İHD Başkanı Türkdoğan: İşkence yapanların hepsi yargılanacaklar

İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, “Son beş yılda işkence yapanların hepsi, emin olun er ya da geç yargılanacaklar. Şimdi bu polisler, bu istihbaratçılar, veya kimse bu paramiliyet güçler, bunlar çok iyi bilsin. Yar-gı-la-na-cak-lar.” dedi.

Kronos News’e konuşan Türkdoğan, Türkiye’nin 90’lı yıllara döndüğü yönündeki yorumları da değerlendirdi. Türkdoğan’a göre; hem 90’lı yıllara göre daha hafif yönleri var bu dönemin, hem de çok daha ağır yönleri.

İşkence iddialarını inkâr eden iktidar ve destekçilerini de sert bir dille eleştiren Türkdoğan, “İşkence olmadığını iddia edenlerin yaşadığı ülke ile bizim yaşadığımız ülke herhalde farklı” diyor. OHAL KHK’larıyla yaşanan kırımdan etkilenen yüz binlerce insanın hak savunuculuğu noktasında sol ve Kürt camiayla yakınlaşması gerektiğini düşünen Türkdoğan’a göre, bu gerçekleşebilirse dindar, başörtülü insanların da karşı çıkmasıyla AKP iktidarın oluşturduğu düzen çatırdayabilir.

Dindar insanların hak mücadelesine sokağa inmeleri halinde AKP’nin medya düzeniyle yarattığı psikolojik üstünlüğün biteceğini ve halka söylenen yalanların ortaya çıkacağını düşünüyor. Türkdoğan, bu noktada başörtülü kadınların eşleri, çocukları ve yakın için meydanlara inmelerinin, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri gibi oluşumlarla biraraya gelmelerinin önemli olduğunu vurgulayarak, “Erkeklerin kadınlardan öğreneceği çok şey var. onlarda vicdan var, cesaretlerini de buradan alıyorlar” diyor.

Öztürk Türkdoğan’ın sorulara verdiği cevaplar şöyle:

Güncel bir konuyla başlayalım, avukatların gözaltına alınmasına barolardan sert tepkiler geldi. Savunmanın hedef alındığı eleştirileri yapılıyor. Neyi hedefliyor iktidar bu adımla?

Siyasi iktidarın yargı üzerindeki etkisi çok barizdi. Bu hep öteden beri böyleydi, yeni bir durum değil. Önce bu çerçeveyi ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’de yargılama sistemlerini göz önüne aldığımızda, her zaman avukatlar savunmayı temsil ettikleri için hedef olmuşlardır. Son 40 yıla bakarsak, 12 Eylül sonrası devrimcilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin avukatlığını yapan avukatlar hedefti. Daha sonra avukatlar hedef olmaya başladı. Sonra toplumsal muhalefetin yanında yer alan, sosyal sorunlarla ilgilenen, toplumsal olaylarda avukatlık yapan avukatlar hedef alınmaya başlandı. Her dönem insan hakları savunucuları hedefti. İnsan hakları savunucusu avukatlar hep hedefti. Son 10 yıl birkaç sembolik dava var bu konuda, onları söyleyeyim: 2007 yılında Ankara’da ‘susma hakkını’ hatırlattığı için İnsan Haklar Derneği’nin üyesi ve yöneticisi dört avukat hakkında kumpas kuruldu ve uzun süren yargılamalar sonucunda maalesef avukat arkadaşlarımız mahkum edildiler.

Gözaltına alınan, tutuklanan avukatlar hep vardı yani…

Evet, şu anda avukat Halil İbrahim Vargün Kırıkkale 2 Nolu F Tipi’nde infazın dolmasını bekliyor, diğer avukat arkadaşlar yurtdışına çıkmak zorunda kaldılar Selçuk Kozağaçlı şahsında, özellikle toplumsal olaylarda halkın yanında yer alan Çağdaş Hukukçular Derneği’ne üye avukatların yargılanmaları söz konusu oldu ki 17’si ceza almıştı. Burada Ebru Timtik’i anmak gerekiyor. Ebru Timtik bütün bu adaletsizliğe isyan etmiş için Aytaç Ünsal’la birlikte süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi yapmıştı ve maalesef Ebru Timtik’i kurtaramadık. Bu süreç hep böyleydi.

“AMAÇ VATANDAŞ SAVUNMASIZ KALSIN”

Şimdi de özellikle Fethullah Gülen soruşturmaları ve davaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımız hedef haline getirilmiş durumda. Burada aslında sorun şu: Doğrudan doğruya savunma hakkı yok edilmek isteniyor. Çoklu baro yasası da bu nedenle çıkarılmıştı. Hem yandaş baro yaratmak, hem de baroların etkinliğini azaltmak için savunma hakkını biraz daha kısıtlamak için, iktidarın denetiminde barolar yaratarak o denetimdeki baroların savunma hakkını şeklen yerine getirmelerini sağlamak için bu yasa gündeme geldi. Bakın ekim ayına yaklaşıyoruz, buna rağmen istedikleri baroları kuramadılar. Demek ki gerekçeleri onların söylediği gibi değilmiş. Gerçek amaçları savunmayı etkisiz kılmak. Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımıza yönelik bu keyfi, hukuksuz, anti-demokratik soruşturmalar şunu gösteriyor: Vatandaş savunmasız kalsın.

Amaç vatandaşı savunacak kimsenin kalmaması mı?

Evet amaç bu. Bugün Fethullah Gülen örgütü ifadesi kullanılır, her zaman zaten PKK örgütü kullanılıyordu, her zaman zaten Türkiyeli sol örgütler kullanılıyordu. Bir ara Hizbullah, hizbukontra yapısı içerisindeki birtakım yapılanmalar bahane ediliyordu, yarın öbür gün başka bir şey. O yüzden özellikle bu soruşturmaları yürütülen savcılara ve sulh ceza hakimlerine şunu hatırlatmak istiyorum: Bugün bu iktidar bunu yapıyor. Yarın iktidar değişikliği olduğunda başka isimlerle bu sefer size yönelik operasyonlar yapılabilir. Kendinizi kullandırmayın. Bir avukatın görevi zaten savunma yapmak. Bir avukata bu sorular sorulur mu?

Soruları gördünüz mü? ‘Müvekkilinizin ifadesini neden değiştirdiniz’ gibi doğrudan avukatlık mesleğine yönelik sorular var.

Gördüm. Bir anımı anlatayım: 2017 yılında Türkiye’den uzun zamandan beri görülmeyen fakat darbe teşebbüsünden sonra tekrar başlayan gözaltında kaçırma vakaları görülmeye başlanmıştı. O kapsamda çeşitli yurtdışı yayın kuruluşları ilgiliydi, onlara beyanatlar veriyorduk. Bir yabancı televizyon kanalı buraya geldi, röportaj yaptık ve özellikle Fethullah Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında bu tür soruşturmalarla ilgilenen bir avukat meslektaşımızın ofisine gittik. Avukat, polis tarafından tehdit edildiğini söyledi. Ben de mutlaka İHD’ye başvurması gerektiğini, başvurursa mutlaka kendisiyle ilgileneceğimizi söyledim. Fakat o tehdit o kadar etkili olmuş ki maalesef başvurmadı. Kaçırılan kişilerle ilgilendiği, ‘fetö’den yargılanan birçok müvekkili olduğu için. ‘Niçin bunlardan bu kadar çok müvekkilin var?’ diye soruluyor. 48 avukatı nasıl gözaltına alırsınız? Nasıl savundukları insanların örgütüyle özdeşleştirirsiniz. Ben buna çılgınlık diyorum. Kapatın deyin ki Türkiye’de avukatlık yapılamaz. Çin Komünist Partisi’nde de öyle. Avukatınızı da onlar seçiyor.

Diyelim ki o avukat davaları üstlenmedi, bakmadı davalara. Başkaları da bakmadı, çekindi. Vatandaş avukatsız kaldığında ne yapacaklar? Nedir amaç?

Her şey birbiriyle bağlantılı. Vatandaş avukatsız kaldığında, ona zorunlu müdafi tayin edilecek. Peki zorunlu müdafi nasıl tayin edilecek? Yaratmak istedikleri yandaş baroların atayacağı müdafilerle savunma yapılacak.

Polisle işbirliği içinde mi olur o avukatlar?

Onu bilemem. Ama meslek etik kuralları var, hiçbir avukatın bunları yapmaması gerekir. Ama öyle olaylar duyuyoruz ki maalesef suiistimallere açık. Veya acemidir, bilmiyordur, tecrübesizdir, yönlendiriliyordur. Yönlendirildiğini fark etmeden savunmanlık yaptığını zannediyordur. Bu meseli bir bütün olarak görmek lazım, tek parça bakmamak lazım. Bugün başkasına yapılan operasyonların benzeridir, hiçbir fark yok. Avukatlar şu an korunmasızdır.

“İÇİŞLERİ BAKANLIĞI VESAYETİ VAR ADALET BAKANLIĞI ÜZERİNDE”

Neden korunmasız avukatlar?

Avukatların üst birliği olan Barolar Birliği Başkanı bu olayda da sessiz kalmaktadır. Çünkü açıktan hükümeti desteklemektedir. Halbuki sizin göreviniz hükümeti desteklemek değil, bizim kanunumuzda yazan insan haklarını savunmak. Eğer bir birlik başkanı insan haklarını savunmak yerine kendi politik argümanlarını gerçekleştirecek bir pozisyon benimsemişse istifa etmesi gerekir. Adeta her şeyin çivisi çıkmış. Tuz kokar mı diye sorulur ya, tuz kokuyor Türkiye’de. Hiçbir avukatın aldığı dosya nedeniyle sorguya çekilmemesi, yargılanmaması gerekir. Bu vesileyle avukatlık kanununda avukatlarla ilgili güvencelerin ne kadar yetersiz olduğu da ortaya çıktı. Bir de şöyle bir şey var: Bir İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde.

Nasıl yani?

Evet İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde. Halbuki Adalet Bakanlığı’nın karşı çıkması lazım bu tip operasyonlara. ‘Bir dakika, ne yapıyorsunuz’ demesi lazım. Ama şu anda pozisyonlar değişmiş durumda. Neredeyse her şeyi İçişleri Bakanlığı’nın polis birimleri yapıyor, Adalet Bakanlığı seyrediyor. Cumhuriyet Başsavcıları, polis önlerine hangi dosyayı koyarsa hemen işleme koyuyorlar. Bir itiraz mekanizması kalmadı. Mesele vatandaşın savunmasız bırakılması, mesele vatandaş üzerinde bir korku iklimi yaratmak. Vatandaş şöyle düşünecek: Bunlar her istedikleri kişileri gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar, avukat tutsam onu da alıyor. Demek ki ben o zaman evimde oturacağım, sesimi çıkarmayacağım, itiraz etmeyeceğim. Sessiz sessiz oturacağım. Korku iklimi yaratmaktır bu. Halbuki insan haklarının amacı nedir: Korkudan ve yoksunluktan kurtulmak için yapılmıştır insan hakları sözleşmeleri. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün vatandaşa korku salmak için bunu yapıyorsa, zaten insan hakları sisteminden bahsedilemez.

AİHM Başkanı’nın ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gündemlerini AİHM’e mi dayatıyor?

AİHM Başkanı’nın Türkiye ziyareti tam bir skandaldır. Türkiye, şu an içinde bulunduğu durum itibariyle AİHM Başkanı’nın ziyaretini karşılayabilecek olgunlukta, düzeyde, seviyede insan hakları ve demokrasi bakımından yeterliliğe sahip bir ülke değil. Çok ciddi insan hakları ve demokrasi sorunu var. Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var ki 2017 Anayasa Değişikliği referandumundan önce yayınladığı raporda ‘bu anayasa değişikliği gerçekleşirse Türkiye tipik bir otoriter ülke olacak, yargının bağımsızlığı yok olacak’ raporu var. O rapora rağmen referandumda Anayasa değişikliği kabul ettirildi, evet çıkarıldı, YSK’nın şapkadan tavşan çıkarma operasyonuyla. Şu anda Türkiye, tamamen bir tek kişi yönetimine dayalı otoriter bir anayasa tarafından yönetiliyor. Ve yüksek yargıyı yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı tayin ediyor. Böyle olunca zaten eğrisi yukarıdan aşağıya şekilleniyor.

AİHM Başkanı bunu bilmiyor mu?

Venedik Komisyonu raporunu okumadan Türkiye’ye gelmişse zaten AİHM Başkanlığı yapamaz. Komisyonun raporundan haberi olması lazım. AİHM’in Türkiye’yle ilgili veya Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yle ilgili birçok kararında Venedik Komisyonu’ndan bahsedilir, İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nden bahsedilir, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nden bahsedilir. Konseyin diğer üyelerinin tamamının Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var. Kaldı ki Türkiye siyasi denetim altında olan, tekrar siyasi denetim altına alınan tek ülkedir.

“AİHM LOBİ FAALİYETLERİNE BOYUN EĞMİŞSE ARTIK ADALET DAĞITAMAZ”

Tüm bunlara rağmen bu ziyaret olmuşsa, demek ki Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdinde çok güçlü bir lobi faaliyeti var. Eğer AİHM lobi faaliyetlerine boyun eğmişse zaten artık adalet dağıtamaz. Bu açıdan bir skandal. AİHM Başkanı’nın kişisel sebepleri varsa, kişisel ziyaret yapar, resmi yapmaz. Resmi değil, kişisel ziyaret yaparsınız, istediğiniz yere gidersiniz, gezersiniz, kimse de size bir şey diyemez.

Eğer bizimle görüşebilseydi, biz kendisine çok sert şeyler söyleyecektik. AİHM tarihinde bu bir ilktir. Böyle şeyler yapan bir AİHM Başkanı varsa, adalete çok büyük zarar verir. AİHM’in adalet dağıtma ilkesini zedelemiştir. Türkiye’ye de bu konuda ciddi eleştirilerimiz var. Adalet dağıtmak sadece AİHM’in görevi değil. Siz AİHM Başkanı’nı nasıl araçsallaştırırsınız? Hadi diyelim ki AİHM Başkanı bunu düşünemedi, siz düşüneceksiniz. Diyeceksiniz ki bu ziyaret doğru değildir. Bu konuda konseye eleştirilerimiz hep var. Yüzlerine de söyledim, siz Kopenhag kriterlerini Türkiye’ye benimsetecektiniz ama Türkiye size Ankara kriterlerini dayattı ve şu anda Ankara kriterlerini uyguluyorsunuz. Türkiye, ahlaki olmayan, doğru olmayan, etik olmayan, olmaması gereken bazı tutumları dayatıyor. Avrupa Konseyi de bazı çıkarları uğruna sessiz kalıyorlar. Ortaya şöyle bir umutsuzluk da çıkıyor: Büyük bir kesim Türkiye’de alt derece mahkemelerden umudu kesmiş durumda. Anayasa Mahkemesi de çoğu zaman konjoktüre uygun kararlar vermekle eleştiriliyor.

AİHM umudu de biterse, oradan da adalet çıkmayacağını düşünen insanlar kime veya neye güvenecek?

Bu umutsuzluk öteden beri vardı. Türkiye’de belli toplumsal kesimlerde çok fazla bu konuda bir umut yoktu. Özellikle darbe teşebbüsü donrası muhafazakâr camianın bir kesimi bunu yaşayarak gördü. Çok acı tanıştılar. Fethullah Gülen örgütü bahane edilerek on binlerce, yüz binlerce insan mağdur edildi. Çok ciddi hak ihlalleri yaşandı. İnsanlar bu ceberut sistemin ceberutluğunu gördüler. Halbuki Ak Parti iktidara geldiğinde ne söylüyordu.

“ORTADA AK PARTİ YOK, DEVLET BAHÇELİ VE DOĞU PERİNÇEK NE DERSE O OLUYOR”

Ne söylüyordu Ak Parti?

Şu an ortada bir Ak Parti filan yok. Türk derin devletinin doğrudan doğruya iktidar olduğu bir sistem var. Devlet Bahçeli ne derse o oluyor. Doğu Perinçek ne derse o oluyor.

90’lara benzetiyorlar. Sık sık 90’lara döndüğümüz söyleniyor bugün etkin olan aktörler gündeme gelince. Katılıyor musunuz?

Her dönemin kendine özgü bir yanı vardır. Bazı yönler 90’lardan daha ağırdır, bazı yönler daha hafiftir.

Nedir o ağır yönler mesela?

90’lı yıllarda kırsal bölgelerde köyler boşaltılıyordu. Çok ciddi anlamda silahlı çatışmalar vardı. Devlet 90’lı yıllarda çeteleşmişti. Kontgerilla istediği faaliyeti yürütüyordu, faili meçhul cinayetler fazlaydı. Gözaltında kayıplar, yargısı infaz dediğimiz uygulamalar çok fazlaydı. Biliyorsunuz o çete Kutluk Savaş’ın raporuyla ortaya konmuştu. Son 5 yıla baktığımızda ise kırsalda değil, kentte savaş oldu. İlçelerde, oldu. Tanklar Sur’a, Nusaybin’e, Cizre’ye, Şırnak merkeze, Yüksekova’ya indi. Silahlı çatışmanın coğrafyası büyüdü. Suriye ve Irak’ın kuzey kısımlarına yayıldı, bugün de devam ediyor.

Peki 90’lı yıllardan farkı ne?

90’lı yıllarda parlamenter demokratik sistem yaşamaya çalışıyordu. Bir şekilde Meclis kendini var etmeye çalışıyordu. Biraz önce söylediğimiz YSK marifetiyle daha otoriter bir anayasa bize dayatıldı ve kabul ettirildi. Bu yönüyle 90’lı yıllardan daha ağır bir durumdayız. Yönetim biçimi itibariyle. Şu anda daha otoriter bir yönetim var. Yargı uygulamaları öyle. 90’lı yıllarla karşılaştırdığımızda hiç kimse memnun değil yargıdan. 90’lı yıllarda bu kadar avukat gözaltına alınmıyordu.

“FİİLİ DÖRTLÜ KOALİSYON KURULMASAYDI PERİNÇEK CEZA ALACAKTI”

İsmini andığınız için soruyorum, Doğu Perinçek ‘Yargı altın çağını yaşıyor’ diyor. Haksız mı?

İşte tam onun zihniyeti şu an iktidar olduğu için tabii ki memnun. Halbuki memnun olmaması gerekir. Kendisi 5 yıldan fazla hapis yattı. Sen hapis yatmış bir insansın. Nasıl sen kendin için adalet aradın, sonra fiili iktidar ortağı olduğunuz için Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nden döndünüz. Eğer bu fiili iktidar koalisyonu kurulmasaydı, yani AKP-MHP-Ulusalcılar ve Ergenekon denen yapılanma, ceza alacaktınız. Yargıtay dedi ya böyle bir örgüt yok, biz de yapılanma diyoruz şimdi. Bu dörtlü. Baskın Oran bunu güzel tarif ediyor; mahşerin dört atlısı diyor. Bu dörtlü koalisyon kurulduğu için siz sonradan beraat ettiniz. Yoksa cezalarınız onanacaktı, mahkûm olacaktınız. Sizin başınıza geldi bunlar. Şimdi siz aynı şeyi başkalarının başına niye getiriyorsunuz? 90’lı yıllarla fark diyorduk ya, o yıllarda bazı gruplar bazı şeyleri açıktan savunamıyorlardı. Demokratik kamuoyundan çekiniyor, kendilerini gizleme ihtiyacı duyuyorlardı. Açıktan savunmuyorlardı. Şimdi açıktan savunuyorlar. Bu da devletteki otoriterleşmeyi ve durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor.

12 Eylül’ün 40’ıncı yılında, bu dönemi askeri darbe dönemiyle karşılaştıran yorumlar da yapılıyor.

Bu uygulamalar (avukatların gözaltına alınması) askeri darbe dönemi sonrası uygulamalardır. Askeri darbeden sonra askerler ne yapar? Toplum üzerinde baskıyı eksik etmemek için toplumun belli kesimlerine sürekli operasyon yaparlar. Aynı mantık. Ortada hiçbir şey yok, insanları alıyorlar. Ankara’dan örnek vereyim, Ocak ve Şubat 2016’da Ankara’dan aktivistler Sakarya Caddesi’nde toplanıyordu, beyaz bayrak eylemi yapıyorlardı, basın açıklaması okuyorlardı. Polis de onları seyrediyordu. Sonra ne oldu? 2018’den beri hala devam eden o polis operasyonları hiç bitmedi. Yüzlerce kişiyi beşli onarlı gruplar halinde evleri basılıyor, gözaltına alınıyor, dört gün gözaltında kalıyor, adliyeye çıkarılıyor. Nadiren tutuklamalar oluyor, çoğu adli kontrole serbest kalıyor. E tamam da buna bir son verin, yeter artık. İnsanlar bıktı, siz bıkmadınız mı? Ben DGM’lerde avukatlık yaptım, yahu bir dakika ey hakimler ey savcılar. Ne oluyorsunuz? Biraz kişilikli olun.

“OHAL KHK’LARIYLA ÇOK KORKUNÇ BİR GERİYE GİDİŞ YAŞADIK”

Bugün itibariyle Türkiye insan hakları gündemine baktınız zaman nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Hiç iç açıcı bir tablo görmüyorum, onu söyleyeyim. İnsan haklarının korunması bakımından görevi olan kurumlar, yani adalet kurumları adalet dağıtamıyorsa zaten insan hakları korumasız demektir. Devlet içinde insan haklarının korunması için oluşturulmuş kurumlar, görevlerini yapmıyorlarsa, birçok şeye seyirci kalıyorsa, insan hakları korumasızdır, savunmasızdır. İnsan haklarını korumak ve geliştirmek üzere kurulmuş sivil toplum kuruluşlarının üzerine sürekli yargı yoluyla baskı yapılıyorsa, bütün toplumsal muhalefet yargı yoluyla baskı altına alınıyorsa, zaten insan hakları korunamıyor demektir. İnsan haklarının korunamadığı bir durumdayız. Bu çok vahim bir durum. Bir de sürekli olarak kazanımlar geriye götürülüyor. İnsan hakları alanındaki ilerlemeler hep geriye doğru gidiyor. Yeni yasal düzenlemelerle sürekli geriye gidiyor. Bakın OHAL KHK’larıyla çok korkunç bir geriye gidiş yaşadık. Çalışma hakkı güvencesi yok edildi. Gözaltı süresinin uzatılması, işkence ve onur kırıcı davranış yasağı iddialarının etkili bir şekilde soruşturulmaması bakımından çok ciddi problem yaşıyoruz.

“İKTİDAR İŞKENCE YOK DİYORSA KENDİNDEN UTANMALI”

İşkence olmadığını iddia ediyor iktidar.

Ya böyle şey olur mu? İşkence ne demek yok. Eğer iktidar bunu söylüyorsa, kendisinden utanmalıdır. Çünkü Adalet Bakanlığı’nın kendi yayınladığı resmi istatistiklere baksın. Bakanlığın 2019 işkence ve eziyet suçundan Türkiye’de toplamda 2767 soruşturma açılmış. Bunlardan 1370’i hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş. 933 dava açılmış, 462 diğer karar dediği, kuvvetle muhtemel takipsizlikle sonuçlanan. 933 davanın 2019’da sadece, açıldığı yerde eğer iktidar sözcüleri işkence yok diyorsa o zaman onlar başka dünyada yaşıyor, biz başka dünya yaşıyoruz. Bu iktidardakiler işkenceyi şöyle anlıyor: Yasak sorgu yöntemi uyguluyorsan işkencedir diye anlıyorlar. Zindana kapatıp elektrik verip, konuş, şu ifadeyi imzala. İşkenceyi böyle anlıyorlar. Onlara göre işkence buymuş. Biz de diyoruz ki Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletlerin İşkenceye Karşı Sözleşme’nin birinci maddesini lütfen açın okuyun.

Ne diyor o maddede?

Sadece ifade almak için değil, korkutmak için, yıldırmak için, size manevi ızdırap çektirmek için yapılan her türlü davranış işkencedir. Veli Saçılık’ın sırtına atılan plastik mermileri hatırlıyor musunuz? İşte o işkencedir. Veli Saçılık’ın annesi yerde sürüklendi ya o işkencedir. Çok tipik işkencedir. Gösteride müdahalede uyguladığınız yöntemler işkenceye girer. Gelelim hapishanelere, biz diyoruz ki herkesi çıplak arayamazsınız. Mevzuat istisnai durumlarda çıplak aramaya izin veriyor. Cinsel organında, makatında uyuşturucu, jilet taşımak gibi. Böyle bir ihtimal varsa çıplak arama yapılır. Slogan attı diye siyasetçiyi, milletvekilini, belediye başkanını, hakimi, savcıyı, avukatı hapishaneye götüreceksiniz, soyun arayacağım seni diyemezsiniz. Hangi suç isnadıyla karşılaştığına bakacaksın önce. Sen bir düşünce suçlusuna çıplak arama dayatırsan bu işkencedir manevi işkencedir.

HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin