Gazeteciliğin ölümü

HABER-ANALİZ | YAVUZ ALTUN

ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Beyaz Saray’da yaptığı basın toplantısının soru cevap kısmına gelindiğinde misafirine, soru sorması için bir gazeteci seçmesi gerektiğini söyledi. Tam Erdoğan, hükümet yanlısı Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan’a söz verdiği sırada Trump, “Türkiye’den yalnızca arkadaş canlısı gazetecilerden soru alınacağını,” duyurdu. “Onlardan fazla da yok zaten” diye de ekledi.

Sabah yazarı, Erdoğan’la görüşmeden sonra, Türkiye’nin terörist başı dediği YPG’li Mazlum Kobani’yi, Trump’ın Beyaz Saray’da ağırlamayı hâlâ düşünüp düşünmediğini sordu. Trump, cevabını bitirince Kaplan’a, “Şimdi kendi cumhurbaşkanına soru sorabilirsin,” dedi. Kaplan’ın soru sormayacağını öğrenince de, “Gazetecilik yaptığına emin misin? Türkiye için çalışıyor olmayasın?” karşılığını verdi.

Hikâye burada bitmiyor elbette. Rivayet o ki, o esnada salonda bulunan ABD Senatörü Lindsay Graham arkasında oturan ABC muhabirine, Trump’ı onaylarcasına Türkiye’de “dost canlısı” (burayı yandaş diye okuyabiliriz) olmayan gazeteci kalmadığını söylemiş. Graham, Trump iktidarının ilk yıllarında “gayri resmi Türkiye elçisi” gibi hareket ederken, şimdilerde azılı bir Erdoğan karşıtı.

Bütün bunlara, bir önceki gün, yani Salı günü, New York’taki Economic Club’da uzun bir konuşma yapan Trump’ın şu sözleri sarf ettiğini de ekleyebiliriz: “Ülkelerin liderleriyle görüşeceksem – ki bunlar krallar, kraliçeler, başbakanlar, başkanlar ve diktatörler olabilir – hepsine kapım açık. İsteyen herkesle görüşürüm. Diktatörler? Sorun yok. İçeri buyurun. Amerika Birleşik Devletleri için iyi olan neyse, o. İnsanımıza yardım etmek istiyoruz.”

Trump bu konuşmasında ağırlıklı olarak ekonominin üzerinde durdu. Diktatörlerle görüşme sebebi de, elbette ikili ticarî ilişkiler. Yakın zamanda ABD’de “Anonim” imzasıyla yayınlanan ve Beyaz Saray’da kapalı kapılar arkasında olup bitenleri anlattığını iddia eden bir kitaba göre, Trump’ın gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sonra Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’la karşı karşıya gelmeme sebebi de bu. Kitabın iddiası o ki, Trump danışmanlarına, petrol fiyatlarının bir gecede fırlamasının müsebbibi olmak istemediğini söylemiş.

Bunun yalnızca siyasetçilere has bir durum olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Geçen hafta ABD teknoloji şirketi Uber’in CEO’su Dara Khosrowshahi, bir gazeteye verdiği röportajda, Kaşıkçı cinayetinin bir hata olduğunu ve kurumların hatadan ders çıkarmalarını beklemek gerektiğini, şu sözlerle savundu: “Bu (Kaşıkçı cinayeti) ciddi bir hata. Biz de sürücüsüz araçla hata yaptık, sürüşü durdurduk ve bu hatadan kurtulduk. Bence insanlar hata yapar. Bu onların asla affedilmeyeceği anlamına gelmez.”

Röportajda bu konuyla ilgili soru gelmesinin sebebi, Uber’in hissedarlarından birinin Suudi Varlık Fonu PIF olması. Üstelik fon, Uber’in yönetim kurulunda bir de sandalyeye sahip. Khosrowshahi, Suudi temsilcinin aktif ve başarılı bir yönetim kurulu üyesi olduğunu da aynı röportajda dile getiriyor. Körfez sermayesi sadece teknoloji şirketlerine değil, Batılı üniversitelere, think tank’lere ve medya kuruluşlarına da ciddi yatırımlar yapıyor. Bir anlamda onları bağımlı kılıyor.

SANSÜRÜN YENİ BİÇİMLERİ

Son yıllarda dünya liderleri ve süper-zenginler, eleştirel gazetecilerin olmadığı bir dünya hayal ediyor ve bu yönde sağlam adımlar atıyorlar. Bunun yaygın örneklerinden birisi SLAPP kısaltmasıyla anılan tazminat davaları. Siyasetçiler ve işadamları, eğer bir gazeteci kendilerini hedef alan yayınlar yapıyorsa, o gazeteciye yüklü bir tazminat davası açarak, onu ve çalıştığı kurumu hayattan bezdirme yolunu seçiyor.

Malta’da Ekim 2017’de öldürülen araştırmacı gazeteci Daphne Caruana Galizia’yı hatırlarsınız. Malta’da dönen yerel ve uluslararası yolsuzlukları ortaya çıkaran Galizia, arabasına konan bir bombayla hayatını kaybetmişti. Bir banka şubesine gitmek üzereydi. Galizia’nın bankada ne işi vardı biliyor musunuz? Yaptığı haberler sonrasında hakkında açılan 42 farklı tazminat davasından dolayı hesapları dondurulmuştu ve onları aktif hâle getirmeye uğraşıyordu.

Eğer avukatlara verecek yeterince paranız varsa, bu davalar aracılığı ile sizin peşinize düşen gazetecilerden kurtulmanız kolaylaşıyor. Türkiye’de de yakın zamanda bir örneğini yaşadık. Gazeteci Çiğdem Toker’e, metro ihalelerindeki yolsuzluğu ortaya çıkardığı yazıları sebebiyle ihaleyi alan Bayburt Grup isimli şirket 1,5 milyon liralık iki farklı tazminat davası açmıştı. Neyse ki ilkini mahkeme reddedince, ikincisine davacı avukatı katılmadı ve o dava da düştü.

Gazetecileri susturmanın bir diğer yoluysa yayın yasakları, İngilizcesiyle “gag order”. Yargı sürecinde doğabilecek mağduriyetleri önleme ve mahkeme kararı çıkana kadar masumiyet karinesine halel getirmemek için yasada yer bulan yayın yasakları, sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok ülkesinde aktif bir sansür aracına dönüşmüş durumda. Yasaklara aldırmadan bu konuda yayın yapmayı sürdürebilirsiniz, fakat mahkemede her haberi savunmanız beklenebilir. Bu da mesai ve para gerektiriyor. Böylece sansüre boyun eğmeniz hedefleniyor.

Türkiye gibi gitgide otoriterleşen ülkelerde, çok yaygın bir uygulama. Mesela İsrail’de son 15 yılda yayın yasaklarının sayısı üç katına çıkmış. Sadece 2015’te, mahkemeler 231 yayın yasağı kararı vermiş. Nisan 2019’da Hindistan’da bir milletvekili adayı, mahkemeden kendisiyle ilgili “aşağılayıcı” haberlere karşı, Google, Facebook ve Youtube da dâhil olmak üzere, yayın yasağı çıkarttırabilmiş.

Freedom House’un son medya raporuna göre, dünyada basın özgürlüğü geriliyor. Bunun en büyük sebebi ise, gelişmiş ülkelerin ifade özgürlüğünü kısıtlamanın yeni yollarını keşfetmiş olmaları. Yüklü tazminat davaları ve yayın yasakları işin sadece bir yönü. ABD Başkanı’nın sık sık medyayı hedefe koyması, Beyaz Saray’ın The New York Times ve Washington Post aboneliklerini sonlandırması, işine gelmeyen her habere “yalan haber” damgası vurması, köklü bir mücadelenin sürdüğünü gösteriyor.

Birçok ülkede politikacılar ve işadamları, medyaya yönelik “ceza-ödül” mekanizması kurmuş durumda. Hoşlarına giden yayınlar yapanlara para akıtan güç sahipleri, beğenmedikleri yayınların gelir kaynaklarını kurutmak için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Dijitalleşmeyle birlikte medyanın reklam pastasından aldığı payın giderek azalması, güç sahiplerine karşı elinin daha da zayıflamasına yol açıyor.

İNTERNET ÇÖZÜM MÜ, SORUNUN PARÇASI MI?

İnternetin buradaki rolü de ciddi anlamda tartışmalı. Dijital dünya sayesinde hiçbir şeyin saklı kalmayacağını düşünebilirsiniz. Fakat doğru habercilik sadece “saklı bir gerçeği ortaya çıkarmak” demek değil. Gazetecilik, o bilginin tam olarak ne anlama geldiğini anlatabilecek birikime sahip olmayı da gerektiriyor. Bunun için de yıllar boyunca bu mesleği istikrarlı bir şekilde icra edebilecek finansal sermayeye sahip olmalısınız.

Dünyada ana akım medya, yıllarca bu ihtiyacı gideren bir rol üstlendi. Daha da önemlisi, hem iş adamları hem de politikacılar ana akım medyaya kısmen muhtaçtı. Kitleye erişimin neredeyse tek yoluydu. Gelgelelim, internetle birlikte bu ihtiyaç giderek azalıyor. ABD Başkanı’nın artık demeç vermek için bir gazeteye ihtiyacı yok. Kendi kitlesiyle Twitter’dan günlük iletişim kurabiliyor. Bununla birlikte, medya teknolojisinin ucuzlaması, “yandaş medya” kurumlarının kolaylıkla serpilmesine de yol açtı.

(Konuya ilgi duyanlara ana akım medyanın önemi için Kadri Gürsel’in Birikim’de yayınlanan “Ana Akım Medyanız Nasıl Olsun?” başlıklı yazısını önerebilirim.)

Normal şartlarda, giderek büyüyen ve güçlenen politikacı, iş adamı zümresine karşılık, medyanın da kültürel ve finansal sermayesini bir araya getirmesi ve bu zümrenin toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesinin önüne geçmesi beklenir. İktidarların “böl, parçala, yönet” taktiğine karşı, medya toplumsal ayrışmaların ortasında durup her kesime seslenebilmeli. Ancak günümüzde artan kutuplaşma, bu imkânı da elimizden alıyor.

Git gide parçalanan medya ortamı, saman alevi gibi ortaya çıkan muvakkat kahramanlar çıkarabilir. Ama buna aldanmamak lazım. Gazetecilik, her şeyden önce sağlam bir iş planı ve istikrarlı takip gerektiren bir iştir. Tek kişilik bir gösteri asla değil. Sığ tartışmaların ötesine geçemeyen yayınlar, ancak kutuplaşmanın taraflarına günlük cephane sağlar. Türkiye’nin “hafızasız” bir toplum olduğundan en çok dem vuranların, bu hafızayı diri tutması beklenen gazeteciler olması, ironiktir.

Medya, tarihsel olarak elit zümrelerin ihtiyaçlarından doğan bir araçtı. Elitler için kitlelerle iletişimi sağlamanın, toplumların nabzını tutmanın, istikrarı kollamanın en önemli yoluydu. 21. yüzyıl itibariyle medya, imtiyazlı kitlelerin manipülasyonlarından korunmak zorunda kalan toplumun bir ihtiyacıdır. Eğer toplumlar, kitleler politik olarak hâlen etkin olmak istiyorsa ciddi anlamda bağımsız (finansman kaygısı gütmeyen, popülist ve sansasyonel davranmak zorunda kalmayan) medyaya yatırım yapmalılar. Doğru yolda olduğunu düşündükleri medya araçlarını desteklemeliler.

Dünya büyük ve kalabalık. Toplumlar doğru iletişim sağlayamazsa, kendi geleceklerini “yeni-oligarkların” eline teslim etmiş olacaklar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin