Göğüslerdeki kalpler kör olunca… [Abdullah Salih Güven]

İki ayet, onların tevil ve tefsiri, meal ve yorumu üzerinde uzun iktibaslar yapıp şahsi düşüncelerimi yazının sonunda sadece bir cümle ile açıklayacağım.

Rivayetlere göre aşağıda mealini vereceğimiz iki ayet Velid b. Mugire veya Ebu Cehil’in “Şayet peygamberlik hak olsaydı, ona ben senden daha layığım. Ben senden daha yaşlı ve zenginim. Bana veya kabilemden birine melek gelmedikçe sana inanmayacağım” minvalinde söylediği sözler üzerine nazil olmuştur. Aslında bu Allah ve peygamber/peygamberlik telakkisinin çarpıklığını ve sapıklığını gösteren bir yaklaşım. Kur’an’ın nüzulüyle birlikte yeni bir insan ve yeni bir toplumu inşa ettiği zaman diliminde bu önemli bir husus olsa gerek ki Allah gönderdiği ayet ile bu sapık düşünceye onların beyanlarını da yeniden hatırlatarak doğrudan cevap verir. Der ki: “Ne zaman onlara bir (ilahi) mesaj gelse, derler ki: ‘Allah’ın peygamberlerine verdiklerinin benzeri bize verilmedikçe inanmayız!’ (Ama) mesajını kime tevdi edeceğini en iyi Allah bilir. Suç işleyenler, Allah katında aşağılanmaya ve entrikacı eğilimlerinden dolayı şiddetli bir azaba uğratılacaklardır.” (En’am;123-124)

BURADAKİ ‘SUÇ’ NEDİR?

Pekâlâ, ne suçu işlemişlerdi bunlar? Eğer mesele sadece Allah’a ve Peygamberine inanmamak ise bu, kişinin düşünce ve inanç özgürlüğü kapsamında ele alınıyor birçok ayette. Dolayısıyla mücerret manada inanmama suç olamaz. Bu sorunun cevabını bir önceki ayette buluyoruz. Şöyle buyuruyor Allah: “Her ülkenin önde gelenlerine (ekâbir) iktidar imkânı veririz. Onlar da memleketlerinde hile ve entrika peşinde koşarlar ama çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner; fakat onlar bunu anlayamazlar.”

Ayet açık ve net bir biçimde iktidar imkânına kavuşan seçkinler ve iktidarlarını hile ve entrikalarla devam ettiren kişiler (ekâbir) Allah’ın elçilerini kabul etmezler diyor. Neden? Çünkü iktidarın kendilerine sağladığı siyasi, ekonomik, hukuki, sosyal, kültürel statülerini kaybedeceklerdir. Ali Bulaç bunu Kur’an Dersleri adlı tefsirinde şöyle anlatır: “Bu ayette toplumsal bir yasadan söz edilmektedir. Genel olarak bir toplumun önde gelenleri yani siyasi, ekonomik ve askeri güçlerden oluşan iktidar seçkinleri, geniş yığınların aleyhine olmak üzere örgütlenir, aralarında çıkar birliği kurar ve merkezi yönetimi sert bir çekirdek gibi ellerinde tutarlar… Bu zümreler kitleleri iktisadi, askeri ve siyasi hegemonyaları altında tutabilmek için türlü türlü hileli yollara başvurur, zihinleri teşevvüşe uğratır, zayıf ruhlu insanları satın alır, böylelikle haksız iktidarlarını sürdürürler. Bütün gayri meşru düzen ve tahakküm biçimleri sözün geçtiği yerde sözü, paranın geçtiği yerde parayı, gücün geçtiği yerde gücü kullanırlar. Farsça ifadesiyle buna zer-u zor-u tezvir denir.”

NEDEN ‘İKTİDAR’ VERİLDİ?

Ayetin ilk cümlesinde Allah’ın böylesi kişilere iktidar imkânı vermesi zihinlerde “Neden?” sorusunun oluşmasına sebebiyet verebilir. Kısaca izah edecek olursak, bu Kur’an’ın anlatım tarzıdır. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” (Fetih, 48/14) “… Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidayete eriştirir. (Ey Resulüm) artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir” (Fâtır, 35/8) ayetlerinde de benzeri bir tarzı görebiliriz. Bu ayetlere sathi bir bakış atfedip zahirine göre mana verdiğimizde ulaşacağımız yer cebri anlayıştır.

Yani “İnsan rüzgâr önünde yuvarlanan bir yaprak gibidir; özgürlüğünün, iradesinin, tercihinin hiçbir manası yoktur. Öyleyse bu dünyanın bir imtihan meydanı olmasının, ahirette dünya hayatında yaptıklarından sorguya tabii tutulmasının, cennet ve cehennemin de bir anlamı kalmaz” demek gibi. Bu çıkarımlar elbette yanlıştır. Doğrusu insanın özgür bir varlık olduğu, bir eylemi yapma ya da yapmama konusunda muhtar bulunduğu, dünyanın da, ahiretin de hesap ve mizanın da cennet ve cehennemin de ancak bu anlayışla bir anlam kazanacağıdır. Bu açıdan söz konusu ayetlere mana vermede mahruti bakış ve metodoloji önem kazanmaktadır.

ÇEVİRDİKLERİ ENTRİKALAR KENDİLERİNE DÖNER

Ayet-i kerime de ‘mekr’ tabiri kullanılmaktadır. Ali Bulaç ile devam edelim: “Mekr, kelimesinin asıl anlamı eğip bükmektir ki bunun pratikteki karşılığı gerçeklerin ters yüz edilmesi, doğruluktan sapılması için hileli yolların denemesi işlemidir. Aldatma ve hilelere hâkim zümrelerin gücü daha çok yeter, zira ellerinde büyük imkânlar vardır. Modern çağda eğitimden medyaya, üniversitelerden hayli gelişmiş psikolojik savaş tekniklerine kadar, iktidar seçkinleri hem ulusal hem de küresel düzeyde gerçekleri ters yüz etmekte, kitlelerin bilincini uyuşturmaktadırlar. Güç, servet ve iktidar sahibi olmaları ekâbir sınıflar için ağır bir sınavdır, imkân ve güçleri diğerlerinden daha yüksek olduğundan hem haksız ve gayri meşru iktidarlarını sürdürmek hem kitleleri daha çok zayıflatmak amacıyla mekr yoluna başvururlar.”

Bir soru; bin bir türlü hile ve entrikayla sağladıkları ve sürdürdükleri iktidarları kendileri için hayırlı mıdır? Ayet tam aksini söylüyor; Diyor ki: “Çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner; fakat onlar bunu anlayamazlar.” Ali Bulaç bunu şöyle izah ediyor: “Çünkü hileye, aldatmaya ve çarpıtmaya dayalı düzenleri devam ettikçe kendileri de, kişilikleri ve ahlaki formasyonları itibariyle yozlaşmakta, diğer yandan ahirette kendileri için acıklı bir azabın hazırlanmasına sebep olmaktadırlar.”

ASIL SIKINTILARI KENDİLERİNE TUTULAN AYNA

Buldukları bir çıkış yolu var mı böylesi kişilerin? Elbette var. İkinci ayet bunu anlatıyor zaten. Gerçeklerden kaçıp olmayacak şeyleri talep etmeleri. “Allah’ın peygamberlerine verdiklerinin benzeri bize verilmedikçe inanmayız!” derler. Yani peygamberlik isterler. “Ben/biz, senden/sizden daha layığız” derler. Halbuki peygamberlik gibi bir misyonu Allah kime vereceğini onlardan daha iyi bilir ve onlar da bu gerçeğin farkındadırlar ama statükolarını koruyabilmek ve sürdürebilmek için böyle absürt gerekçelere başvururlar ve kitleleri de buna inandırırlar. Ali Bulaç ne güzel izah eder: ”Burada bir samimiyetsizlik söz konusudur. Zira asıl sıkıntıları, onlara iki yüzlülüklerini, sahteliklerini, zulüm ve sömürü düzenlerini yüzlerine vuran peygambere ve elbette Risalet’in kendisine karşı duydukları hınçtır… Bu tutum inkârcıları ve hak ihlali yapanları Allah katında küçük düşürücü ve bir azabın hazırlanmasına sebep olur.”

Bu iki ayet sebeb-i nüzulü ve muhtevasındaki derinliği ile düşünüldüğünde günümüz insanına öyle şeyler anlatıyor ki… Ama onu görmek ve anlamak için Hac suresi 46. ayette geçen beyanla söylersek “göğüslerdeki kalbin kör” olmaması gerekir.

1 YORUM

  1. Asam yok benim onlarca firavun karşısında
    Bir çalı dahi yol buldurmaz mı Allahım nasip olunca
    Asi değilim kainatın düzenine asla ama
    tek olmak zor ben gibi Musasız Harun lara

    Hangi mağaraya sığınayım ki güvercinim uçsun
    Sıddık ararım ama bilirim benliğim sadaketten yoksun
    Kanat peşinde değilim ki gökyüzü yurdum olsun
    Bir can ararım son durakta topraktan gayrısını bulsun

    Doğranırken testere ile hayallerimi besleyen hislerim
    Bir gölgelikte yanar kor olur dumanımı içime çekerim
    Körler yol bulamaz sağırlar kentinde bilirim
    Doğduğum yer bura değil gibi sorsam ben nereliyim

    Dalgalardan kurtulan bir gemi var mı bu anafor da
    Size de hiç kovulmak düştümü yusufi diyarlarda
    Bir balığın karnı bir kuyunun kalbi Sevgiliye yol olurda
    Bulunmaz mı Allah’ım bize de bir hızır bu diyarlarda

    Vakit yağmura sevdalı bulutların ağrılı vakti
    Şifa dağıtan güneşte de bir maraz gizli gibi
    Geceleri duyulur “hastamızın nasıldır hali” sesi
    O ben değilim bilirim, dertlilerin sadık bendi

    Vefasız bir şehirden ahdine vefalı olanlara

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin