‘Gâvurun’ kılıcı

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Uluslararası toplum artık Türk cumhurbaşkanının, çevresindekilerce ve tabanı tarafından “reis” unvanı ile anılan Recep Tayyip Erdoğan’ın diktatör olduğunu açıktan açığa dillendirmeye başladı. Geçtiğimiz günlerde İtalya başbakanı Mario Draghi, Erdoğan’a diktatör dedi. Daha önce de ABD başkanı Joe Biden Erdoğan için “otokrat” kavramını kullanmıştı. Batılı demokrasilerde Erdoğan’ın Türkiye’yi otoriterleştirdiği ve bir tür tek adam rejimi kurduğu genel kabul görüyor. Türkiye, politik rejimi bakımından artık alt sıralarda da olsa demokratik hukuk devletleri liginde değil. 2013’ten itibaren hız kazanan otoriterleşme, Türkiye’nin küme düşmesiyle sonuçlandı. Her ne kadar birçok güç paydaşlarından oluşan bir tür antidemokratik koalisyon da olsa, Türkiye’deki rejimin lideri Erdoğan ülkesini herhangi bir demokratik hukuk devletinde varlığı hayal dahi edilemeyecek bir denetlenemezlik ve yasalardan kopuklukla yönetiyor. Türkiye dışında, özellikle AB çevrelerinde, kısa dönem reel politik çıkarlardan dolayı bu durum geniş oranda görmezden de gelinse, artık Ankara sadece bir eğilim olarak değil, kurulmuş ve hatta konsolide olmuş bir otoriter rejim olarak algılanıyor.

En otoriter, hatta totaliter ülkeler bile, otoriter veya totaliter olarak nitelenmekten hoşlanmaz. Rusya, İran veya Çin gibi otoriterliği su götürmeyen rejimler bile, allem edip kalem ederek, kendi garip tanımlamalarıyla “kendilerine özgü” demokrasiler olduklarını ileri sürüyor. Çünkü demokrasi çok popüler bir kavram! Hiçbir devlet, otokrasi olmayı gururla söyleyemez. Diğer taraftan, saydığım ülkeler ısrarla “Batı demokrasisi” dışında sistemler olduklarını vurgulama ihtiyacı duyuyor. Bunu da genellikle bir Batı düşmanlığı – ya da kompleksi – üzerine inşa etme çabasında. Bu otoriter rejimler kendi kusurlarını gizlemek için Batı’nın özel koşulları olduğunu, kültürel olarak Batı’dan farklı olduklarını savunuyorlar. Batı demokrasisi olarak niteledikleri, liberal demokratik sistemler. Kendi rejimlerini ise “minimalist demokrasi” kavramı ile pazarlama derdindeler. Minimalist demokrasi tanımı, özgür ve adil seçimleri temel kabul ediyor. Liberal demokrasi kavramı ise daha kapsamlıdır. Şöyle ki, liberal demokratik sistemler hukuk devleti, temel haklar ve özgürlükler, insan hakları, medya özgürlüğü, gücü sınırlandırılmış ve hukuka tabi iktidar, güçler ayrılığı, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi birçok standartları gerektirir. Otoriter liderler bu standartları ülkelerinde uygulamadıklarından, kendi “demokrasilerinin” bu “Batılı” demokrasilerden farklı olduğunu vurgular. “Batılı” demokrasilerin standartlarını uygulamayışlarını da, kültürel, dini, ideolojik, geleneksel, jeopolitik vs. farklarla meşrulaştırmaya çalışırlar. Şimdi gelelim Türkiye ve Erdoğan’a…

Ne diyor Erdoğan? “Güya bize muhalefet yapmak adına Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimliğine sahip olduğu halde gavurun kılıcını sallayarak üzerimize gelenleri gördükçe de üzülüyoruz. Proje ürünü olduğu açıkça belli olan şahsiyetlerin konuların, kampanyaların bizim ve ülkemizin dikkatini asıl hedeflerimizden uzaklaştırmak gayesiyle ortaya sürüldüğünün farkındayız. Türkiye’nin son sekiz yıldır yaşadığı her hadise bu sinsi oyunun parçasıdır. Hiçbiri kendi dinamiklerimizin tabii ürünü olmayan saldırının hepsinin üstesinden şimdiye kadar gelmeyi başardık. Son dönemde gerçekte ne olduğu, nasıl olduğu gayet iyi bilinen kimi konular üzerinden başlatılan kampanyaları da bu sürecin yeni dalgası olarak görüyoruz. Özellikle CHP, Türkiye karşıtı her senaryonun içerisinde yer alarak, yalan, yanlış ve iftira ürünü iddiaları sürekli tekrarlamak suretiyle kendisine yeni bir misyon oluşturmaktadır. Geçmişte bu parti asla tasvip etmesek de kendince bir duruşa sahiptir. Bugün CHP kime ne duymak istiyorsa onu söyleyen, seviyesizliği, değersizliği, lümpenliği siyasetinin merkezi haline yerleştirmiş yapı haline dönüşmüştür.”

Özetle Erdoğan şunları iddia ediyor: “Gâvurlar” (yani “inançsız Hristiyan Batılılar”) Türkiye’nin düşmanıdır. Bu Batı, Türkiye’de Erdoğan’ın muhaliflerine “kılıç” vermekte, yani Erdoğan’ın zararına olacak malzemeler sunmakta, o muhalifler de Batı’nın maşası olarak “yerli-milli” lider olan Erdoğan’a karşı mücadele etmektedir. Kısacası, Erdoğan milletini temsil eden yegâne lider olduğu için, muhalefet de aslında karşısına milleti almış durumdadır. Erdoğan bu muhaliflere “proje” diyor. Bunlar Türk cumhurbaşkanına göre kimin projesidir? Elbette Türk ve Türkiye düşmanı olarak gösterdiği “gâvurların”.

Erdoğan’ın “gâvur” (İngilizce: infidel) kelimesini seçmesinin tesadüf olduğu düşünülemez. Ortadoğu’daki birçok İslamcı ve cihatçı grup, tabanını “davalarına” motive etmek için bu İslami kavramı kullanır. Bu kavram, İslami gaza ve cihat kurumlarına atıfta bulunuyor, Batı’nın karşısında olan bir liderlik etrafında “Müslümanları” birleştirme gibi kutsal bir amaç vurguluyor. Elbette hem Türkiye dışındaki, hem de Türkiye’de, Erdoğan’ın emrindeki İslamcılar, Batı’ya gavur ya da inançsız derken, bunu bir siyasal kaldıraç olarak kullanıyor. Radikalleştirdikleri tabanın desteğini garanti altına almaya gayret ediyor. Batı’yı bir “öteki” haline getirerek, kendi hitap ettiği radikalize olmuş kitleyi kendi kontrolü ve siyasi tekeli altına almaya çalışıyor.

Dahası, gâvur ve inançsızlık vurgusuyla, İslamcılar kendi ülkelerindeki İslamcı olmayan partileri ve siyasi hareketlerin kredilerini azaltmaya çalışıyor. Özellikle seküler-laik siyasal partiler ve hareketleri, Batı uşağı, Batılıların emrinde, yerli-milli olmayan satılmış siyasi maşalar olarak sergilemeye çalışıyor. Ne diyordu Erdoğan muhalefet için? “Gâvurun kılıcını sallayan”, “proje ürünü”, “sinsi oyunun” parçaları!

Erdoğan aynı konuşmada Türkiye dışındaki Türk diasporasına da mesajlar yolluyor. Ve Batılı ülkeleri bu diaspora vasıtasıyla tehdit ediyor: “Son dönemde vahim boyutlara ulaşan İslam düşmanlığı ve yabancı karşıtlığı bu hazımsızlığı tezahürlerinden biridir. İslam düşmanlığı batılı siyasetçilerin başarısızlığı örtmek için kullandıkları yöntem olmuştur. Avrupalı Türkleri hâlâ 1960’ların dar kalıplarına sıkıştırmaya çalışanlar, diaspora gerçeğini kabullenmek istemiyorlar. İslam düşmanlığı bu hazımsızlığın birisidir. İslam modelleri de bu hastalıklı bakış açısının yansımalarından biridir. İslam düşmanlığı batılı siyasetçilerin başarılarını örtmek için istismar aracına dönüşmüştür. Dış politikada başarısızlığa uğrayan, içeride sıkışan siyasetçiler bu kifayetsizliklerini şahsıma ve Müslümanlara saldırarak kamufle etme çabasındadır. Birkaç gündür süren tartışmalar bunun örneğidir.”

Erdoğan’ın mesajları gayet net! Erdoğan’a göre Batı İslam düşmanıdır. Batı dış politikada sıkıştıkça, Erdoğan’a ve Batı’da yaşayan Müslümanlara saldırmaktadır. Yani Erdoğan eşittir Batı’da yaşayan Müslüman diasporası. Artı, Erdoğan’a göre Batı, İslam ve Müslüman düşmanlığını gayet sistematik ve bilinçli bir stratejinin ürünü olarak yapmaktadır. Dahası, Erdoğan bunları “fark eden” Müslüman liderdir. Tıpkı bir “halife” gibi, Müslümanların hamisi bir güçlü lideri oynamaktadır. Bu sayede içeride imajını tazelemeye çalışmakta, “Bakın biz ilerledikçe ve güçlendikçe Batı bize daha fazla saldırıyor” demeye getirmektedir. İlerlemeye örnek olarak da, Alman bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci’yi veriyor! Sanki Şahin-Türeci çifti Kovid-19 aşısını Türkiye’de, Türkiye’nin üniversitelerinde ve laboratuarlarında, Türk devletinin sağladığı olanaklarla geliştirdiler! Muhtemelen Şahin ve Türeci, Türkiye’de yaşıyor olsalar KHK ile üniversiteden atılmış, soysal soykırıma uğramış olurlardı. Dahası, zaten aldıkları eğitim Türkiye’de olsa, muhtemelen o aşıyı geliştirebilecek bilimsel altyapıyı edinemezlerdi. Bunun dışında, Alevi olduklarından dolayı çok büyük olasılıkla “müspet insan” olarak kategorize edilmeyip, daha asistanlık sınavı aşamasında akademik kariyerlerine veda ederlerdi. Tabi İslamcı Erdoğan için bunların hiçbir önemi yok. Ona göre Prof. Şahin ve Dr. Türeci, “kötü Batılıların” “kötü ülkelerinden birinde” ayrımcılığa uğratılarak ve gettoda bu aşıyı geliştirdiler!

Neyse ki Türk devletinin reis lakaplı otokratı tabanına damardan verdiği bu muhteşem İslamcı retorikten sonra, bizleri 20 yıla yakın süredir yönettiği ülkesinin acı gerçekleri ile yüzyüze bırakıyor ve beni de yazımı bitirme derdinden kurtarıyor: “Depolarda kalan patates soğanları alıp Ramazan öncesinde dağıtmayı kararlaştırdık. 1 milyon 200 bin ton patates ve 300 bin ton soğan. Devlet olarak alalım ve hibe olarak vatandaşlara dağıtalım. Pirinci de TMO’ya talimatı verdik, çiftçilerden alıp silolarda stoklayıp uygun fiyata alımını yapıp Ramazan öncesinde çiftçilerimiz yola devam etsinler. Ramazan öncesi 81 il valilikleri vasıtasıyla bu konuyu yakından takip edip üreticileri sıkıntıdan kurtaracağız. Bu haberin duyulmasının ardından çiftçilerden çok sayıda samimi teşekkür mesajı aldık.” Siz söyleyin şimdi: Bu yazıya “gâvurun kılıcı” naralarının peşi sıra, “garip-gurebaya Ramazan için patates-soğan dağıtan devlet” muhabbetine giren reisten daha açıklayıcı, gerçekçi ve dahi dramatik  – yani ideal! – bir sonuç paragrafı yazılabilir miydi?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin