Hizmet Hareketi başarısız mı oldu?

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Üstad Hazretleri “Konuşan yalnız hakikattir” başlıklı yazısında maruz kaldığı esaretlerin, sürgünlerin, çeşit çeşit işkencelerin ve mağduriyetlerin sebebi nedir diye sorusuna verdiği cevap çok önemli bilgiler içermektedir: “Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış. Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i imaniyemi maddî ve mânevî kemalât ve terakkiyatıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevî gayet kuvvetli mânialar beni men ediyordu.”

Üstad Hazretlerinin bu muhasebesinde kendisini sıfırlamasına şahit olmanın yanı sıra vurgu yaptığı başka bir nokta vardır. Hizmet-i imaniyenin hiç bir maksada alet edilmemesi gerektiğine dikkat çekmektedirler. 

Komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i mâneviyesine karşı mücadele…

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde pozitivizm çok ön plana çıkmış, insanlar daha şüpheci, dinsizlik bir takım şer şebekeleri tarafından cemiyetler şeklinde ve önceki asırlardan farklı olarak ilm-i bir kılıf altında saldırmakta olduğundan dolayı bunlarla mücadele edecek şahsın manevi makamı ne kadar yüksek olursa olsun, bu meydana getirilen vesveseleri tamamen izale etmesi çok zordur ve belki de mümkün değildir.

Üstad Hazretleri günümüzde bazı komiteler ve cemiyetler tarafından dinsizlik hesabına verilen planlı bir mücadelenin varlığına dikkat çekmektedirler. Bu merkezler tarafından sürekli olarak vesveseler üretilmekte, dinin doğru temsil edilememesi adına senaryolar hazırlanmakta ve din gerçek hüviyetinden çok farklı olarak insanların nazarına sunulmaktadır.

Bu çerçevede, terörizme tamamen karşı olmasına ve terörün yok edilmesi gayeleri arasında olmasına rağmen, İslam dininin ve müntesiplerinin bazı terörist gruplar üzerinden terör ile bağdaştırılmaya çalışılmasını ele almak mümkündür. Halbuki bu hususta Fethullah Gülen Hocaefendi, İslam dininin bakış açısını ortaya koyan şu veciz ifadesi ne kadar enfestir: “Bir müslüman asla terörist olamaz ve bir terörist de asla müslüman olamaz.”

Diğer taraftan tarih boyunca ve günümüzde de en üst seviyede din ve dini değerleri kendi menfaatlerine kullanmak adına su-i istimal eden siyasilerin, hocaların, liderlerin, şeyhlerin, cemiyetlerin, tarikatların ve cemaatlerin dini asıl ruhuna aykırı bir şekilde temsil etmeleri ve kitlelerin bunlar tarafından hep aldatılması ve mağdur edilmeleri de insanların dinden soğumalarına ve din hakkında çok önemli şüphelere sahip olmalarına neden olmuştur.

İslam adına ortaya atılan siyasilerin, günümüz Türkiye’sindeki yanlış temsilleri de, Türkiye insanının hızla dinden uzaklaşmalarına, ahlâken ve manen bir toplumun çökmesine yol açmıştır.

Bütün bu zikredilen şartların varlığına binaen, bu zamanda, bütün bu problemlerin üstesinden gelebilecek bir tebliğ ve temsil ortaya konmalıdır ki, küfrün ve dalaletin hakkından gelebilsin.

Bu tebliğ ve temsilin nasıl olması gerektiğini Üstad Hazretleri aynı yazıda şöyle açıklamaktadırlar: “Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dahilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir. “

İnsanların yapılan iman hizmetlerinde, dinin hiçbir bir şeye âlet edilmediğine inandırılmaları gerekmektedir. Böyle bir neticeye ulaşmak ise çok zordur.  İşte bu noktada, inayet-i ilahi devreye girmekte, kader-i ilâhî hükmünü icra etmekte ve bu neticeyi verecek tarzda hadiselere yön vererek, Allah (cc) insan iradesi ile çözülemeyecek bu zor problemi çözmektedir.

Üstad Hazretleri bunu ifade sadedinde şöyle demektedir: “Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ithamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; “Sakın” diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.”” 

Ayrıca, Emirdağ Lahikasında “Mustafa Kemâl sana üç yüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve vilâyât-ı şarkıyeye, Şeyh Sünusî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin ihtilâl yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun!”  sorusuna verdiği cevapta da bu önemli sırra işaret edilmektedir: “Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz binler vatandaşa, her birisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zâyiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.” Bu ifade edilen hakikat penceresinden, Hocaefendi’nin de hükümetle uzlaşma yoluna gitmemesinin bir sebebi görülebilir.

Yine Emirdağ Lahikasında “Risale-i Nurların intişarına yardımcı olacak içteki ve dıştaki yardımcılara ve bir takım kuvvetlere ehemmiyet vermiyor ve Risale-i Nur şâkirtlerinin hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?”sorusuna verdiği cevapta da bu ehemmiyetli hakikat ifade edilmektedir: “Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez; ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.

İşte bu nokta içindir ki, dahilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor.. tâ avâm-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izale eylesin.”

Üstad Hazretlerinin bu ifadelerinden, Hizmet Hareketi’nin yaşanan süreç sayesinde, iktidar ile yollarının tamamen ayrılmasının önemli bir hikmeti daha anlaşılmaktadır. 

Zaten, Kur’an’da defaatle ifade edilen ve her peygamberin gönderildiği cemaatlerine “Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” demelerindeki hikmet de bu değil midir? Muhataplar buna tam kanaat getirecekleri ana kadar da tebliğin tesirli olması mümkün değildir.

Konumuzu Hocafendi’nin “Adanmışlık  ve Beklentisiz Olma” yazısındaki enfes yorumlar ile noktalayalım: “O halde yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş, bir yönüyle ona göre kendi düşünce dünyasını yeniden inşa etmeye çalışan ve böylece başta kendi milleti olmak üzere topyekûn insanlığa yeni bir ba’su badel mevt yaşatma istikametinde didinip duran bir insan, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeyeceği/girmemesi gerektiği gibi, çok defa belki cennete girme ve cehennemden uzak kalma gibi, Cenab-ı Hakk’ın fazlından beklenen manevî beklentilere dahi girmemelidir…

İşte âhiret âlemine bakan yönü itibarıyla dahi, bu ölçüde engin bir adanmışlık anlayışına sahip olan bir insan, zannediyorum, yaptığı hizmetlerin geriye dönüp dönmemesi mevzuunda da herhangi bir beklentiye girmeyecek ve “başarı, muvaffakiyet” gibi kendisini ilgilendirmeyen hususlarla zihnini meşgul etmeyecektir. Evet, adanmış bir ruh, yaptığı yatırımın vaad ettikleriyle alakadar olmayacak, toprağa saçtığı tohumların kendi döneminde filize yürüyüp yürümemesine takılmayacaktır. O, sadece kendi vazifesine bakacak, onu bilecek ve sonucu yaratmanın Allah’a ait olduğu şuuruyla hep hareket edecektir.

İnşaAllah bir sonraki yazıda aynı konuyu Hizmet hareketi ve bu süreçte yaşananlar zaviyesinden değerlendirmeye devam edelim…

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

2 YORUMLAR

  1. BU ZÜLÜMLERİ İLE CENNETİ KAZANACAKLARINI SANIYORLARSA…..
    Bu kadar zülüm yapıpda sonra, Allah benden razıdır ve saadet-i ebediyeye mazhar olacam diye beklentiye giren müslümanlar var.
    Halbuki zülümleri ile amaçladıkları dünya menfaatı ve hayatıdır.
    Bir katil elinde bir silah ile masum bir aileyi tarayıp tamamen öldürebilir.
    Bu durum ölen masumların haksız ve başarısız olduklarına işaret değildir.
    Katilinde haklı olduğu manası çikmaz.
    Türkiyede yaşanan süreçin manası aynen bunun gibidir..
    Sadece bir katil ve bir aile yok,
    Yüzbinlerce aile ve yüzbinlerce katil var…

  2. Merhaba
    Sayın yazara birkaç sözüm var. Ben Hizmet’in çok güzel şeyler yaptığına inaniyorum.
    Ancak son birkaç yilda yaşananlar “kuru bir hamaset” yerine asıl ihtiyacımızın “muhasebe” olduğunu ortaya koymaktadır.
    Bu muhasebenin önündeki en büyük engel de sürekli olarak “Hizmet” güzellemeleri yapmaktır.
    Bunun yerine Hizmet hareketinin bundan sonra neler yapması gerektiğine dair yazılara çok daha fazla ihtiyaç var. Inşallah Osman Hoca iyi bir maliyet muhasebeci akademisyen olarak bundan sonra bu tür yazılar kaleme alır. Elbette benimkisi sadece bir temenni. Saygılar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin