Gri devlet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Griden neden nefret ederim bilir misin dostum? Bana hep devleti hatırlatır da ondan. Ben gerçi yaşamadım hiç – sanırım çocukluğumdan beri beni koruyan korudu yine. 2015’te orada değildim. Çoğuna göre sadece rastlantıdan ibarettir. Fakat birkaç değerli dost yaşadı. Bir de onlarca değer verdiğim, kişisel olarak tanışamadığım kalem. Onlar benim kadar şanslı değillerdi. Hala mahpustalar, dört duvar arasındaki hücrelerinde, normal sayısının dört-beş katı sayıda diğer bahtsızla aynı yazgıyı paylaşıyorlar. Grinin en koyusu hapishane midir? Yoksa bu salt benim öznel algım mıdır, dostum? Bilmem! Ben o grilerin arasında, başka tonlarda da olsa, bulundum yeterince. İlkokulda beş yıl Taşmektep yatakhanesinde mesela. Tozlu koridorlarında Kadıköy Halk Eğitim Merkezinin ya da; babamın tiyatrosunun renkleriyle dağıtmaya çalıştığı, o karamsar ortamını! Veya ortaokulda sıra dayağı yediğim müdür yardımcısının odasında, her ne kadar duvarları başka renkle boyanmış da olsa. Evet, duvarlar rengârenk olsa da devlet hep griydi benim dünyamda.

Ama dedim ya. Grinin en koyusu hapishanede olanıdır. Gördüğümden mi? Ne alakası var! Ziyaretçi olarak bile gitmişliğim yoktur. Veya nezarethaneler, en kötü ihtimalle. Tanışıklığım gördüğüm Hollywood ve Yeşilçam filmlerindeki kadardır. Ama o filmlerde hâkim hep Hulusi Kentmen olurdu. Tıpkı müdür yardımcılarının da Münir Özkul olması gibi. Oysa o fil karakterlerinin aksine, gerçek hayatımda o babacan karakterler çıkmadı karşıma. Ve insan sevgisi! Sevmekten çok korkmanın tanrısal addedildiği toprakların çocuğu olarak, sevgiye ve hoşgörüye yönelmenin hep zafiyet olarak anlaşıldığı bir kültürde yaşadım. Üzücü olanı nedir biliyor musunuz? Bunun farkında bile olmadım! Öylesine alıştırmışlardı ki hepimizi o gri ve mutsuz ortama, rengârenk dünyamız sanırdık. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Griden nefret eden biri için tüm renklerin aslında bir kandırmaca olduğunu, renkmiş gibi görünen her şeyin aslında bir tür algı bozukluğu, bir serap, bir illüzyon olduğunu görmek derin bir hayal kırıklığıydı. Ama esas hayal kırıklığı, işin püf noktasının ışık olduğunu anlamamdı. Çünkü ışık ne kadar azsa, tüm renkler bir o kadar griye benziyor, ışık azaldıkça grilik siyaha yaklaşıyordu. Ve karanlık!

Karanlık çöktü işte. Oysa bu yazıyı yazarken masmavi gökyüzünü görüyorum masamın otuz santim üzerinden. Öylesine mavi, ışık dolu ki gökyüzü! Öylesine güzel ki dünya! Öylesine huzurlu ki doğa! Ve öylesine iyi ki insan! 

Peki karanlık?

Burnumda grinin kokusu! Rengin kokusu mu olur? Olur! Gri küf kokar, izbe-izbe. Gri acımasız kokar, kapalı kapılar ardında, metalden! Gride ayak sesleri vardır, gece yarısı. Ve inleyen insan sesleri, içten, hırıltılı, sanırsınız ki ölmekte olan bir hayvancığın hırıltısı. Ve o burnumdaki gri kokusu, aslında devletin kokusudur. Devletin kokusu küftür, rutubettir, betondur. O devlet, fakültenin kapısında sizi karşılayan temizlikçi Pakize Hanım’ın iki büklüm el pençe divan duruşudur. Ve rengi gridir!

Silivri’ye aklım takılalı bir iki gündür, karanlık bir anda kaplayıveriyor her yeri dünyamda. Rengini yazmama gerek var mı? Gri! İçleri boşalalı, tecavüzcüsü, katili ve mafyası yok. İçeride sadece Ahmet Altan, Mümtazer Türköne, Sedat Laçiner, Osman Kavala ve daha on binler – her birinin yargı sürecini yazsam dünya hukuksuzluk literatürüne girer! Ve yıllarını yemeleri, düzgün insanların, yetmiyormuş gibi, şimdi de onları ölüme mahkûm etmekteler! Bu bir tür de facto ölümdür dostum. Bir tür fiili idamdır. Ve kimseye ne zaman öleceğini söylemiyorlar, mertçe! Korkak bir rejimin suça batmış yolsuz yöneticileri, sadece kendi varlıklarını, güçlerini, çıkarlarını düşünerek, on binlerce masumun kanına girmeye hazırlanıyorlar. Şerefsizlik her yerde vardır da dostum, bizim toplumda şerefsizlere tabi olmak için sıraya giren ne çok insan varmış, ona şaşıyorum. Diyeceksiniz ki, bunca yaşanmışlıktan sonra nasıl hala şaşırılabilir ki? Herhalde o grinin bir türlü benim ruhumu ele geçiremediğinden olacak. Dedim ya, bizim toplumda bu zafiyettir. Güçlüden yana saf tutmak geçer akçadır. Herkes bunu yapar. Güce boyun eğer. Ve güç daha da güçlenir. Biat etmeyenlerin yolu bir şekilde o koyu gri zindanlara varır. Rutubetli, tıka basa dolu ve gri. Adeta devletin konsantre halidir. Özgürlüğün sıfıra en çok yaklaştığı yerlerdir. Ve orası bugünlerde ölümün en sevdiği yer! 

Silivri Kovid-19’la tanıştı geçen gün. Onlarca hasta var. Bazısı yoğun bakımlık olmuş durumda. Hasta olanları, henüz vaka çıkmamış koğuşlara koyuyorlarmış. Hastalık zaten olağanüstü bir hızla yayılırken, bu hızla da yetinmemiş olacaklar – kötülüklerinin hızını da devamlı yükselttikleri gibi, virüsün yayılma hızını da nasıl arttıracaklar, onun peşindeler. O gri devletin en koyu gri bucağıdır Silivri. Ve ölüm cezası olmayan bir ülkede fiilen nasıl insan infaz yapacaklar, bunu düşünmüş birileri! Yine gördüğüm şeyi tanıyorum işte – devlet bu diyor beynim ısrarla. 

Rakamlar artacak önümüzdeki günlerde. Ve kötü haberler gelmeye başlayacak – sanki önceden gelenleri iyiymiş gibi. Gittikçe daha fazla dibe batan ve battıkça dibe vurdu denilen, sonra aniden ve beklenmeden yeniden batışa geçen bir toplumun, son durağıdır Silivri’de Kovid-19. Devlet bu kez bir virüsle işbirliği yapıyor ve bir virüsten öğreniyor, insana nasıl yaklaşması gerektiğini. Veya belki de o virüsten daha ölümcül olan insanın içindeki kötüyü dışarıya kusuyor – istifra ettiği şeyin rengi koyu gri!

Karanlık çöktü. Devletin en sevdiği zamandır o. Işıklar yandı. Kapatma şalteri devletin elinde. Devlet şalteri indirdiğinde, o grilikler denizindeki en açık gri bile siyaha dönüşecek. Ve ışıkları yeniden açtıklarında, bir daha güneşi göremeyecek olan bahtsız birkaç mahkûmun cansız bedenini hapishaneden mezarlıklara götürecek arabalara yükleyecekler. 

O grilikten kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz? O griliğin sizi almayacağını mı düşünüyorsunuz? O grilikte sizin çocuklarınız büyümeyecekler mi? O griliğin en açık tonundaki köşelerinize kaçsanız da, tıpkı batan geminin suyun en dışında olan yerine doğru koşan gri fareler gibi, zannediyor musunuz ki kurtulabileceksiniz? Griliğin siyaha en yakın yeri her yer olduğunda, bu yazdıklarımın ne olduğunu belki anlayacaksınız. Ve ışığın ve rengin neden daha iyi olduğunu! Neden sevginin korkudan daha kalıcı ve gerçek bir sadakat sağladığını! Ve yaşamanın yaşatmak olduğunu! O griliğin en koyu yerinde, siyaha en yakınken, vicdan muhasebesi yapacak mısınız? Yoksa siz hala taptığınızı düşündüğünüz rabbinizi de tıpkı kendinizi kandırdığınız gibi kandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Kaçacak yeri olmayan, her gün ölümüne tombala çekilen ve adına devlet denen koyu gri bir yerde, tıka basa koğuşta ölümünden kaçıp dışarıdaki sevdiklerine daha fazla acı vermemekten başka hayali kalmamış olan mahkûmlara ne diyeceksiniz? “Ellerini sabunla!” mı? 

Bilin ki sizin vebaliniz ve günahınız ellerinizi yirmi saniye sabunlamakla geçmeyecek! 

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin