Gaspçı rejim

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN 

Kötü muamelenin organize şekli olan bir yapı, kendisini devlet zannetmemizi istiyor. Kurallardan ve normlardan kopuk, kötünün ve kötülüğün temsilcisi, hatta bizzat kendisi olduğunu artık saklamaya bile gerek duymayan bir aygıt oldu, Türkiye devleti. Kendi varlığının dayandığı temelleri ihlal ediyor.

Dünyada mülkiyet hakkının korunmasıyla uygarlık düzeyi arasında korelasyon vardır. Mülkiyet hakkının en somut biçimde formüle edildiği ilk belge, modern insan haklarının dayandığı en eski yazılı metin olan 1215 tarihli Magna Carta belgesidir. Buna göre mülkiyet hakkı kralın iradesinden bağımsız olarak temel bir insan hakkı olarak formüle edilmiştir. Bu belge, 1689 tarihli İngiliz Haklar Beyannamesi’ne kadar mülkiyet hakkını devletin temel taşlarından biri olarak korumuştur.

Bu iki belgede de dikkati çeken nokta, mülkiyet hakkının salt retorik olarak değil, bizzat yürütmenin yetkilerini sınırlandırılarak garanti altına alınmasıdır. Bir diğeri Amerikan Devrimi sırasında yayınlanan 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirgesidir. Bu temel insan hakları alanında en eski dokümanlardan biri olan bildirgeye göre insanların bazı hakları ve özgürlükleri vardır. Bu hakların en başında da mülkiyet hakkı gelmektedir. Yine 1789’da Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’nde de doğal, devredilemez ve vazgeçilemez bazı insan haklarından bahsedilmiştir. Aynı Virginia Bildirgesi’nde olduğu gibi, bu bildirgede de mülkiyet hakkı en başta sayılan temel ve vazgeçilmez haklar arasındadır.

Liberalizmin en önemli fikir babalarından biri olan John Locke, devletin esas görevinin, en temel insan hakları olan yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarının korunması olduğunu söylüyor.

Türk devletleri içinde mülkiyet hakkından bahseden ilk belge, padişahın yetkilerini sınırlandıran 1839 tarihli Tanzimat fermanıdır. Fermana göre müsadere sistemi ortadan kaldırılır ve yerine Batıda olduğu şekliyle özel mülkiyet hakkı getirilir. Mülkiyet hakkı 1863’te Kanun-i Esasi ile beraber daha kesin bir biçimde anayasal güvenceye kavuşur. Görüldüğü üzere, mülkiyet hukukunun yerleşmesi bakımından İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 624 yıl fark vardır. Monarkların yetkilerinin kısıtlanması ve vatandaşların mülklerinin garanti altına alınması bakımından ışık yılı farktan söz ediyorum. İşin açıkçası, 1299 tarihinden Osmanlı Beyliği kurulduğunda, İngiltere’de 84 yıldır özel mülkiyet hukuku yerleşmişti!

Türkler, özel mülkiyeti henüz idrak edememiş bir toplumdur. Oysa 1982 anayasası 35. madde mülkiyet hakkını garanti altına almakta. Sorunumuz birçok alanda olduğu gibi, özel mülkiyet alanında da salt anayasa veya kanunlarla sınırlı değil. Esas problem uygulamadır. Devlet denince Türkiye’de anlaşılan mevhum ile dünyada bugün genel olarak kabul edilen devlet konsepti birbiriyle aynı değildir. Türk devlet geleneği, gücü sınırlandırılmamış, diğer bir ifadeyle istediği zaman kanunları rafa kaldıran ve “istisnalar yapan” bir anlayışa sahiptir. İşine gelmediği durumlarda özel mülkiyet hakkını yok sayan bir anlayıştan bahsediyorum.

Osmanlı-Türk geleneğinde padişahın “kul” olarak gördüğü tabası, padişaha şart koşabilecek seviyeye ancak 19. yüzyılda gelebildi. Bu konudaki ilerleme de görecelidir aslında. Çünkü bilindiği üzere gerek Tanzimat, gerekse de Meşrutiyet bir türlü istenen “hukuk devletini” sağlayamadı. Verilen “tavizler” hep yabancı güçlerin karşısında yaşanan “mağlubiyetler” sonucunda gerçekleşti. Bireyler, yazılı olmayan gelenek hukukuna göre yaşamayı sürdürdü. Ezik, kul, pasif, başı önde, devleti putlaştırmış bir tebaa hep ezici çoğunluğu oluşturdu. Oysa Batı’da bireyleşme ve birey hakları toplumsal düzeyde sürekli ilerledi.

Devletin özel mülkiyeti korumakla görevli olduğu bir devlet konseptiyle, vatandaşını kul olarak gören devlet konsepti arasındaki çatışmayı yaşıyoruz. Fiziken 2020 yılında olan Türkiye, esasında kendi gelenekleri perspektifinden bakıldığında hala 624 yıl geridedir! Can Dündar’ın ve onun gibi on binlerce rejim mağdurunun malına çöreklenen hadsiz ve kanunsuz şebeke, bu hesaba göre 1396 yılındaki mülkiyet hakkı standartlarına göre değerlendirilmelidir. Şok olmayın. 1215 Magna Carta ile sağlanan mülkiyet hakkı, Osmanlı’ya 1839’da geldi dedik. Arada işte 624 yıl fark var! 2020’den bu farkı çıkardığınızda, takviminizi birazcık (!) geriye götürmeniz gerekiyor.

Üzücü bu yazdıklarım. Ama üzücü olan esasında benim bunları yazmam olmamalı. Esas üzülmeniz gereken, Türk devletinin niçin aradaki 624 yılı bir türlü kapatamadığı olmalıdır. Bunun nedeni, tarihte bu konuları hiç ele almamış olmamız olmasın?

Çünkü Türkler tarihte sürekli savaşları ve fetihleri öğreniyor. O savaşların ve fetihlerin esasında ne olduklarını incelemek işlerine gelmiyor. Savaş ve fetihler, yağma, ganimet, gasp, tecavüz, vandalizm, bir ailenin, Osmanoğulları’nın “mülkünü genişletti”. Onun “kulları” bu iş için çalıştı durdu. Mutlak monarşi bir türlü daha sivil bir hale dönüşemedi.

Devlet ile ilgili bütün mitler bu basit döngüye demirli işte. Bu devletten insan hakları çıkmaz. Çünkü bilinçaltında Türkler hala kuldur. Kulluktan çıkıp vatandaş olduğunu zannedenler de başka bir mitolojik devlete tapıyor. Bu anlayışta devlet her şeyin başındadır. Bireyler ise kolektifin parçalarıdır.

Bireyin farklılığı ve otonomisi her zaman zararlı görüldü. Kemalizm ile 1299’da kurulan yeni yerleşik hayata geçen Beylik kurucuları arasındaki paralellik budur. Topluluktan alınan güçle, bireyin haklarının gaspı işte bu zihniyette normal addediliyor. Bireyler bu devletin “kullarıdır”. Oyunu bu devletin kuralarına göre oynayan kullar, makbul oldukları oranda “vatandaş” olarak kabul görür. Oyunun kuralarının dışına çıkan, eleştiren, farklı olan, düşünen, dönüştürmek isteyen bireyler, toplumdan tecrit edilir, hapse atılır, ailelerinden bile intikam alınır ve elbette onların mülkleri de gasp edilir!

Mülk gaspı, var oluşa indirilen büyük bir darbedir aslında. Bir tür “ibret-i âlem” cezadır. Diğerlerine de ciddi bir uyarıdır. Herkese parya olduğunun, kul olduğunun hatırlatılmasıdır. Devletin kendisini gerçek manada deşifre etmesidir. Yüzünü maskelemiş olan canavar Leviathan’ın gerçek yüzünü göstermesidir.

Bin yıldır bunun pratiğini yapan bir devletin bu konuda çok deneyimli olduğunu belirtmeme sanırım gerek yok. Bazılarının son yıllarda ortaya çıkan bir vaka sandığı mala çökme olayı, esasında Türklerin çok deneyimli oldukları bir alandır. 1071’den bu yana ötekilerin malını kendisine reva gören ve acımasızca örgütlü şekilde gasp eden bir zihniyet, başında bunu sağlayan “devlete” toz kondurmaz. En son örneklerini 1915 Ermeni Soykırımı, 1920’lerdeki Rum katliamları, Dersim, Varlık Vergisi ve 6/7 Eylül, 1980’lerden sonra Kürtlerin köy ve kentlerinin boşaltılması gibi örneklerde gördüğümüz gaspçı devlet, şimdilerde önceden görece makbul vatandaş olanların canını yakmaya başlayınca bunun sıradışı, istisnai bir dönem olduğu yönünde bir değerlendirme ortaya çıktı. Özellikle Kemalo-sol çevreler, devletin bu tutumuna çok şaşırıyor. Oysa tarih ortada! İsteyen Ermenilerden “boşalan” (!) mülkleri kimin yağmaladığını bir araştırıversin!

Devlete karşı kendinizi korumanızın en başta gelen garantisi, devletin özellikle özel mülk konusundaki yetkilerinin kısıtlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle, vatandaşın özel mülkiyet hakkının devletçe gasp edilmesinin engellenmesidir. Bunun olmadığı yerde uygarlıktan söz etmek mümkün değildir. Bu uygarlık seviyesinin tutturulması için bir iki iyi sultanın veya halifenin özel mülke “cevaz vermesi” veya saygı göstermesi yetmez. Kurumsallaşmamış, kanuna ve yaptırıma dayalı olmayan şifahi “izinler” ile özel mülkiyet “hakkı” arasında ciddi bir fark vardır. Anayasasında yazan hakkı tanımayan bir devletten bahsediyoruz! Yani mafyalaşmış, kanunun dışına çıkmayı hak gören bir zihniyet!

Can Dündar’ın veya onun gibi on binlerce “rejim ötekisinin” başına gelenlerin uygarlıkla ilintili en bariz bağlamı, mülkiyet haklarının çiğnenmesidir. Modernleşmenin devlet eliyle yapılması denemesinin Türkiye’de neden başarısız olduğunun önemli göstergelerinden biridir bu istisnaici, kendi yasasını ve anayasasını kale almayan “devlet” konsepti. Aradaki 624 yıllık farkın sancılarını çekiyor Türkiye toplumu. 1299’da kurduğu devletle övünürken, 1215’te monarşinin mutlak yetkilerini sınırlandıran uygarlaşma merhalesini gözden kaçırıyor. Uygarlıkla alakalı bir soruna politik çözüm bulmak zordur

5 YORUMLAR

  1. Ah. Kölelik, özel mülkiyet, mal-can-kul hakki dokunulmazligi Islamla koruma altina alinmis. Bunun icin Batiya gerek yok. Islamdaki Kul hakki,hakkiyla uygulansa, Kanun olarak hepsini gecer bu dediklerinizin. Mesele uygulama ve bunlarin hayata gecirilmesi. Hayvan ve Cevre hakklari hakeza. Osmanli sefer icin gectigi yerden bile agactan aldigi elmanin parasini orda birakmistir. A ya B ye son 100-150 yila bakip Tarihe tavir almak Ahmakliktir!!!!

  2. Bireysellik, bireysel haklarin korunmasi, iyilestirilmesi manasinda ise ve Tatli Rekabet acisindan iyidir, Kisisel inkisaflarin ortaya cikmasi icin iyidir. Yoksa bireysellik, sosyallesememe, vicdansizlik, egoizim, tiranizim, piskoljik olarak narsizim olarak, baskalarini asagi görme, Kibir e giden bir yoldur ve bugünki Dünyanin icinde bulundugu durumdur!!!!!!!!!!!!

  3. Bu devir tam olarak ozel mulkiyet donemi degildir mulkiyet edinmenin onu acilmis gibidir ama bu tuzaktır hersey borcla aslında aldatılan kitlelerce aldatan borc verene mal yıgıverme onun mulk edinmesine calisma donemidir. Evet insanlıgın medeniyet yuruyusunde esaret bitmis gibi gorunuyor , ama bu defa insanlar nefsin esaretine dusurulup nefsin heva hevesin cektirmesi borcun kamcılaması arasında yuruttukleri medeniyetimsi ( mimsiz medeniyet ) seyde borc cevirme ırgatına donustu, bediuzzamana gore insanlık esir olmak istemedigi gibi ecirlik te olmak istemez. Gercek medeniyet allah terbiyesini kazanmış insanlarla kurulacaktır. Bu gaspların bu zulumlerin sebebi bunun ortaya cıkmaması icindir. Ama allah nurunu tamamlayacak

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin