Helikopterden aşağıya insan atmak

YORUM | YAVUZ ALTUN

Siz hiç helikopterden aşağıya canlı kanlı bir insanı attınız mı? Ya da hiç tanımadığınız bir insanın hayalarına elektrik verdiniz mi?

Ben bunları yapmadım ama hiç yapmayacağım konusunda söz veremem. Neden mi? Klinik psikoloji araştırmaları (en bilinenleri Milgram Deneyi ve Stanford Hapishane Deneyi olmak üzere) gösteriyor ki, insanlar “şartlar olgunlaştığında” bir başkasına işkence etmekte pek de sakınca görmüyor.

Wikipedia’daki ilgili maddeye göre, işkenceciler çeşitli bahanelerin arkasına saklanarak bu insanlık dışı eylemi gerçekleştirebiliyor. Zihinlerindeki vicdanî engelleri aşabiliyor.

Bu bahanelerden biri, otoritelerin emretmesi ya da cesaretlendirmesi. Eğer bir “devlet kurumunda” iseniz ya da bir otorite figürü sizi yönlendiriyorsa, işkence etmekte bir beis görmüyorsunuz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bazı araştırmalar, bu tavrın o an otoriter gücü elinde bulunduran, statü sahibi kişiye yaranmakla açıklanabileceğini savunuyor. Bazıları da, “devletim, davam için iyi bir şey yapıyorum” hissinin uyandırıldığını.

Naziler toplama kamplarında işledikleri korkunç suçlar için çoğu zaman “Biz verilen emri uyguladık,” savunması yapmışlardı. Ancak onlarınki biraz da sorumluluğu üzerinden atma tavrıydı. Hiçbir zaman yargı önüne getirilmediler ama 1979’daki İran Devrimi’nden sonra da çok sayıda insan, “kesin inançlı” mollaların işkencelerine maruz kaldı.

Bir diğer bahane, benzer ortamlarda, bir grup içinde başkalarının işkence yaptığına şahit olmak. Bu aşamada mütereddit kişiler, diğerlerinden cesaret alarak, eyleme katılıyor. Okul yıllarınızı hatırlayın, sınıftaki “sünepe” öğrenciye nasıl zorbalık yaptığınızı gözünüzün önüne getirin. Toplu hâlde o eyleme katılmanın çarpık “hazzını” düşünün.

Çocuklar henüz ahlakî süzgeçleri pek gelişmediği, henüz eylemlerinden ötürü yasal ya da toplumsal karşılıklar görmedikleri için zorbalık ederken çok daha acımasız görünebilirler. Sınıf arkadaşlarına zorbalığın çok küçük yaşlarda başladığını bilmek, biraz acı verici.

İşkenceciler genelde kurbanlarının “insan” olmadığını düşünür. Onların insanî özelliklerini zihinlerinden adeta silerler. “İnsan-dışılaştırma” (dehumanization) deniyor buna literatürde malum. O noktada zulmedenin beyni yıkanmıştır, düşünme melekelerini hakkıyla kullanamıyordur. İşkencecilik belki bir hastalık değildir fakat işkenceciler tedavi edilmedikçe, yaptıklarından pişmanlık duymayacaklardır.

Elbette bu insan-dışılaştırmanın bazı kulpları var. İdeoloji, din, politik hipnoz, ezikliği bastırma psikolojisi, statü elde etme çabası ya da dümdüz kin ve nefret bunlardan bazıları. İşkenceci, kurbanı karşısında kendini ahlaken üstte görüyor.

Aslında bu noktada şöyle kıymetli bir hakikat ortaya çıkıyor: Bir başka insana acı çektirmenin, acı çeken, çığlık atan bir insanı görmenin yanlış olduğuna dair bilgi, hemen her insanda mevcut. Çünkü insan, istemsizce de olsa empati yapabilen bir canlı. Bunu yine çocuklarda görmek mümkün. Ama o “olgunlaşan” şartlar sebebiyle, bu ahlakî baskı kolaylıkla bir kenara itilebiliyor.

Özellikle de işkencenin bir metot olarak kurumsallaşmış olduğu, işkencecilerin sistematik biçimde korunduğu, cezasız bırakıldığı sistemlerde, sıradan insanlara yetki verildiğinde hızlıca işkenceciye dönüşmeleri işten bile değil.

Irak’ta Ebu Gureyb hapishanesindeki mahkumlara işkence eden Amerikan askerlerinden birisi şöyle demiş mesela: “İçimdeki Hıristiyan bunun yanlış olduğunu söylüyordu ama içimdeki hapishane yetkilisi, ‘Yetişkin bir adamı altına işetmeye bayılıyorum,’ diyordu.”

Burada mutlak gücün ayartmasını, yozlaştırmasını görüyoruz.

Muhtemelen, “Nasıl olsa Irak’tayız, kim bize ne diyebilir ki?” diye düşünerek yaptıkları işkenceler, kurumsal olarak üstlendikleri rolün onlara sağladığı “üstünlük” hissinin bir yansımasıydı. Dahası, Iraklı askerlere “böcek” gibi baktıklarını düşünebilirsiniz.

İşkenceciler devletler tarafından korundukları gibi, kendileri de pek öne çıkıp olup bitenleri anlatmıyorlar. Farklı ülkelerdeki işkenceci profillerini inceleyen akademisyen Darius Rejali’ye göre, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana yalnızca 140 işkenceciyle röportaj yapılabilmiş. Ama şurası kesin ki, onlar içimizdeki birkaç çürük elma değil, bilakis işkenceciler “sadık, vatansever ve sır tutabilecek” kimseler arasından seçilir, diyor Rejali.

Rejali’nin çalışması gösteriyor ki, eğer işkenceci hayatının sonuna kadar zihninde taşıyacağı bir ideolojik ya da dinî motivasyona sahip değilse, “vazifesi” sona erip evine döndüğünde, post-travmatik sendrom yaşama ihtimali çok yüksek.

Özellikle Vietnam’da ya da Irak’ta işkence yapmış, sert geçen sorgulamalara katılmış Amerikan askerlerinde psikolojik rahatsızlıklara yoğun şekilde rastlanmış.

Ancak burada önemli bir husus var: Pek çok toplumda, mesela Türkiye’de işkenceciler ödüllendiriliyor, susmaları karşılığında paye veriliyor ve hayatları boyunca pişmanlık duymuyorlar. Bu, bizi biraz düşündürmeli. Çünkü Amerikan askerleri de yabancı topraklarda yaptıklarından ötürü soruşturma geçirmiyorlar çoğu zaman. Ama evlerine döndüklerinde pişmanlık duyuyorlar.

Acaba, diye sormalıyız bu noktada, Türkiye toplumu olarak işkencenin, şiddetin, başkalarına zorbalık yapmanın çok yanlış bir şey olduğuna dair yerleşik bir öğretimiz yok mu? Görünüşe bakılırsa, pek yok.

Güneydoğu’da helikopterden “terörist” atma geleneği yeni değil mesela. 1993’te bir çatışmada yaralı olarak yakalanan PKK militanı da helikopterden aşağı atılmıştı. Neden? Çünkü terörist. Onlara her şey mubah. Helikopterden aşağı atma hikâyesinin anlatıldığı kitapta, bir özel harekat polisinin ölü bir PKK’lı militanın cesedine tecavüz ettiğinden de bahsedildiğini not düşeyim.

Ama bunlar, hep yapanların yanına kaldı. Albay Raci Tetik, 12 Eylül’ün namlı işkencecilerindendi malumunuz. 1988’de Milliyet gazetesine verdiği röportajda şöyle diyordu:

“Mamak[’taki işkenceleri] isteyerek, severek yapmadım. Ama ben, o şekilde yapılması gerektiğine inandım. … Orası cezaeviydi. Hastane, okul, aşk gemisi ve yat kulübü değildi. Benden öncekiler iyi davrandıkları için başarılı olamamışlar. Mecburdum astlarıma inisiyatif vermeye. Verince anormal işler olmadı değil, oldu. O talihsiz olaylara ben de çok üzüldüm. Ama bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz.”

Kendi halkına yapılanları “savaş” olarak gören Tetik, son anına kadar yaptıklarının iyi şeyler olduğunu savunmayı sürdürdü. 2012’de Meclis’te kurulan darbeler komisyonu onu dinlemeye gittiğinde de, heykelinin dikilmesi gerektiğini söyledi.

İşkenceciler arasında talihsiz olanlardan biri, Sedat Caner isimli polis memuru. Geçenlerde gazeteci İpek Çalışlar, onunla 1986 yılında Nokta Dergisi için yaptıkları röportajı hatırlattı. “Bir İşkenceci Polisin İtirafları” dosya haberinde, Caner işkence tekniklerini, yedi yıl boyunca nasıl işkenceler yaptığını detaylarıyla anlatmıştı.

Çalışlar’dan öğreniyoruz ki, devletin bu habere ilk tepkisi Nokta Dergisi’ni toplatmak olmuş.

Buna rağmen, o haberler devam etmiş. Çalışlar şöyle tamamlıyor yazısını: “İşkence Türkiye’de ilk kez bu kadar büyük tepki görmüş, işkenceciler hiç değilse bir süre için çalışmalarına ara vermek zorunda kalmışlardı.” Evet, hiç değilse bir süre.

İşkence bir bilgi alma yöntemi olarak hayli verimsiz oysa. 2012’de ABD Senato’sunda kabul edilen geniş bir raporda, CIA’in işkence yöntemleri ele alınmış, işkence edilen teröristlerden elde edilen bilgilerin pek de işe yarar olmadığı ortaya konmuştu.

Bir dönem Donald Trump’ın ekibinde de çalışan Amerikalı general James Mattis’e göre, “bir paket sigara ve iki birayla” daha kolay bilgi almak mümkündü.

Zaten Türkiye’de işkence genelde sahte delil uydurmak, uydurma ifadelerin altına imza attırmak ve hepsinden öte insanları “ezmek” için uygulanıyor. İnsanların haysiyetleriyle oynayıp ömür boyu travma yaşamalarına sebep olunmak isteniyor.

Maalesef Türkiye toplumunda bu türlü devlet şiddetine karşı yaygın bir itiraz hiç olmadı. İnsanlar yaşadıklarını ya içlerinde tuttular ya da derin bir öfkeye dönüştürdüler. İşkenceciler ya da zorbalar, devletten aldıkları cesaretle, toplumun her yerine bu üstünlük hissinden gelen acımasızlığı sirayet ettirdiler.

Bugün kadın cinayetlerinde, doktorlara yönelen hasta yakını saldırılarında, trafikteki öfke patlamalarında, yol kesip dayak atmalarda, polis ve bekçi şiddetinde hep aynı izleri görmek mümkün.

Son olarak size bir filmden bahsetmek istiyorum.

Güney Koreli yönetmen Kim Ki-duk’un 2012 yılında vizyona girenPieta” (Acı) isimli filmi.

Kocasının borçlandığı tefeci tarafından zorbalıkla intihara sürüklenmesinin ardından, bir kadın genç tefeciyi şiddet dolu geçmişiyle yüzleştirmek ister. Peki, bir canavarı nasıl kendisiyle yüzleştirebilirsiniz?

Kadın, tefecinin yıllar evvel onu terk eden annesi olduğunu söyler genç tefeciye. Uzun uğraşlardan sonra ikna da eder. Böylece genç zorbanın hayatına bir şefkat penceresi açar. Onunla güzel vakit geçirir, içindeki insana seslenir. Yumuşatır. Sufilerin “gönül aynasını parlatma” metaforundaki gibi insanlığını ortaya çıkarır adeta.

Ardından, tıpkı kendi hikâyesinde olduğu gibi, “kötü adamlar” tarafından kaçırıldığı intibaı uyandırır. Genç adam çılgına dönmüştür. Sonra da sanki onu kaçıranlar yapmış gibi bir inşaatın tepesinden aşağı atlar.

Yıllar sonra hayatında beliren bu şefkat ve merhamet imkânının, zorbaca elinden alındığını gören genç adam, ancak o zaman yaptıklarının korkunçluğunu idrak edebilecektir.

Bu rahatsız edici, sarsıcı film bize içimizdeki canavarlarla yüzleşmenin tek bir yolu olduğunu gösteriyor: Hayatımızdan silinip giden merhametin, koşulsuz sevginin bir şekilde toplumun kılcallarına yeniden enjekte edilmesi.

Bu nasıl yapılabilir? O da başka bir yazının konusu olsun.

1 YORUM

  1. Bir evin yuksekligi uc metre kadar. Adami ikinci kattan atsaniz, olme ihtimali var. “Helikopterden atmak” demek de sanirim boyle birsey olmali. Bunu yapanlar, kirsalda birkac yuz metredeylen de yapmazlarmi bu isi?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin