Für Elise: Bazı hazineler keşfedilmeyi bekler

YORUM | HAKAN YEŞİLOVA 

Fidanı dikip meyvesini yiyememek… Tohumu saçıp yeşerdiğini göremeden çekip gitmek… Tarlayı ekip biçmek, ama mahsulünü başkasına bırakmak… Yıllarca dirsek çürütüp bir roman yazmak, ama eline almak nasip olmamak… Aylarca doğum sancısı çekmek, ama hamlini vaz’ ederken son nefesini vermek… Ya da bestesini bir kâğıt parçasına yazıp, kimin ve ne zaman sahneleyeceğini umursamadan çekmeceye bırakıp gitmek…

***

Hababam Sınıfı’nın hafızalara kazınmış en meşhur sahnelerinden bir tanesi okulun müstahdemi Hafize Ana’nın (Adile Naşit) elinde salladığı zille dersin başladığını haber verdiği sahnedir. Hafize Ana’nın bütün sevimliliği ve enerjisi o zille birlikte seyircilere de sirayet eder adeta. Günümüzde bu çan şeklindeki ziller artık pek yok. Bu zillerin yerini önce 90larda elektrikli ziller, daha sonra ise batı klasik müziğinin başyapıtları almıştı. Ses sisteminin, hoparlörlerin ve okul mimarisinin müsaade ettiği kadar algılayabildiğimiz ve okul binalarından sokaklara taşan bu müzik çeşitlerinden tam olarak kaç tane vardı bilemiyorum, ama bunlardan bir tanesi melodisini duyunca hepimizin tanıdığı, ismini ve kime ait olduğunu ise çok azımızın bildiği Für Elise idi.

Klasik müzik tarihinin dâhilerinden olan Beethoven’un bu şaheserinin varlığı, ölümünden (1827) çok sonra keşfedilmiş ve ilk kez icra edilmesi için üzerinden tam kırk yıl (1867) geçmesi gerekmişti. Müzik ve sanatta romantizm rüzgarlarının estiği bir döneme ait olan bu parçayı Beethoven ilk kez 1810’da kaleme almış, ama sonra adeta nadasa bırakmış. Tam on iki yıl sonra biraz revize etmiş, ama tekrar çıkardığı çekmecesine koymuş. Birkaç yıl sonra da vefat edince bu beste yıllarca orada beklemiş durmuş.

Beethoven, yaşasaydı bile ilk emarelerini 28 yaşındayken hissettiren işitme rahatsızlığının kısa bir süre sonra had safhaya varmış olmasından dolayı birçok bestesiyle birlikte Für Elise’i de muhtemelen dinleyemeyecekti.

Für Elise “Elise için” anlamına geliyor. Değişik tahminler olsa da Elise’in kim olduğu, Beethoven’ın bu besteyi hangi sevdalısına ithaf ettiği ise bilinmiyor.

Velud bir hayatın enfes bir meyvesi, hususi bir ilhamın neticesi, nadasın hakkını vermiş bir mahsulü, azim bir gayretin çekmede keşfi bekleyen kompakt bir yekûnu…

Tarihte buna benzer örnekler az değil, onlardan alınacak dersler de…

***

Efendimiz (sas) ruhunun ufkuna yürüdüğünde mesajının kabul edildiği tek toprak parçası Arap yarımadasıydı. O (sas) tebliğ vazifesini bihakkın yerine getirmiş, Heraklius’a, Pers kralına ve daha nicelerine elçiler ve mektuplar göndermişti. Necaşi iman etmiş ama ilan edememiş, Heraklius meyleder gibi olmuş ama çevresinin baskısına boyun eğmiş, Pers kralı ise mübarek mektubu yırtıp atmıştı. İslam, en büyük temsilcisinin yaşadığı dönem içerisinde sadece Arap yarımadasında kabul görmüştü. Dünyanın geri kalanının ancak bir kısmına mesaj ulaşmış, birçoğu ise henüz duymamıştı bile. Avrupa’ya, Asya steplerine, Sahara altı Afrika’sına hatta Avrupa’ya dahi ulaşılabilmiş değildi. O tarihler itibarıyla henüz keşfedilmemiş olan Amerika ve Avustralya gibi yerlerdeki yerli toplulukların son vahiyden haberdar olmaları ancak asırlar sonra mümkün olabilecekti.

Şöyle düşünelim: Allah’ın yeryüzüne gönderdiği Habib-i Zişan’ı, son peygamberi Efendimiz (sas) dünyaya teşrif etmiş, ancak dünyanın büyük bir kesimine haberi ulaşmadan Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş. Elbette ki 23 yıllık risalet vazifesi sonunda vahşet içindeki bir toplumdan Ashab-ı Kiram gibi bir neslin yetişmesine ve kısa bir süre sonra bilinen dünyanın neredeyse yarısına hükmedecek bir medeniyetin doğmasına vesile olmuştu ki fevkalade vasıfları ve başarılarından dolayı Michael H. Hart gibi insaflı düşünürler onu tarihteki en etkili insanlar arasında layık olduğu yere, listenin en başına, koymuşlardır.

Bütün bir kevnü mekânın uğruna var edildiği, yaratılmışların ilki ve varlık ağacının biricik bir meyvesi hayatta ve insanların içinde, fakat dünyanın büyük bir kısmının bundan haberi yok.

***

Acizane, bunun çok ibretlik bir tablo olduğunu düşünüyorum. Bilhassa hayatını yüksek ideallere adamış gönüllülerin buradan çıkaracağı büyük dersler var.

Kıymeti bugün bilinmese de, şartlar elvermese de, artık işitecek bir kulağımız, görecek bir gözümüz olmasa da, bu diyarlardan ayrılmış, hatta bu dünyadan göçmüş bile olsak, sevdamızın kim ya da ne olduğunu kimse anlamasa bile, besteleri yazmaya, projeleri hazırlayıp bir çekmeceye emanet etmeye, tohumları saçıp nadasa yatırmaya devam etmek lazım. Bir gün o çekmeceyi açacak bir Ludwig Nohl muhakkak çıkacaktır. Aradan kırk yıl da geçse, asırlar da geçse mağaraya sığınanlar uyanır, o çekmece açılır, bir de bakarsınız her yerde sizin besteleriniz yankılanır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin