İbn-i Selûl’ün gözü

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Yaptığı şenaatin güzelliğine inanmasaydı ne Şeytan ‘Şeytan’ olurdu ne de zulümlerini kahramanlık neşideleri gibi algılayan Firavun ‘Firavun’ kalırdı! Kur’ân’ın ifadesiyle ‘herkese kendi ameli süslü’dür; Firavun’a göre Hazreti Mûsâ’yı (aleyhisselâm) ortadan kaldırma gerekçesi, din değiştirme ve yeryüzünde fesat çıkarmaktır!

Demek ki gerçeğin rengi başka, sizin nereden baktığınız ve ne gördüğünüz ise daha başka.

Başından beri ifade etmeye çalışıyorum: İbn-i Selûl’ün de bir dünyası vardı; etrafında alternatif bırakmayan hayalleri ve bu hayallerini besleyen doyumsuz hırsları ile her hadisede devreye giren entrikaları, söz konusu dünyasını kurmaya yetmiyordu!

Ömür geçip gidiyor ve Yesrib ufkundaki hayalleri göz göre göre gurûb ediyordu!

Ashâbın gözünden bakıldığında yaşanan her zafer, İbn-i Selûl’ün dünyasına yarınlarını yutan bir karadelik gibi yansıyordu. Onun için Bedir vâdisinde ebedîleşen zafer, mutlak bir hezimet, Hamrâü’l-Esed’de tescil edilen Uhud da dönüşü olmayan bir bitişti. Hele, herkesin birlik olup geldiği Hendek’i hatırladıkça uykuları kaçıyordu; bir daha zor bulunur bir fırsattı, kaçan!

Sadra şifa haberler beklediği ufuklar da karanlıktı; ne Mekke’den rüzgâr esiyor ne de kışkırtmak için elinden gelen her türlü argümanı kullandığı halde bir türlü netice alamadığı Yahudilerde yaprak kımıldıyordu! Benî Kaynukâ, Benî Nadîr ve Benî Kurayza’da ‘hayat emaresi’ olarak gördüğü bir hareketlenme başlamıştı ama üç kabilenin teşebbüsü de tam bir fiyaskoydu!  

Yıllar var ki rüzgâr, onun istediği cihetten esmiyor, aksine hayallerini kurutan bir kasırga yaşıyordu!

Tepeden bakmaya alışık olduğu kitlelerin omuzunda o yoktu; hayır adına yaşanan hiçbir güzelliğin öznesi o olmadığı gibi bu güzellikler onun rağmına sökün ediyordu.

Etrafında, gözlerin kamaşarak baktığı bir nevbahar vardı ama İbn-i Selûl’ün ne kuş seslerine tahammülü vardı ne de rengârenk serpilen çiçeklere sabrı kalmıştı!

Dünyayı kendi ekseninde çevirecek kadar büyük hayallere sahipken bu dünyanın dışında kalıyor olmanın hazımsızlığı yiyip bitiriyordu, İbn-i Selûl’ü.  

Taşmak üzereydi.

Benî Mustalık gazvesine bu ruh haleti içinde katılmıştı.

İşin ilginç yanı, yandaşıyla birlikte en kalabalık oldukları yerdi, Benî Mustalık. Yolu yakındı ve nasıl olsa girdiği her savaşı da kazanıyordu!

Görünen köy kılavuz istemezdi; Bedir ve Uhud geride kaldığına, Hendek gibi bir bâdire de atlatıldığına göre Benî Mustalık, diş kavuğunu doldurmayacak kadar kolay bir lokmaydı.

Yani, meşakkati az, mükafatı bol bir seferdi, Benî Mustalık; konumlarını sağlamlaştıracaklar ve kucak dolusu dünyalıklarla evlerine döneceklerdi!

Bu niyetle geldiler.

Gidişat da bekledikleri gibiydi; neredeyse bir saat sürmeyen bir savaş sonrasında zafer kazanılmış, bekledikleri dünyalıklara da kavuşmuşlardı.

Bu esnada, Müreysî kuyusunun başında küçük çaplı bir tatsızlık yaşandı; Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) Benî Gıfâr’dan ücretle tuttuğu Hazreti Cahcâh ile Ensâr’dan Sinân İbn-i Mes’ûd arasında bir gerginlik vardı. Sebebi de kuyudan su çekilirken kovalarının birbirine karışmış olması ve iki kovadan birisi kuyuya düşmesiydi.  

Her insan farklı bir varlıktı ve olaylara bakışı da farklılık gösterecekti. Normal bir zamanda İbn-i Selûl, kendisinin farklı düşünüyor olmasını fikir zenginliği olarak görür ve bunu da ballandıra ballandıra anlatırdı. Ne var ki bu farklılığın adresi değişince iş de değişiyordu! Hareketliliği fark etmiş ve kulak kabartmaya başlamıştı!  

Havanın sıcaklığında ve suyun da yokluğunda olay, bir anda sen-ben meselesi haline gelivermiş, düne kadar can-ciğer olan iki mü’min, sudan sebeple tartışmaya başlamıştı; Hazreti Cahcâh Muhâcirîn’i, Hazreti Sinân da Ensâr’ı yardıma çağırıyordu! 

Şüphesiz İbn-i Selûl’e bayram yaptıracak bir görüntüydü; üzerine gidildiğinde büyüme potansiyeli olan bir olaya şahit olmuştu ve hemen harekete geçti. Başka kapılardan ümidini kestiği bu demde iş başa düşmüştü ve kıvılcımını fark ettiği ateşin üzerine benzini bizzat kendisi dökecekti.

Hicret ehlini hedef almıştı; yüksek sesle, “Demek bunu da yaptılar ha!” diyordu. “Kendi yurdumuzda bize hâkim oldular, çoğaldılar, bize karşı soy sopları, çokluklarıyla iftihar ettiler ve bizden nefret ettiler!”

İşi kızıştırmak için söyledikleri bunlarla sınırlı değildi; “Vallahi” diyordu. “Bizim düşmanlarımız olan Kureyş’in sürgünleri ile durumumuz tıpkı, ‘Besle köpeğini ısırsın seni’ kabîlindendir. Amma yemin olsun ki görecekler; Medîne’ye dönünce üstün olan bizler zelil olanları şehirden sürüp çıkaracağız!” 

Yıllardır terâküm etmiş cerahatı patlatmış, perdeyi de yırtmıştı; ortalık, irin kaynıyordu!

Bu çirkin itham ve yakıştırmalardan sonra etrafındakilere döndü ve “Bu sizin kendi kendinize yaptığınız şeydir!” dedi. “Beldelerinizi onlara helal ettiniz, peşkeş çektiniz. Mallarınızı onlarla bölüştünüz. Vallahi, eğer siz ellerinizdekini tutar, onlardan esirgerseniz, muhakkak sizin yurdunuzdan başka bir diyara yönelir, giderler. Sizler onların uğrunda ölüp çocuklarınızı yetim bıraktınız ve azaldınız. Onlar ise çoğaldılar!”

Görünürde ortaya konuşur gibiydi ama söylediği her cümlenin öncelikli muhatabı, şüphesiz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) idi ve işin burasında bu niyetini daha da belirginleştirerek döktürmeye devam etti:

“O’nun yanındakilere zekât ve sadaka vermeyin de etrafından dağılıp gitsinler!”

Yaşanılanlardan Allah Resûlü’nün de (sallallahu aleyhi ve sellem) haberi olmuştu; hiç vakit kaybetmeden olay mahalline geldi ve “Bu Câhiliyye davası da nedir?” buyurdu. Ardından, tarafları dinleyip olaya muttali oldu. Yaşanılan, tam anlamıyla ‘sudan’ bir sebepti; iki insan arasında, hatta aynı aile içinde zaman zaman olabilecek türden bir arızaydı ve bundan dolayı bünye içinde çatlaklığın meydana gelmesine fırsat vermedi. Aksini, “murdarlık” olarak tarif etmişti ve dünün dünyasında yoğun olarak yaşanan bu çirkinliğe bir daha kapı aralanmaması gerektiğini söyledi. 

Ortada söz söyleyen bir Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) varsa, Sahâbe için akan sular durulurdu ve o gün yaşanan bu muvakkat gerginlik de böylelikle son buldu.

Peki, İbn-i Selûl durdu mu?

Onu da haftaya konuşalım.

3 YORUMLAR

  1. Resit bey münafıklara kafayı taktı. Cok iyi gidiyor, böyle devam ederse beyin diye bir organın varlığını kabul eden insanlari, itaat etmiyor farklı düşünme potansiyeli var diye münafık yapacak gibi duruyor. Resit beye soru:
    Tr724te şimdiye kadar yazan, yöneten
    – Veysel ayhan
    – Bülent kenes
    – ahmet dönmez
    – yüksel nizamoğlu
    – Mehmet Efe caman
    gibi gelenekten farklı düşünen, Sünni-türklerin zihniyetleriyle uyuşmayan yazılar yazan yazmış şahıslar münafık sayılır mi? Acaba bu kişileri şehir meydanlarında yaksak mi yoksa derilerini mi yüzsek?

    Bu konuda fetva vermenizi bekliyoruz ınşallah.

  2. Mustafa Bey; Resit hoca icin Munafiklara kafayi takti derken biraz Kuran ve Sunnete de bakin derim. O zaman da “Kuran munafiklara kafayi takti diyeceksiniz” herhalde.
    Veysel Ayhan her ne yaziyorsa Resit hoca da bana gore birebir aynisini yaziyor. Bizzat efendimizin hayatindan kareleri canlandiriyor. Allahtan guncel konulari yazmiyor. Yoksa coktan afaroz ederdiniz sanirim.

  3. Değerli Hocam
    Acaba münafıklar faslı ne zaman bitecek? Yoksa her yer münafık kaynıyor da biz mi görmüyoruz?
    Bir de bu güzel yazılarınızı bir an önce bir kitap yapsanız ve parasını da mağdur ve mazlumlara yardım olarak gönderseniz. Yoksa bu internet ortamında hak ettiği değeri bulmayacak.
    Ama lütfen yazar ismi olarak Rahime Kaya’yı kullanın. Sanki bir yeni bir isme ihtiyaç var gibi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin