendisini bir nefret objesi öteki yaratmadan tanımlayamayan fanatik, ezik, yarı cahil kitleler çıkıyor. İslamcılık istisnasız patolojik bir ideolojidir.

Yirmi birinci yüzyıldayız. Burada sizinle paylaştığım olay, sıradan bir nefret suçu değil. Bu suçu bir siyasi gösteride işleseler veya bir cami çıkışında ezkaza cemaat galeyana gelerek böyle bir söylemde bulunsa, yine midem bulanır. Mesajın ikinci ve üçüncü cümleleri, tamamen iç siyasete dönük banal söylemlerden öte bir anlam taşımasa da, onlarla hiçbir sorunum olmaz. Düşünce özgürlüğüdür, katılır veya katılmazsınız. Sizin bileceğiniz bir şeydir. Ancak birinci cümle beni sarstı.

Antisemitizm ve Yahudi nefreti, maalesef son yıllarda Türkiye’de korkunç bir ivme kazandı. Elbette yukarıda değindiğim siyasi gösteride veya cami çıkışı galeyanda bu söylemin tekrarlanması, işlenilen suça mazeret de oluşturmaz, onu hafife almamızı da gerektirmez. Irkçılık ve nefret suçu toplumsal patolojidir ve hukuksal yaptırım şarttır. Fakat bu izlediğim videoda sahnelenen ırkçı vodvil, çok daha dramatik. Bu videodaki kız çocukları sanırım beş-yedi yaş arası olmalılar. Bu yaşta minik ruhların bu tür insanlığın en dibi söylemlerle kirletilmesini kim kabul edebilir? Kabul edebilen varsa, onun insanlığından şüphe etmek gerekmez mi? Yahudi’ye (yani tüm Yahudilere) ölüm diye şartlandırılan ve beyinleri yıkanan, sapık bir ırkçı ideolojiye dini yama yaparak bunu “inanç” diye minik masum yavrulara endoktrine eden güç, eline düştüğünüzde size neler yapmaz? Bu İslamcılıktır. İslamcılık, İslami kisve altında yapılan ideolojidir. İslami sos, bu sapık ve nefret yüklü ideolojinin meşruiyetini sağlamak için araçsallaştırdığına göre, İslam da bir din olarak bu videodaki diğer kurban değil midir?

Ancak mesele bu kadar basit değil. Son sorunun üzerinde yeterince durmadan, ama dürüstçe, durmadan, işin içinden çıkamayız. İslam, İslami, Müslüman, dindar, İslamcı gibi kavramlarla ilgili ciddi bir netleştirme girişiminde bulunmadan, hastalığın kesin sınırları çizilebilir mi? İslam bir dindir. İslami, o dine ilişkin olanlara denir. Müslüman, İslam dinine inanan, o dine mensup mümin demektir. Dindar, dininin gereklerini yerine getirme konusunda özen gösteren, dininin beklentilerine göre bireysel yaşamını düzenleyen bireye denir. Bu sonuncusunu açmak gerekirse; Müslümanlar arasında da, tıpkı diğer dinlere inanan veya onlara mensup olan bireylerde olduğu gibi, dini konularda duyarlı olan veya daha az duyarlı olan insanlar çıkabilir. Bunun ölçüsü nedir diye soracak olursanız, çok öznel (sübjektif) bir alana girmeniz gerekiyor. Bunu yapmak istememekle beraber, genelde kabul gören dindar tanımı, beş vakit namaz kılan, oruç tutan, Cuma namazlarına düzenli devam eden, yaşamında dini esasları birincil kılavuz olarak dikkate alan bireyleri nitelendirir. Dindar olmamak, dinsiz olmak anlamına gelmemekle beraber, dinin bir bireyin sosyal yaşamında birincil rol oynamaması olarak basitleştirilerek özetlenebilir. Dindarların bazıları kendilerini inandıkları dinin “esas mensubu” olarak görür ve dindar olmayanları dinlerinin gereğini olması gerektiği gibi yerine getirmediklerinden dolayı bazen “dinsizlikle” suçlar. Oysa bir kişinin dinden çıkması temelde bu doğrultuda irade ortaya koymasını gerektirir. İslam’da da bu benzer bir durumdur. Bugün tümüyle dini esaslara göre yönetildiğini iddia eden ülkelerde (mesela Suudi Arabistan veya İran’da) zorlamaya yoluyla insanlar daha dindar veya daha az dindar olmuyor.

İşte İslamcılık konusuna bu açıdan yaklaşmakta yarar var. İslamcılar, toplumun dindarlaştırılması yönünde devleti bir araç olarak görmekteler. Devlet, İslamcılara göre elindeki zorlayıcı meşru güçle (otoritesi ile) toplumu ve kurumlarını “İslamileştirmelidir”. Seküler devletlerde ise bir din, diğerlerinin önünde olamaz. Dahası, hiçbir dine, hatta tanrıya inanmayan vatandaşlar da, dindar vatandaşlardan farklı muamele görmez. Devlet, bu konsepte göre tarafsız bir kurumdur. İslamcı, devletin kendi inandığı değerlere göre kendisi gibi olmayan vatandaşları terbiye etmesini, onları kendi inandığı değerlere göre yaşamaya mecbur etmesini savunuyor. Bunu bir tür özgürleşme olarak algılıyor. Oysa bu bir özgürleşme değil. Çünkü kendi “özgürleşirken” kendi gibi inanmayan veya düşünmeyen insanların özgürlüğü ortadan kalkıyor. Bunun en tipik uygulaması, İran’daki hicap/başörtüsü mecburiyetidir. Suudi Arabistan ve benzeri Sünni devletlerde de buna yakın uygulamalar var. Devlet bu tür örneklerde “din polisi” denen kurumu devreye sokuyor. Zorlayıcı meşru gücünü kullanarak, bir dindarlık versiyonunun felsefesini, değerlerini ve hukukunu farklı düşünen bireylere dayatıyor. Bunun elbette Kemalist kafanın kılık-kıyafet kanunundan ve onun yarattığı zulümden farkı yoktur. Her ikisi de insan hakkı ihlalleri oluşturuyor çünkü.

Elbette kılık-kıyafetten çok daha önemli olan bir konu, insan hakkı ihlallerinin ne kadar yaygınlaştığıdır. Din bireysel bir tercihe dayanmak zorundadır. Eğer bireylerin bir dine inanmaya (daha doğrusu inanıyormuş gibi görünmeye) zorlanmasını olumlu karşılıyorsanız, İslamcısınız demektir. Bakın ikna demiyorum. Zorlama tabiri, devlet bağlamında çok önemlidir. Yaptırım içerir. Devletler yargı mekanizmaları üzerinden sadece tanımlanmış suça yaptırım uygular. Bunun için kolluk gücünü seferber edebilir. Dini değerlerin devletin yaptırımı üzerinden topluma dayatılması, İslamcılığın birincil amaçlarındandır. Bunun için “devlette etkin olmak” (ya da devleti ele geçirmek) gibi irrasyonel beklentiler içinde olan yüzlerce İslamcı hareket var İslam dünyasında. Bu hareketlerin ortak noktası, devletin “İslam karşıtı güçlerce” ele geçirilmiş olduğu inancıdır. İslamcılar, sadece kendilerini Müslüman olarak ve İslam’ın temsilcisi olarak algılar. Bu öz algıları, tüm diğer alternatif grup ve bireyleri düşman olarak algılamaları, ötekileştirmeleri sonucunu doğurur. Bu nedenlerden dolayı, İslamcı akımlar kendi aralarında da mücadele ederler. Birbirlerini İslamcı olmakla itham eder, kendilerinin “gerçek Müslümanlar” veya “İslami bir hareket” olduklarını iddia ederler. Ancak özünde her biri diğerlerine yaşam alanı tanımama konusunda birleşir. Dahası, İslamcı olmayan seküler Müslüman bireyler de, İslamcılar tarafından gerçek Müslüman olmamakla suçlanır. Bu genel durumdan hareketle, iktidara geldiklerinde veya siyasete nüfuz edebildiklerinde diğerlerinin (ötekileştirilenlerin) hak ve özgürlüklerini kısıtlayan illiberal faşizan bir güce dönüşürler. 

İşte İslamcı AKP, tabanını bu patoloji ile radikalleştirdi. Devlette etkin oldukları oranda daha fazla nefret kusan birçok alt gruplar, AKP iktidarında palazlandı. Bu olan bitenin İslamilikle ve İslam’la falan alakası yok. Çünkü İslamilik veya İslam, AKP ve müttefikleri için salt formel ve amaca yönelik işlevsel bir değer. Bu felsefi ve etik boşluk, tüm teklikeli faşizmlerde olduğu gibi, İslamo faşizmde de tehlikeli bir potansiyel oluşturuyor. O çocuklar “Yahudi’ye” (!) ölüm diye haykırırken, aklıma Schindler’in Listesi filmindeki o dehşetli sahne geliyor. Hitler ve onun sapık Nasyonal Sosyalist faşizmi de çocuklara “Yahudi’ye ölüm!” diye bağırtmamış mıydı? Radikalleştirilen Alman toplumu, enfekte oldukları nefrete boğulan kişiliklerinin sonunda yok olmasıyla beraber, Fiziken de yok olmakla sonuçlanacak bir kitlesel şiddet sarmalına kapılmışlardı. Bir taraftan on milyonlarca sivil toplama kamplarında katledildi, diğer taraftan savaşta milyonlarca asker boş yere öldü. Avrupa baştanbaşa yakıldı ve yıkıldı. Her şeyin başlangıcı, bu sapık ideolojinin haklını bu nefret ve onun uzantısı olan şiddetin normal ve olması gereken bir şey olduğuna ikna etmesiyle başladı. Bu ikna faaliyeti, işte bahsettiğim endoktrinizasyondu!

Bugün Türkiye’de Kemalizm’in tornasından çıkmış İslamcılık, sonunda Kemalizm’in nasyonalizm endoktrinizasyonunu İslamcılığının içine kusarak, mide bulandırıcı bir nefret ve ötekileştirme politikasını devreye soktu. Günden güne artan biçimde, İslamcı ve nasyonalist kanatların en ekstrem, en nefret kusan biçimi içinde, cendereye alınan genç nesiller evrensel olan ne varsa ona düşman kesiliyorlar. Bu ortamda “Yahudi’ye ölüm!” demenin neden yanlış bir şey olduğunu anlatmak, giderek zorlaşıyor. Bu kadar rezil bir nefret suçunun, bu kadar küçük yaşta çocukların ruhuna kazındığı bu rejimden korkmuyor musunuz? Bu rejimin endoktrinizasyonunun, daha bu aşamada nasıl yüz binlerce masum insanın komik gerekçelerle, anayasa ve yasalar devamlı ihlal edilerek takibata alındığını ve zulme uğratıldığını görmüyor musunuz? Bu yaşanan sürecin nerelere varacağını göremiyorsanız, 1900’lerin başında İttihatçı nasyonalist manyakların yaptığı iğrenç katliamlara bakın. Kendinize “Ermenilere ne oldu” diye sorun! Ve İttihatçılarla onların ikinci takımı Kemalistlerin din enstrümanı kullanılmadan yaptıkları “seküler” hak ihlallerini, İslamcıların İslam soslu nasyonalizmle nerelere vardırabileceğini düşünün.

Tüm nefret söylemlerine karşı çıkmak, ölümü değil yaşamı tercih etmek, çocuklara nefret ve kini değil, sevgiyi, insanlığı ve güzellikleri öğretmek doğru olandır. İçinde kin, nefret ve şiddet olan tüm eylem ve söylemleri kategorik olarak reddetmek, insan haklarını ve demokrasiyi eksiksiz sağlayan tarafsız seküler bir devlet için çalışmak bu toplumsal ve siyasal patolojiyi yok etmenin tek yoludur. Sanırım insani olan da İslami olan da bu olmalıdır. Buna engel olan tüm düşünceler sorgulanmalı, eleştirilmeli ve yerlerine insan hak ve özgürlüklerini genişleten düşünceler getirilmelidir. Çocukların patolojik, hastalıklı ve faşizan ideolojilere alet edilmemesi için üzerimize büyük bir sorumluluk düşüyor.

2 YORUMLAR

  1. İyi bir yazı
    Ama sorulması gereken en önemli soru sadece AKP veya siyasi parti vb yollar ile İslamcılık yapanlar mı İslamcı?
    Bence Tr de az ya da çok İslamı devleti talip olarak yaşamaya niyetlenen herkes İslamcı.
    Bazılarının bunu başarıp Devlet denen sistemin başına geçerek oyunu bilinen en ahlaksız kurala uygun oynaması sonucu değiştirmiyor

  2. Siyaset biliminin, bilimselliğine yönelik itirazlardan biri, kullanılan terimlerin üzerinde ittifak sağlamanın zorluğu. “Yahudi” sözüne “ölüm” diyerek karşılık vermek ne kadar “rahatsız edici” ise “islamcılık” terimine karşı “patolojik” genellemesi de “sorunlu” bir yaklaşım şeklinde değerlendirilebilir…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin