İbn-i Selûl’ün zemin yoklaması

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

İbn-i Selûl’ün öyle yüksek perdeden efelenişine aldanmamak gerek; aslında Kur’ân’ın ifadesiyle o, elbise giydirilmiş kütükler kadar sönük ve silik bir yapıya sahipti.

Evet, konuştuğu zaman sözünü dinletebiliyordu!

Fiyakası da yerindeydi; havasından geçilmiyordu!

Ne var ki burnu çok hassastı; ortamı iyi koklar, kendisini güçlü hissettiği yerde yumruğunu masaya vuruyor olsa da üstesinden gelemeyeceği bir güçle karşılaştığında kuyruğunu kısıp baş sallamayı tercih ederdi! 

Nereden mi çıkarıyorum?

Hicret sonrası günleri hep böyle geçti, İbn-i Selûl’ün.

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gelişini ve hele içinde olmadığı bir işi, içine hiç sindirememişti.

Muhtemelen bu huzursuzluğu fark edip yarayı tedavi adına kapısına kadar gelen Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) “Git, seni davet edenlerin evinde kal!” şeklinde efelenmişti bile.

Şüphesiz ki bu, onun o günkü tavrıydı. Zira ortada, henüz zemin etüdünü tam yapamamış ve beklentileri gözünü karartmış bir İbn-i Selûl vardı.

Yolunu kesiştirdiği günlerden birisinde rahatsızlığını açıktan belli eden ve Allah’ın Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem), “Söylediklerin doğru, iyi ve güzeldir ama yine de sen bizi rahatsız etme. Tebliğini sadece sana gelenlere yap; sana gelmeyenleri rahatsız etme.” diyen de o idi.

Onun bu anlamsız tepkisine karşılık mecliste bulunanlardan Abdullah İbn-i Revâha’nın (radıyallahu anh) sesi yükselip de “Hayır, yâ Resûlallah! Bizim meclis ve evlerimize sen her zaman gelebilirsin! Seni bize Allah (celle celâlühû) ikram etti ve senin vesilenle bizi doğru yola hidayet etti. Üstelik biz, Kur’ân dinlemeyi de çok severiz!” dediğinde tavrı değişmiş ve gardını da düşürmüştü.

Sinyali almıştı.

Havanın bir anda değiştiğini görür görmez o gün içine yönelmiş ve tepeden bakan bir edâ ile şöyle demişti:

“Ne zaman ki senin kölen hasmın olursa, seninle güreş tutan sırtını yere getirir! Sahi, kanatsız şahin hiç uçabilir mi? Kanatları kesilen kuşun kaderi de düşmektir!” 

Ancak durmadı; duramazdı! Zira, durduğu gün düşeceğinin farkındaydı ve onu diri tutan, sönük de olsa bir umudu vardı. Zira bir kısım Yahudilerde de benzeri bir huzursuzluk vardı.

Ortak paydada buluşmuşlardı ve buldukları fırsatı fevt etmeden değerlendiriyor, kendilerini gölgede bıraktığını düşündükleri Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) yıpratma vesilesi yapıyorlardı. Mesela, Mescid-i Nebevî’nin yapılmaya başlandığı günlerde vefat eden Es’ad İbn-i Zürâre’yi (radıyallahu anh) dillerine dolamış, “Şayet Muhammed bir peygamber olsaydı, ashâbı ölmezdi!” demeye başlamışlardı.

Ne zaman kimi ve nasıl dişleyeceklerini biliyorlardı. Zira, Mina’daki buluşmada Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek ellerine kapanan ve arkadaşlarını da bey’ate teşvik eden isimdi, Es’ad İbn-i Zürâre (radıyallahu anh). O gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Benî Neccâr’ın imamı tayin etmişti. Böyle başyüce bir sahâbîyi dişlerken, ‘Ölümüne söz vermişmiş; kendine bile faydası olmadı!’ demeye getiriyorlardı! 

Doğal olarak bu sözler, “Ebû Ümâme” künyesiyle maruf Hazreti Es’ad’ın (radıyallahu anh) kabilesi Benî Neccâr’ı da rencide etmişti; huzura gelerek, “Yâ Resûlallah!” dediler. “Biliyorsun ki Ebû Ümâme, bizim adımıza elçimiz idi; o öldüğüne göre sen, aramızdan birisini onun yerine elçi tayin etsen!”

Açılmaya çalışılan yaranın farkında olan Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), şefkât ve merhamet bakışlarıyla kucakladığı Benî Neccâr’a, “Sizler, benim dayı çocuklarımsınız!” dedi. “Dolayısıyla ben de sizden birisi sayılırım! Bundan böyle, sizin temsilciniz benim!”

Sonra da ilave etti: 

“Ebû Ümâme’nin ölümü üzerinden Arap münâfıklar ve bazı Yahudiler, ne kötü bir çıkar yarışına giriştiler; ‘Şayet Muhammed, gerçek Nebi ise, ashabı ölmezdi.’ diyorlar. Fesübhânallah! Allah’ın iradesi yanında ben ne kendime ne de herhangi bir arkadaşıma mâlik olabilirim!”

Açılan her yaranın Peygamber fetanet, basiret ve ferasetiyle tamir edildiği Medîne sokaklarında umutları yok olup giderken Mekke’den gelen haberlere kilitlenmişti.

Bir canlılık vardı, Mekke’de.

Üstelik, istekli ve hırslılardı.

Ne de olsa herkes adamını iyi tanıyordu; hicret sonrasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbını geri getirebilmek için harekete geçen Mekkeliler, o gün de muhatap olarak İbn-i Selûl’ü almış ve Medîne’yi muhatap alan tehdit dolu mektubu da ona göndermişlerdi.

Ebû Cehillerin de bir aklı vardı! Zaten bypass yapmaya alışkınlardı; Mekke işler, sembolik olarak başta tuttukları liderleri Ebû Tâlib’e rağmen yürüyordu! Daha doğrusu, yürütüyorlardı! Ne de olsa görünen köy kılavuz istemezdi ve Medîne’deki en büyük kabile Evs’in lideri Sa’d İbn-i Muâz’ın da (radıyallahu anh) ikinci büyük kabile Hazrec’in reisi Sa’d İbn-i Ubâde’nin de (radıyallahu anh) kendilerine cevâb-ı sevâb vermeyeceğini biliyorlardı. Zira her ikisi de çoktan İslâm’ı seçmiş ve muhâcirleri sinelerine basmışlardı.

Şöyle diyorlardı:

“Şüphesiz ki sizler, bizim adamımızı içinizde barındırıyorsunuz. Allah’a yemin olsun ki ya sizler de savaşarak yurdunuzdan O’nu çıkarır ya da bizler, kadın ve mallarınızı elde edip hepinizi esir alıncaya kadar sizinle savaşırız!” 

Onun için yükselen sesin ritmine ayak uydurmak kadar doğal ne olabilirdi?

Üstelik Ebû Cehiller, şehirlerine gelenleri de açıktan tehdit ediyor ve “Öyle, elimizden kaçıp kurtulduğunuzu sanmayın! Evlerinizin arasına kadar gelecek ve işinizi bitireceğiz!”  diyerek onlara da ayrı bir havadan üfürüyorlardı.

Kaçmaması gereken bir fırsattı ve hemen yandaşlarını toplayıp meseleyi masaya yatırmıştı ki bulundukları meclise Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) geliverdi! Şöyle diyordu:

“Kureyş’in size olan tehdit haberi bana da ulaştı. Unutmayın, onların size hazırladıkları hile ve tuzak, sizin kendi kendinize hazırladığınızdan daha büyük değildir! Sizler, kendi çocuklarınız ve kardeşlerinizle mi savaşacaksınız!”

Donakalmışlardı!

Her şey açıktı ve suçüstü olmuşlardı! ‘Nereden haberi oldu da geldi?’ dercesine birbirlerine bakıyor, telaştan elleri ayaklarına dolaşıyordu! 

Öyle ya, onlar da görüp duruyordu; Fahr-i Rusül’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün etrafında, başta Evs ve Hazrec kabilelerine ait toplamda en az 1.500 mü’min vardı ve bu sayı, her geçen gün artıyordu!

İbn-i Selûl de görüyordu; üzerinde yükselmeye çalıştığı zemin ayağının altından kayıp gidiyordu!

Umut olarak tutunduğu dala daha sıkı yapışmaya başladı. Gözü-kulağı Mekke’deydi. Bir diğer kankası Ka’b İbn-i Eşref ile kol kola vermiş, Mekke’yi su yoluna çevirmişti!

Medet bekliyordu.

Bu bekleyiş, tam 17 ay sürdü.

Mekkeliler adına Bedir’de yaşanan hezimetin, Medîne’deki taraflar üzerinde farklı sonuçları olacaktı ve İbn-i Selûl için bu, yolun sonu anlamına geliyordu!

Neredeyse iki yıldır efelenip duran İbn-i Selûl’ün gardı düşmüştü!  

Kemiksiz bir dil ve omuriliksiz bir bedenle tek başına yaşayamayacağını fark etmişti; onun için vakit, bükemediğini fark ettiği bileği öpme vaktiydi ve kerhen de olsa huzura gelip Müslüman olduğunu söyledi.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin