Hemen her gün bir garib düşüyor toprağa

Yorum | Süleyman Sargın

Ortaokul yıllarımdan beri hizmet insanlarının vefat haberleri hiç eksik olmadı. Üzerimde büyük emeği ve tesiri olan Memduh hocam daha ben ortaokul üçüncü sınıftayken bir trafik kazasında vefat etti. Mehmet Özyurt hoca ve İbrahim Tabanca abi de o dönem vefat haberlerini aldığımız büyüklerimizdi. Daha sonra talebesini kurtarmak için Tuna nehrine atlayan ve orada boğularak vefat eden öğretmenlerin, Âdem Tatlı abilerin haberleri ile burkulduk. Ama bütün vefatlar ya bir kazanın veya boğulma vs gibi tabii sebeplerin neticesinde idi.

Şimdilerde neredeyse her gün zalimlerin doğrudan veya dolaylı olarak katlettiği masumların vefat haberleriyle sarsılıyoruz. Öz yurdunda garib, öz vatanında parya olan bu insanların kimi işkencede can verirken, bir başkası hücresinde öldürülüyor. İlacı verilmediği için zindanda vefat edenden, zulümden kaçarken Meriç’in sularında yolunu ahirete çevirenlere kadar onlarca, yüzlerce hadise yürekleri dağlıyor. Evinin balkonundan aşağıya atılıp intihar süsü verilen de var, mazlumen gittiği diyar-ı gurbette sıkıntıdan kalbi çatlayıp ruhunun ufkuna yürüyen de… Ölenlerin şehid olarak kabul edileceklerine dair ümidimiz bir nebze teselli verse de, ölümün kendisi, arkada bıraktıkları ve ruhlarda hâsıl ettiği hasar sürecin en ağır gerçeklerinde biri olarak karşımızda duruyor.

Elbette hayat muammalarla dolu ve insan hayatını başına neler geleceğini, nereden hangi sevinçli veya kederli haberi alacağını bilmeden yaşıyor. Bu bilinmezlik bazen bir müjde, ümit ya da sevinçle karşısına çıkıyor insanın, bazen de teselliye, ümide en muhtaç olduğu bir zamanda sırtını iki büklüm edecek bir hadise ya da haber olarak geliyor.

Bilhassa hassas, duyarlılığı gelişmiş insanlar bu türden haberlerden ve vakalardan çok daha derince etkilenirler. Bediüzzaman Hazretleri kendi hayatından bir hadiseyi en hisli ifadelerle eserlerinde anlatır: Zulmen gönderildiği Barla’da, dağlar arasında, işkenceli bir sürgünde, iç içe yalnızlıkların ağında, başkalarının kendisiyle görüşmesinin, buluşmasının bile men edildiği bir hengâmda, hem de ihtiyar, hasta ve gurbetler içinde perişan bir haldedir. Bir teselli, bir nur aramakta ve o acı, elemli ve hüzünlü halini unutmaya çalışmaktadır. Özellikle biri vardır ki, onu hiç unutamamaktadır. Bu da, kendisiyle yolları 6-7 sene önce ayrılan yeğeni Abdurrahman’dır.

Hazreti Üstad, “Kardeş çocuğum, manevi evladım, en fedâkar talebem, en cesur bir arkadaşım, deha derecesinde zekâ sahibi, hakikî evladın çok üstünde bir sadakat ve bağlılıkla bana hizmet edecek, en büyük maksadı, ben küçüklüğünde ona baktığım gibi bana ihtiyarlığımda bakacak ve bilhassa benim dünyada hakikî vazifem olan Kur’an’ın sırlarını neşretmede muktedir kalemiyle bana yardım edecek biri” olarak anlattığı yeğenini çok sevmektedir ve ondan İslâm’a hizmet adına büyük beklentileri vardır. Aklı, fikri ondadır ve ne durumda olduğunu çok merak etmektedir.

Barla’da, sürgünde, hasta, ihtiyarlık halinde ve gurbetler içinde Abdurrahman’ı düşünürken bir gün eline bir mektup ulaşır. Mektup Abdurrahman’dandır ve genç Abdurrahman, mübarek amcasını çok ağlatan bu mektubunda dünyanın zevklerinden nefret ettiğini, en büyük maksadının küçüklüğünde kendisine bakan amcasına ihtiyarlıkta bakmak ve Kur’an hakikatlerinin neşrinde kendisine yardım etmek olduğunu anlatmaktadır. Hatta “Yirmi-otuz risaleyi bana gönder, her birisinden yirmi-otuz nüsha yazayım, yazdırayım.” demektedir.

Kıyamet ve Âhiret ile alakalı 10. Söz’ün bir nüshası eline geçmiştir Abdurrahman’ın ve onu okuyarak amcasından ayrı düştüğü 6-7 sene içinde maruz kaldığı bütün manevi yaralardan kurtulmuştur. Mektuba ve Abdurrahman’ın orada müşahede ettiği ruh haline oldukça sevinen Hz. Üstad, bir-iki ay içinde Abdurrahman’la buluşacağını tasavvur ederken bir haber alır; Abdurrahman, vefat etmiştir. Yıllarca arkasından gözyaşı döktüğü Yusuf’unu beklerken Bünyamin’i de kaybeden Hazreti Yakup gibi yüreğine kor düşmüştür. Halini, “Bu haber beni o derece sarstı ki, beş senedir daha onun tesiri altındayım. O vakit içinde bulunduğum işkenceli esaret, sürgün, yalnızlık, gurbet, ihtiyarlık ve hastalığımdan on kat daha fazla bana ayrılık acısı, rikkat ve hüzün verdi. Merhume validemin vefatıyla hususi dünyamın yarısı gitmişti, Abdurrahman’ın vefatıyla da kalan yarısı vefat etti.” cümleleriyle anlatır.

Abdurruhman’ın vefatıyla yalnızlığı katmerlenmiştir Üstad’ın; Barla’nın derelerinde, dağlarında tek başına dolaşmaktadır. Kur’an’ın nurundan gelen teselliler olmasa dayanamayacak durumdadır. Abdurrahman gibi sadık talebelerle geçirdiği eski mesudâne hayat sinema levhaları gibi hayalinden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği hüzün bütün direncini kırmaktadır. Ancak O, bu durumda bile ye’se düşmemekte, eşya ve hadiselerin perde arkasını rasat etmektedir.

Yeğeninin ölümünü düşünürken üç büyük cenaze manzarası kaplamaktadır ufkunu; bunlardan biri, geçmiş elli beş yıllık ömrü içindeki her bir yıla tekabül eden 55 Said’in defnedilmiş cenazesidir ve kendisini bu cenazelerin konduğu kabrin başında bir mezar taşı gibi görür. İkinci cenaze, Hazreti Âdem’den bu yana vefat edip mazi kabrine defnedilmiş bütün insanların büyük cenazesidir. Hz. Üstad kendini bu büyük cenazenin devasa mezarının kabir taşı hükmünde olan kendi asrının yüzünde dolaşan bir karınca gibi görür. Üçüncü cenaze, her sene değişen mevsimlerle birlikte bir dünya gitmekte, yeni bir dünya gelmektedir. Bir gün gelecek bu dünya bütünüyle vefat edecektir ve Hz. Bediüzzaman bu cenazenin tasavvurundadır.

Üstad bu tefekkür halinde iken birden “Eğer her şey ve herkes seni bırakıp gidiyorsa sen ‘Allah bana kâfidir. Ondan başka ilah yoktur. O’na güvenip dayandım ve O Arş-ı Azîm’in Rabbidir’ de!” (Tevbe Sûresi, 9/129) ayeti ufkunda tülû ediverir ve ona “Her şey ölmeye, yok olmaya mahkûmdur, ancak O ve O’nun rızası istikametinde yapılan işler müstesna; hüküm O’nundur, O’ndandır ve O’na döndürülmektesiniz” (Kasas Sûresi, 28/88) ayetinin en kısa bir meâli olan “Yâ  Bâkî, Ente’l-Bâkî, Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî- Ey Bâkî,  Bâkî-i hakîki yalnız Sen’sin” zikrini dedirtir. Bu hal kalbinde büyük bir inşiraha ve itminana vesile olur.

Hazreti Üstad tam teselliyi bulmuş olarak, dolaştığı derelerden Barla’ya döner. Bakar ki, Kuleönlü Mustafa adında bir genç, kendisinden abdest ve namaza dair birkaç soru sormak için gelmiştir. Ziyaretçi kabul etmediği halde ruhundaki ihlas sebebiyle o genci geri çeviremez. Fark eder ki bu delikanlı, Abdurrahman’ın yerine Rahmânî bir hediye olarak gönderilmiştir. Mustafa ve daha onun gibi pek çok genç, bir Abdurrahman’a bedel otuz Abdurrahman olarak dine hizmet edecek ve bu hizmette kendisine hem yardımcı, hem talebe, hem yeğen, hem manevi evlat, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş olacaktır. O vakit kalbine der; “Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün ve manevi yaralarının en mühimmi tedavi oldu; seni üzen diğer bütün yaraların da tedavi olacaktır.”

Bizden çok daha şiddetli ızdıraplar çeken, her menfi haber yüreğinde bizimkinin binler misli ızdıraba sebep olan Bediüzzaman’a yeten aynı teselli, aynı reca ve aynı nur, bu zamanda türlü imtihanlarla sarsılan bizlere de elbette yetecektir. İnşaallah bu süreçte mazlumen toprağa düşen her şehid, yedi veren başaklar gibi binlerce Kuleönlü Mustafa’ya dâyelik edecektir.

2 YORUMLAR

  1. Hüzün…

    Tek tek düşen kurumuş yapraklar .Güvenilen dağlar ,dağlara yağan karlar,mevsimler döndükçe renkleri dönen bağlar, bahçeler ve zirvelere yükseldikçe kuraklaşan çatlayan topraklar.Parçalanan inançlar,sonra gözümüzün önünden yavaşça süzülüp toprağa düşen canlar .Havada asılı gibi duran bedenleri seyreden ruhlar…

    Ve nihayet dile gelen “Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî, Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî” zikri.

    Ne kaldı ki geriye .? Beni şaşırtmayan sarıldığımda hakikate götüren

    Sadece “Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî, Yâ Bâkî, Ente’l-Bâkî”…

  2. Değerli hocam, belki okur ve gerekli görerek yetkili kişilere duyurursunuz diye yazıyorum.
    Malum süreçte kabul etsek de etmesek de her yaş, grup, meslek, kadın, erkek, çocuk,genç,olgun,yaşlı,hoca,düz insan,memur,işçi,işsiz,işadamı… yani herkes bir travma yaşadı, yaşıyor ve de giderek artıyor. Hatta “Allah galiba zalimden yana” haşa sözler söylenmeye başladı. Sosyal medya iletişimleri de bu travmaları eksiltmiyor artırıyor. Dr, teolog, psikolok, hc, sosyolok…. akademisyen, vb alanında yetkin olan ve üniv destekli bir heyetle araştırma yapılarak hastalık teşhis edilip tedavi yöntemi de belirlenip mualece edilemez mi? Anladığım kadarı ile TR’de yıkıma götüren usul ve metodlarımızda hiç bir değişiklik olmadan ayni usullerle işimise devam ediyoruz.
    Saygılarımla…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin