Federalizmi tartışmak

YORUM  | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de en az tartışılan kavramların başında federalizm geliyor. Çünkü 1920’de fiilen sonlanan Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kurulan cumhuriyet, üniter bir devlet olarak doğdu. Oysa 1919’da başlayan Milli Mücadele’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlenmeleri çerçevesinde Türkler dışındaki Müslüman ahali de kapsanmaya çalışıldı. Kürtler bu mücadelede sayıca Türklerden sonra en fazla öne çıkan gruptu. Bu doğaldı, zira Anadolu nüfusunun önemli bir yüzdesini Kürtler oluşturuyordu. Özellikle bugünkü Türkiye topraklarının güneydoğusunda sayıca çoğunluktaydılar. Osmanlı döneminde Müslüman ahali temelinde herkesin eşit statüde olduğu dikkate alınırsa, Milli Mücadele yıllarında Türkler ve Kürtler algı evrenlerinde birbirlerini eş statüde kabullendiler. Fakat Türkler her zaman kendilerini devletin doğal isim verici unsuru ve yöneticisi olarak algıladı. Bu algı on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri yanında doğan ve serpilen Türk nasyonalizmi nedeniyle yerleşti. Bu ideoloji yirminci yüzyıl başında devlette dominant hale geldi. Böylece Türkçülük ve Türklük üzerine tarihin bir yeniden okuması yapıldı. Artık her şey Türk’tü. Buna Kürtler de dâhildi!

Türkler bu fikri çok çabuk ve kolay benimsese de, Kürtler bu endoktrine edilen yeni kimlikle bir türlü barışmadı. Milli Mücadele’yi Türklerle beraber yapıp, sonra devleti onlara teslim etmiş olmak konusu hep bir yara olarak kalacaktı. Türkler Kürtleri kendi hükümranlıklarını sorgulamadıkları müddetçe bir kardeş olarak gördü. Bu “kardeşlik” Rusların kendilerini Rus olmayan halkların ağabeyi gibi görmelerine benziyordu. Cumhuriyet etnisite arkeolojisi yapmasa da, 1930’lu yıllarda beyaz ırktan dünyaya öncü uygarlık taşıyıcısı olan Türk imajı, ırkçı değil demek için epey bir Kemalist formasyondan geçmiş olmak gerekliydi. Bu ise Kemalist eğitim sisteminde mebzul miktarda vardı zaten. Kısacası giderek bir kült haline gelen Türk devleti, hep Türklerin devleti oldu. Türkler, diğer halklarla bu devleti paylaşmaya hazırdılar. Yeter ki diğer halklar – en başta da sayıca azımsanmayacak oranda olan ve bir bölgede nüfus yoğunluğu bulunan Kürtler – bu dominant Türk pozisyonunu sorgulamadan kabul etsinlerdi! Kendisini Türk olarak kabul etmek ne büyük “mutluluktu” zaten!

Federalizm devamlı Kürdofobi ile beraber ele alındı. Kürtlerin “toprak kopartacağı” yönünde korkular, Türkleri ademi merkeziyetçi tüm kamu yönetimi anlayışlarından özü gibi korkuttu. Bu korku baskıya ve şiddete evrildi. Kürtlerin varlığı reddedildi, dilleri yok sayıldı, yerleşim yerlerinin adları Türkçeleştirildi. Evlatlarına Kürt adı vermelerine engel olundu. Kürtlerin müziği ve folklorü Türk müzik ve folklorüne eklemlendi, üzeri başarıyla örtüldü. Tarih Türk tarihi olarak okunurken, bilhassa Kürtlerin tarihi – Ermenilerinkiyle ve Rumlarınkiyle beraber – atlandı. Federalizmin devleti öncelemeyen, yerel yönetimleri güçlendiren ve daha fazla temsil sağlayan yönü, bu Türk emperyal ve faşizan milliyetçiliği ile çelişmekteydi çünkü. Türkler, devletin merkezi olmasının, onun kendilerinin olarak muhafaza edilmesinde kilit önemde olduğunun farkındaydılar. Bu güçlü devleti gerektirmekteydi. Devletin gücü kime karşıydı? Bireye ve bireyin otonomisine karşı! Bu pro-faşizan bir devlet olacaktı. Öyle de oldu. Bu devlet farklı düşünenler için olduğu kadar, farklı kökenden olanlar için de çok ciddi varoluşsal zorlukları beraberinde getiriyordu. Üniter devlet, daima devleti önceleyen, devlete ideolojik bir giysiyle donatan, tektipleştiren, homo-respublicus (cumhuriyetin ideal vatandaşı) yaratmaya temayüllü, “Türk ol kurtul” yaklaşımının ajanı olan, okullarında bunu öğreten bir kurumdu.

Türkler devletlerinin bu üniter yapısından şikâyetçi olmadı. Federal Türkiye’nin bölüneceği, kaosa neden olacağı, federalizmin daha “ileri” toplumlara uygun bir yönetim biçimi olduğu, Ortadoğu’da bu sistemin iç savaşa yol açacağı gibi ön kabulleri sorgulamadan kabullendiler. O merkezi devletin kendi özgürlüklerini tehdit ettiği durumlarda dahi, onun üniter yapısını sorgulamadılar. O üniter yapının arkeolojisini yapabilmiş olsalardı eğer, aslında devlet mitinin ve devlet fetişizminin o üniter yapı olmaksızın var olamayacağını da görürlerdi. Olmadı. Görmediler. Daha doğrusu görmek işlerine gelmedi.

Resmi tarih, hep Türk devleti üzerinden okuma yaptı, bunu yeni nesillere böyle öğretti. Buna göre, devlet hep küçülüyordu. Devlet parçalanmak isteniyordu. Devletten parçalar kopuyordu. Devlette daha fazla hakka sahip olan her azınlık kendi kaderini tayin istiyordu. Hepsinin amacı bağımsız olmaktı. Türkiye bu paranoyayı Sèvres Antlaşması’nda test etti ve nihai kararını verdi. Devletin bütün kalması en önemli erekti. Bundan daha kutsal, daha önemli, daha değerli bir çıkar olamazdı. Lausanne Antlaşması ile bu tescillendi. Üniter devlet, yaşayabilecek tek devlet formuydu. Bu Kürtler ve diğer azınlıklar için ürkütücüydü. Ama yeni statüko bu oldu. Ve bu üniter devletin ceberut uygulamaları, sesini çıkartmaya başlayanı öyle bir ezdi ki, bu herkese ders oldu. Dersim’de olanlar unutulmadı. Türkiye siyasetinde etnik ve bölgesel bir talep, daima bölücülükle eş tutuldu. PKK’yı doğuran asıl sebep, Türkiye siyasetinin Kürt hakları konusunda hiçbir açık kapı bırakmamış olmasıydı.

Ahmet Altan’ın dediği gibi, eğer devlerin adı Türkiye değil de Kürdistan olsaydı, Türklere “ne mutlu Kürdüm diyene” opsiyonu sunulsaydı, Türklerin oğullarına ve kızlarına Kürt ismi vermeleri talep edilseydi, okullarda Türk çocuklarının Kürtçe eğitim alması söz konusu olsaydı, soruyorum, Türkler bu durumdan memnun olur muydu? “Olsun, bunu kabul edelim çünkü eğer kabul etmezsek bu bölünüp parçalanmaya neden olur!” mu derlerdi? Dürüstçe bu sorulara yanıt vermeden demokrat olamayacaksınız.

Bazıları barbar ırkçı milliyetçilik kanlarına işlemiş zannediyor. Oysa sosyal evren, fiziki evren gibi “verili gerçekleri” incelemez. Sosyal evrende her şey insanlar tarafından var edilir, onlar tarafından tasarlanır, kurgulanır, inşa olur. Yani ırkçılık kanlarınızda değil. Hayal kırıklığına neden olmak istemem ama kanın görevi vücudunuza oksijen taşımaktan ibaret. Fakat sosyalizasyon sürecinizde yoğun bir milliyetçiliğe maruz kaldığınız bir gerçek. Bu toksik bir siyasi ortamın ana nedeni. Federal bir devletle aranızdaki en büyük engel, bu zihin haritanız. Bu haritayı yırtmanın zamanı geldiği kanısındayım. Çünkü federalizm ademi merkeziyetçiliği güçlendirecek, devleti ufaltacak, yerel yönetimleri güçlendirerek sizin siyasi karar alma süreçlerinde daha fazla rol oynamanıza olanak verecek yegane politik sistemdir. Demokrasinin ve insan haklarının üniter devlet tarafından nasıl gasp edildiğini görmüyor musunuz? Oysa federal devletlerde tek bir merkezin yetki gaspı yapıp hakka hukuka müdahale etme olanağı üniter devletlere göre çok daha azdır. Bu üniter devlet, etnik ve bireysel farklılıklara ister istemez daha toleranslı bir devlet demektir.

Federalizmi tartışmadan hukuk devletinde, insan haklarında, azınlık haklarında, kontrol edilebilir sınırlı hükümette, açık toplumda ilerleme kat edemezsiniz.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin