Hastalıkların manevî devası: Hastalar Risalesi

YORUM | CEMİL TOKPINAR

Bugün Hastalar Risalesi’ni ele alacağım. Çünkü aralarında gençlerin de bulunduğu birçok kardeşimizin psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yakalandığını, tedavilerin çok uzun sürdüğünü, hatta bir kısmının ölümle sonuçlandığını görüyoruz. Çekilen acılar, sıkıntılar, değişen sosyal hayat, yaşanan mahrumiyetler, parçalanmış ve düzensiz aile hayatı insanlarda çok ciddi hastalıklara sebep oluyor. Elbette doktora gidip onun yönlendirdiği tedavi sürecini uygulamak gerekir. Ancak tedaviye yardımcı olacak manevî bir yöntem olan Hastalar Risalesi terapisini de ihmal etmemek gerekir.

Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar isimli eserinin 25. Lem’a’sını hastalar için yazmıştır. Bunun girişinde, hastalara bir merhem, bir teselli, manevî bir reçete ve geçmiş olsun makamında yazıldığını belirtir.

Hastalar Risalesi ismiyle tek başına da basılan bu eserde tam 25 deva ile hastalığın veriliş hikmeti ve faydaları anlatır. Hastaları teselli eder, moral verir. Âdeta hasta olmayı insanlara sevdiren bir üslûpla insanların kötü gördüğü hastalığın iç yüzünde sayısız güzellikler olduğunu ispat eder. Hastalığı belki de on katına çıkaran evhamı, yani gereksiz korkuyu, telâş ve paniği çok zararlı bulur. Kişinin, hastalığını yenebileceğine inanması ve onu küçük görmesi gerektiğini anlatılır.

Bir bakıma bela ve musibetlerin hikmetlerini anlamak için de önemli tavsiyeler ve tahliller bulunan bu risaleyi hastalanmadan önce de okumak bağışıklık sistemini olumlu etkileyebilir. Hastalar okuduklarında teselli ve moral bulur, hastalığı yenmeye karşı azimli ve gayretli olurlar.

Hastalar Risalesi okumak ve dinlemekle şifaya vesile olan kerametli bir kitaptır. Samimi bir niyetle defalarca okuyan kimselerde şifaya vesile olduğuna veya iyileşmeye katkıda bulunduğuna dair birçok olay vardır.

Bir arkadaşım anlatmıştı. Midesindeki bir hastalıktan dolayı ameliyat olması gereken bir hasta, Hastalar Risalesini 25 defa okur. Doktora kontrole gittiğinde tekrar gerekli tahliller ve tetkikler yapılır. Netice, hem doktoru, hem de hastayı hayrete düşürür. Özellikle hasta sevinçten uçmaktadır. Çünkü hastalıktan eser kalmadığını ve mide ameliyatı olmayacağını öğrenir.

Bazı özel tedaviler veya okumalar herkeste aynı tesiri göstermez elbette. Ancak derecesi farklı da olsa manevî tedavilerin mutlaka olumlu tesiri görülür.

Özellikle ağır ve uzun bir hastalık durumunda manevî tedavi hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyen bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

Eğitimci yazar Arif Arslan’dan 1999 yılında dinlediğim bir hatıra beni hayrete düşürmüştü. Daha sonra bir kitabımda da yer verdiğim bu hatıraya göre, 1970’li yılların sonunda, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde sağlık elemanı olarak çalışan İsmail isimli bir genç, şiddetli bir hastalığa yakalanır. Günden güne erimekte, ağrıları çekilmez bir hâl almaktadır. Uzun bir muayene ve tetkikden sonra doktorlar, ölümcül bir hastalığa yakalandığını görürler. Fakat kendisine söyleyip üzmemek için şöyle derler:

“Fazla merak edilecek bir hastalığın yok. Sen git, ye iç, gez eğlen, keyfine bak. Çalışmana da gerek yok. İzinli sayılacaksın. Tabiî maaşını da alacaksın.”

Akıl erdiremez buna İsmail. Hem fazla merak edilecek bir durumu yoktur, hem de izin verilmekte, yiyip içip gezmesi istenmektedir. “Demek müthiş bir derdim var ki, bana söylemiyorlar. Yaptıkları tavsiyelere bakılırsa, ben devasız bir derde düştüm” der kendi kendine.

Hastalığını bildiğine inandığı bir hemşireye yalvarır, ısrar eder:

“Ne olur söyleyin, benim ne hastalığım var?” diye sorar.

Hemşire ısrarlara dayanamaz ve söyler:

“Sen ölümcül bir hastalığa yakalanmışsın. İyileşmen mümkün değil. Hastalık çok ilerlemiş. Üç ay ömrün var.”

Şiddetli bir üzüntü sarar İsmail’i. Madem üç ay ömrü vardır, hazırlıklara şimdiden başlamalıdır.

Hemen Mezarlıkbaşı semtine gider ve orada havlu, kumaş satan Y. Pekmezci’den kefen bezi ister. O da şaka olsun diye, “Hayrola, kefeni kime alıyorsun? Ölümü düşünmek iyidir, ama sen çok gençsin” der.

“Kendime alıyorum” diye cevaplar İsmail. “Doktorlar üç ay ömrümün olduğunu söylediler. Çaresiz bir hastalığa yakalandım.”

Ölümün ve hayatın sadece Allah’ın iradesine bağlı olduğunu, hastalığı da şifayı da ancak Onun verdiğini bilen Y. Pekmezci, ona Bediüzzaman Hazretlerinin Hastalar Risalesi isimli eserini hediye ederek şöyle der:

“Madem üç ay sonra öleceksin, al şunu oku. Öleceksen imanlı öl. Kim bilir bu yaşa kadar sana faydası olmayan nice işe zamanını harcadın. Zaten küçük bir kitap, al oku.”

O anda kefen bezi almaktan vazgeçen İsmail, deniz kenarına gider ve kitabı okur. Okudukça moral bulduğunu, hafiflediğini, içini bir sevinç ve mutluluğun kapladığını görür. Bir kez okumakla yetinmez, defalarca okur. Hatta evde canı sıkıldıkça ve yatmadan önce tekrar tekrar aynı kitabı mütalâa eder.

Artık hastalandığına üzülmez. Nefis muhasebesi yapar. Hatta ölüme ilgi duyar, imanlı öleceği için mutlu olur. Ölünce Allah’a ve Peygamberimize (s.a.v.) kavuşacağını düşünerek sevinir.

Aradan birkaç ay geçer. Ona üç ay ömür biçen doktorlar hayret içindedir. Yapılan muayene ve tetkiklerde hastalıktan eser kalmadığını görürler.

“Olamaz böyle bir şey. Bu bir mûcize” diyerek şaşkınlıklarını ifade ederler.

“Sen ne yaptın ki, bu ağır hastalıktan kurtuldun?”

Cebinden Hastalar Risalesini çıkarır.

“Siz nasıl karşılarsınız bilemem. Ama ben o günden beri bu kitabı okudum. Çok rahatladım ve moral buldum” der.

Doktorlar, “Gerçekten dediğin gibiyse bu kitabı bütün hastaların odasına bırakmak gerekir. Çünkü bir hastanın iyileşmesinde psikolojik tedavinin önemi büyüktür” diyerek ilgi gösterirler.

Aradan altı ay geçer. İsmail evlenecektir. Fuar Düğün Salonunda düğünü vardır. Bu mutlu gününde, kendisini hayata döndüren zatı unutmaz ve ona da davetiye gönderir. Ancak o müsait olmadığı için gidemez.

İki yıl sonra ise, kefen almayı düşündüğü dükkâna eşi ve iki çocuğuyla gelir. İlk çocuk kucakta, ikincisi ise henüz doğmamıştır. Selâm verir girer, “Ben size kırgınım. Hayata dönmesine vesile olduğunuz adamın düğününe gelmediniz” diyerek kendisini lâtifede bulunur. Sevinç içinde, gülerek sohbet ederler.

Evet, öldüren de Odur, yaşatan da. Her zaman Ona yalvarmak, ümit içinde olmak ve Onun kapısını çalmak gerekir. Hatta bütün sebeplerin tükendiği bir anda bile Ondan isteyen, Onun ihsanına kavuşabilir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin