Hilafetin ortaya çıkışı ve Emeviler (3)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Allah Resûlü (s.a.s), hayat-ı seniyyeleri boyunca nübüvvet vazifesini yerine getirmenin yanında, Medine’ye hicret ettikten sonra oluşan siyasi yapının da başında yer aldı. Onun vefatıyla birlikte sahabenin önüne halletmeleri gereken önemli bir problem çıktı: Oluşan otorite boşluğunun doldurulması. Nebiyy-i Ekrem vefat ettikten sonra vahiy kesildi, nübüvvet vazifesi sona erdi. Fakat dünya işlerinin yürütülmesi ve dinin korunması adına Onun (s.a.s) bırakmış olduğu otorite boşluğunun doldurulması gerekiyordu.

Özellikle devlet örgütlenmesinin bulunmadığı, kabile hayatının hâkim olduğu Arap toplumunda yeni yeni teşekkül etmeye başlayan siyasi birliğin korunması son derece önem arz ediyordu.

Hilafet nasıl ortaya çıktı?

İşte bu acil ihtiyacın farkında olan sahabe, henüz Allah Resûlü’nün defni dahi tamamlanmadan Onun yerine geçecek kimseyi seçmek üzere Beni Sakife’de toplandı ve uzun müzakere ve münakaşalardan sonra Hz. Ebu Bekir’i devlet başkanı seçti. Ona “Halifetu Resulillah-Allah Resûlü’nün halifesi” demeye başladılar. İlk başlarda bazıları “Halifetullah-Allah’ın halifesi” demeye yeltendiyse de Hz. Ebu Bekir buna itiraz etti ve kendisinin ancak Allah Resûlü’nün halifesi olduğunu belirtti. (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/432)

Esasında sahabenin devlet başkanı seçmek üzere Beni Sakife’de toplanması, burada yapılan konuşmalar, Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesi, ertesi gün halktan biat alınması gibi olaylar; halife olarak birisinin seçilmesinin zarureti, hilafetin seçim ve bey’ate dayanması, verasetin reddi, tek halife bulunmasının gerekliliği, halifelerin Kureyşiliği, liyakat ve ehliyetin önemi gibi hilafetle ilgili pek çok ahkâmın da belirleyicisi oldu. 

Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra onun yerine geçen Hz. Ömer’e de hangi lakabın verileceği ashab arasında tartışma konusu oldu. Bazıları ona “Halifetu halifeti Resulüllah-Allah Resulü’nün halifesinin halifesi” demeye başladılarsa da bu ifade hem dile zor geldiği hem de daha sonraki halifelerde bu ismin uzayıp gideceğinden endişe edildiği için bundan vazgeçildi. Hz. Ömer yapılan teklifler içerisinde “emiru’l-mü’minîn” tabirini beğendi ve halife yerine bu kullanılmaya başlandı. (Taberî, Târihu’r-rusul ve’l-mulûk, 4/208) Bu lakap, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de kullanılmaya devam etti. 

Hz. Ömer’in halife yerine “emiru’l-mü’minin” lakabını tercih etmesi ve bunun daha sonra da kullanılmaya devam etmesi, devlet başkanı için “halife”, devlet kurumu için de “hilafet” kavramlarını kullanmanın tamamen tarihî tecrübeye dayandığını ve semantik bir tercihten ibaret olduğunu gösterir. Yoksa bu kelimelerin kullanılması konusunda dinî bir zorunluluk yoktur. Asıl olan isim değil, öz, ruh ve manadır.

Dört halifenin tamamı dini neşretme, hakkı ikame etme, adaleti sağlama, zulüm ve haksızlıkları önleme, toplumda istikrar ve güven ortamı oluşturma istikametinde bir hayat yaşadılar. Kılı kırk yararcasına Kur’ânî hükümlere bağlı kalmaya, Allah Resûlü’nün sünnetini takip etmeye çalıştılar. Bütün işlerini istişare ile hallettiler. Kuvveti, hakkın emrine verdiler. Hiçbir şekilde baskı ve zulme başvurmadılar.

Onlar hükümdarlık ve saltanattan kaçındılar. Hiçbir zaman kralların yaşantısına özenmediler. Bu yüzden de ihtişam ve debdebeden uzak durdular. Oldukça sade ve basit bir hayat yaşadılar. Hep halkın içinde bulundular ve halkla aralarına duvarlar örmediler. Kendilerini değil her zaman toplumun menfaatlerini düşündü ve öncelediler. Hiçbirisi kendisinden sonra yerine oğlunu veya bir yakınını bırakmayı düşünmedi. Halkın uyarılarına kulak verdiler. Bu dönem halk hâkimiyetinin geçerli olduğu, halifelerin icraatlarından ötürü hesaba çekilebildiği bir dönem oldu.

Emevîlerle Birlikte Hilafette Yaşanan Değişim

Emevîlerle birlikte yönetim anlayışında önemli değişiklikler oldu. Halifelik, Sâsânî ve Bizans tecrübelerinin de etkisiyle saltanat ve hükümdarlığa dönüştü. Onun sadece ismi ve şekli kaldı fakat özü ve ruhu kayboldu. Dört halife, dinlerini her türlü dünyalıktan üstün tutuyor ve onu muhafaza etme adına her şeyi göze alıyordu. Emevîlerle birlikte ise iktidarın kullanımında ve devletin yönetiminde dünyevî amaçlar öne çıkmaya başladı. Cabirî’nin kavramlarıyla ifade edecek olursak, toplumsal ve siyasal hayatın belirlenmesinde “akide”nin rolü zayıflamaya, “kabilecilik” ve “ganimet” düşünceleri baskın gelmeye başladı. (Bkz. Cabirî, Arap-İslâm Siyasal Aklı)

Hiç şüphesiz dinin emirlerine bağlı kalma, bâtıl fırkalarla mücadele etme, dini koruma ve neşretme Emevî ve Abbâsî halifeleri için de anlamını koruyordu. İslâm, deniz aşırı ülkelere ulaştırılmıştı. Hz. Muaviye’nin siyasi dehası sayesinde iç fitneler sona ermiş, yeniden Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanmıştı. İlim, kültür ve sanat gibi alanlarda önemli gelişmeler yaşanmıştı. Fakat yönetim anlayışında Raşit Halifelerin çizgisinden sapılmış ve radikal kopuşlar olmuştu. En önemlisi şuraya dayalı hilafetten güç ve üstünlüğe dayalı saltanata geçilmişti. Bu sebepledir ki Ömer b. Abdülaziz dönemi istisna edilecek olursa Emevî halifelerinin uygulamaları daha sonraki dönemler için örnek gösterilmemiş ve bir delil teşkil etmemiştir.

Emevîlerin devlet başkanları hilafet iddialarını sürdürseler de bu dönemleri değerlendiren tarihçilere göre aslında hilafetten saltanata geçilmişti. Zira Hz. Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi ve onun için zorla veya parayla halktan biat almasıyla birlikte hilafetin en esaslı özelliklerinden birisi olan “seçim” ihlâl edilmiş ve “biat” da anlamını yitirmişti. Hilafet için pek çok ehliyetli sahabenin bulunduğu bir yerde Muaviye’nin kendi yerine oğlu Yezid’i veliaht ataması hilafet kurumundaki en büyük kırılma ve sapmanın başlangıcı olmuştur.

Hz. Muaviye ile birlikte iktidar ve saltanatın korunması en büyük hedef olarak görülmeye; devlet için fertlerin ve hatta yeri geldiğinde bir kısım dinî değerlerin dahi feda edilebileceği düşüncesi ağılık kazanmaya başladı. Allah Resûlü’nün torunu Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Hucr b. Adiy başta olmak üzere yüzlerce sahabenin şehit edilmesini; Kâbe’nin mancınıklarla taşlanmasını; Medine’nin yağmalanmasını; Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Said b. Müseyyeb ve Sehl b. Sa’d gibi çok sayıda sahabeye işkence yapılmasını; hutbelerde Hz. Ali aleyhine sözler sarf edilmesini başka türlü izah etmek mümkün değildir. 

Bütün bu şenaat ve denaetlerin irtikap edilmesinin tek gerekçesi, ne pahasına olursa olsun saltanatın ayakta tutulması düşüncesiydi. Yani Bizans ve Sâsânîlerde görülen müdahaleci, kutsal ve aşkın devlet anlayışı Müslüman toplumda da hâkim olmaya başladı. “Temel hak ve özgürlükler”, “adalet”, “siyasal katılım”, “sivil muhalefet” gibi kavramlar yerine; “düzen”, “fitne” ve “itaat” gibi aşırı devletçi zihniyeti gösteren kavramlar öne çıktı. Müslümanların yabancı olduğu yeni bir “devlet aklı” ve “siyaset anlayışı” boy gösterdi. Siyasi alan genişlerken sivil alan daraldı.

Emevîlerle birlikte dinin en mühim esaslarından biri olan şura terk edildi; bunun yerine dikta rejimi hâkim olmaya başladı. Devletin ceberutlaşmaya başladığı, mal ve can güvenliğinin tehlikeye girdiği, küçük sebeplerle insanların öldürüldüğü veya işkenceye uğradığı bir ortamda, insanların rahatlıkla halifeyi eleştirebileceklerini veya ona zıt fikirler ileri sürebileceklerini beklemek hiç de gerçekçi değildir. Nitekim buna cür’et edenler de ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Bu sebeple şura heyetleri bulunsa bile bunların amacı ve mahiyeti değişmiş, istişareler şeklî ve sûrî bir hâl almıştır.

Emevîlerle birlikte dikkat çeken diğer bir gelişme de devletle din arasındaki ilişkinin tersine dönmesidir. Daha önce de işaret edildiği üzere dört halife açısından asıl olan dindi; devlet ise dine hizmet ettiği, dinin ideallerini gerçekleştirdiği ölçüde muteberdi. Otorite, meşruluğunu halktan aldığı gibi, uygulanması da kamu menfaati ve din uğrunaydı. Siyaseti yönlendiren dinamik güç, dindi. Siyaset, dinî hedeflerin yerine getirilmesi adına uygulanan bir vasıtadan ibaretti. Hatta modern devletteki şekliyle müstakil bir “siyasal alan” ve “politik toplum” dahi oluşmamıştı. 

Emevîlerde ise siyaset dinden ayrıldı ve bağımsızlaştı. Devlet yönetiminde siyaset, dinin önüne geçmeye başladı. Hatta bir yönüyle din, onun hizmetine sokuldu. Din ile devletin çıkarları çatıştığında öne çıkan devletin çıkarları oldu. Ulema ile ümeranın, asker ile halkın birbirinden ayrılması da saltanatın ve devlet mantığının hâkim olmasının önünü açtı.

Halk ile yöneticiler arasında ortaya çıkan kopukluk da bu dönemin özelliklerinden bir diğeriydi. Halifeliği döneminde Medine’ye gelen Sâsânî ve Bizans elçileri, Hz. Ömer’i aradıkları vakit, onu, mescidin bir köşesinde otururken veya istirahat ederken buluyor ve bir devlet başkanının halkının içinde hiç kimseden korkmaksızın bu şekilde rahatlıkla oturabilmesi veya yatması karşısında hayret ediyorlardı. (Şiblî Numanî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, 2/255) Dört halifenin hiçbirinin sarayları, muhafızları yoktu. Halktan kim isterse rahatlıkla onlara ulaşabiliyor ve hâlini arz edebiliyordu. Çünkü onlar, halktan korkmuyordu. Korkmalarını gerektirecek bir sebep de yoktu; zulmetmiyor, kimsenin hakkına girmiyorlardı. Halktan biri gibi yaşıyor, şatafattan uzak duruyorlardı.

Emevî halifelerinin zulümleri arttıkça halktan gizlenme, gözlerden uzak olma ihtiyacı duydular. Saraylar inşa ettiler, kendilerini koruması için muhafız birlikleri tuttular. Mescitlerde bile halkın içinde değil, kendileri için yaptırdıkları özel bölmelerde (maksure) namazlarını kıldılar. Muaviye döneminde kurulan düzenli ordunun halifenin emrine girmesiyle “sivil siyasi anlayıştan”, “militarist siyasi yapıya” geçildi. Bundan sonra haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklı görülmeye başlandı.

Eleştiri hakkı ve muhalefetin yerini, kayıtsız şartsız itaat aldı. Mutlak itaat fikrinin halk arasında canlı kalması adına her vesile değerlendirildi. Fikir hürriyeti kısmen yok oldu. Zira siyaset ve idareyle ilgili konularda konuşmanın maliyeti ağır olabilirdi. Hz. Muaviye’nin, “Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem.” (İbn Kuteybe, Uyûnü’l-ahbâr, 1/63) şeklindeki sözleri bir taraftan fikir özgürlüğünü destekliyor gibi görünse de diğer yandan onu kısıtladığı da bir gerçekti.

Bu yüzden sultanların huzurunda konuşmak hiç de kolay değildi; konuşanlar da ancak methetmek için konuşuyordu. Her türlü risk ve tehlikeyi göze alıp İslâm’a ters düşen görüş ve uygulamalara karşı çıkanlar da olmadı değil. Fakat bunların da bir çoğu ciddi bedeller ödemek zorunda kaldılar. Sahabeden çokları ise daha fazla can ve mal kaybı olmaması, fitne ve kargaşaların daha da büyümemesi adına yönetim işlerine karışmamayı tercih etti ve kendi dünyalarına çekildiler.

İslâm’la birlikte Arap toplumunda var olagelen kavmiyetçilik düşüncesi önemli ölçüde değişime uğramıştı. Ne var ki Emevîlerle birlikte hem kabilecilik hem de Arap milliyetçiliği yeniden yükseldi. Beni Ümeyye kendilerini diğer Arap kavimlerinden, Arapları da diğer milletlerden üstün gördü. Asabiyet düşüncesi ve kabile taassubu iman kardeşliğinin önüne geçti. Bediüzzaman Hazretleri, “Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler hem kendileri de çok felaketler çektiler.” sözüyle bu gerçeğe işaret eder. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 365)

Emevîlerin Raşit Halifelerden ayrıldıkları diğer önemli bir nokta da beytü’l-mâlin (devlet hazinesinin) tasarruf şekliydi. İlk dört halife kendilerini beytü’l-mâl karşısında, yetimin malından sorumlu olan veli gibi görüyordu. (İmam Mâlik, Muvatta, hadis no: 740) Onlara göre devlet malı, Allah’ın ve halkın bir emanetiydi. Dolayısıyla bu emanet çok iyi korunmalı ve halkın menfaatleri istikametinde kullanılmalıydı. Emevî sultanları ise devlet hazinesini kendi servetleri gibi gördü, onu müsrifçe kullandı ve çok rahat tasarruflarda bulundular. Yaptırdıkları saraylar, kendilerini öven şairlere verdikleri kese dolusu altınlar, dillere destan yaptıkları düğünler bunun en büyük deliliydi. 

Hilafetin sadece dinî bir kurum olmadığını bilakis hem dinî hem de dünyevî otoriteyi bünyesinde barındırdığını ifade etmiştik. Hem Allah Resûlü hem de Raşit Halifeler, din ve siyaseti birbirinden ayırmamışlardı. Fakat Emevîlerin yönetim ve devlet anlayışıyla birlikte ilk defa siyasal otorite din işlerinden ayrılmaya başladı. Fakat Emevîler döneminde böyle bir ayrım henüz net ve belirgin değildi. Fakat yeni bir yola girildiği de bir gerçekti. Nitekim Abbâsîlerin sonuna doğru hilafet gitgide saltanattan ayrıldı ve sultanlara makam dağıtan sembolik bir kuruma dönüştü.

Emevîler, saltanatlarını devam ettirebilme adına her türlü muhalefeti bastırmadan, bunun için de güce başvurmaktan, kılıç kullanmaktan sakınmadılar. Aslında onların bu tavrı, kısır bir döngü oluşturdu. Onlar halka karşı zulmettikçe, baskı uyguladıkça, despotluk yaptıkça içten içe eleştiriler daha fazla yükseldi ve meşruiyetleri daha fazla sorgulandı. Nitekim onların sonunu getirecek olan da bu baskı ve zulümleriydi. 

Emevî sultanları halk katmanlarında oluşan bu hoşnutsuzluğu giderme adına takva, adalet ve istikamete yöneleceklerine; dinî nasları kullanarak ve halk arasında “cebir ideolojisini” yayarak mutlak itaat düşüncesini öne çıkarıyor ve bununla bir taraftan zulümlerini perdelemeye diğer yandan da hilafetlerinin meşruiyetini ispatlamaya çalışıyorlardı. Hatta bazen meşruiyet devşirmede dinî naslar bile yetersiz görülüyor olmalı ki kendilerini sorgulanamaz ve eleştirilemez kutsal bir konuma yerleştirmeye çabalıyor; halk arasında Allah tarafından özel seçilmiş oldukları, Allah adına icraatta bulundukları fikrini yaymaya çalışıyorlardı. Muhtemelen Emevî sultanlarının “halifetullah-Allah’ın halifesi” ünvanını kullanması da böyle bir düşüncenin neticesiydi.

Daha önce de işaret ettiğimiz üzere Ömer b. Abdülaziz’in yönetim anlayışı Emevîlerden oldukça farklıydı. Halife olduğunda yaptığı konuşma şu şekildeydi: “Allah’ın hükümleri bellidir. Bu sebeple ben hüküm koyan değil, Allah’ın hükümlerini yerine getiren; bid’atlar çıkaran değil, Allah’ın hükümlerine itaat eden olacağım. Ben, hiçbirinizden üstün değilim. Benim sizden farkım yükümün daha ağır oluşudur. Zalim devlet başkanından kaçan ve ona itaat etmeyen zalim olmaz. Zira Allah’a isyan eden hiç kimseye itaat yükümlülüğü yoktur.” (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/109)

O, iki buçuk yıl devam eden hilafet süresince bu sözlerine harfiyen uydu, dört halife dönemine hâkim olan yönetim anlayışını devam ettirdi, devleti yeniden adalet ve istikamet temellerine oturttu. Emevîlerin haksız yere el koyduğu malları ellerinden aldı ve hazineye iade etti. Sade yaşadı, halka değer verdi ve insanların içine karıştı. Bu yüzden onun döneminde halk ile yönetim arasındaki buzlar erimeye başladı. Öyle ki yıllardır isyan eden Hariciler bile silahlarını bıraktılar. Toplumda refah ve huzur hâkim oldu. 

Ne var ki Emevî ileri gelenleri sahip oldukları hak ve imtiyazların ellerinden alınmaya başlandığını görünce onun hilafetine daha fazla tahammül edemedi ve bu büyük halifeyi zehirleyerek şehit ettiler.

Sonraki yazımızda hilafet açısından Abbasi ve Osmanlı dönemlerini değerlendirmeye devam edeceğiz.

1 YORUM

  1. cok klasik yorumlar.
    siyaseti ve cedellesmeyi mrkeze alan islam tarihi zihinlerde hep kargasa tarihi uyandiriyor. bati dunyasinda artik daha degerli islam aratirmalari yapiliyor. Sanki gunumuzdeki gibi hegomanyal bir devlet yonetme imkani vardi da dusunce ve yasam ozgurlugu kisitlanmis. Allahaskina artik bir cok disiplinle birlikte okuyun ve sinirlarinizi asin. bir taraf basit hamasetle overken diger tarafta da diyalektiklerle yerin dibine sokma pesinde.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin