Eylül’ün çocukları

YORUM | YUSUF ÜNAL

Altın sarısı renkleri, ince ince esen rüzgârı, telaşlı bulutları, bal tadındaki kavunları, şerbet gibi üzümleriyle ne güzel mevsimdir eylül. Kavurucu yazdan sonra, bir serinliğin içinde kaybolur insan o gelince. Onu tek başına bir mevsim olarak kabul etmemiz gerektiğini ileri sürenler varmış, hak veriyorum. Mayıs ve nisanla birlikte sanırım, bizim iklimlerin en sevilen ayıdır o.

“Eylül” kelimesi Süryanice, “aylul”den gelmekteymiş; üzüm ayı demekmiş. Ne hoş ne lâtif bir kullanım. Doğrudur, üzümler eylülde gelin olur. Gözlerimin önüne sarı, siyah, mor, kızıl, beyaz renkleriyle hevenk hevenk, tül tül gelinlikler, sevinç salkımları dökülüyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Sonra bağlarda hayali bir gezintiye çıkıyorum. Neler yok ki oralarda; pembe Gemre, siyah Gemre, Trakya ilkeren, Yalova incisi, Bornova misketi, Hamburg misketi, sultanî çekirdeksiz, Besni, balbal, beyazhevenk, beylerce, çavuş, Erenköy beyazı, hafızali, hatunparmağı, ipek, müşküle, tilkikuyruğu, Adana karası, irikara, horozkarası, ekşikara, gül üzümü, keçimemesi, kış kırmızısı, akdimrit, karadimrit, Burdur dimriti, Kıbrıs üzümü, izebella, victorya, tahannebi, rumi, razakı, parmak, muhammediye, ketengömlek, dımışkı, atasarısı, Amasya, öküzgözü, papazkarası, zindanfel, Anadolu yapıncağı, dökülgen, Hasandede, kabarcık, narince, yumurta, ada karası, boğazkere, Çal karası, Kalecik karası, kokulu siyah üzüm…

İşte bizim eylül, bunların hepsini yüklenip leyleği havada görmüş gibi Süryanice’den Arapçaya, Arapçadan Türkçeye bağları bahçeleri geze dolaşa gelmiş, dilimizin ortasına postu sermiş.

Kelimeler böyledir; coğrafyaları coğrafyalara, milletleri milletlere katar karıştırır.

Aslında bu katıp karıştırma işi kelimelere özgü değildir, belki evrenin işleyişi toptan böyledir. Orada her şey birbirine katılıp karışmıştır, saf ve katışıksız bir şeye rastlamak neredeyse mümkün değildir. En saf diyebileceğimiz su bile hidrojen ve oksijenin bileşiminden oluşur. Hidrojen ve oksijenin nelerden oluştuğunu ise varsın kimyacılar söylesin.

Sade kahve istediğinizde fincanda size gelen içeceğin içinde en az kahve ve su karışmış olur. Sudan söz ettik, kahvenin kendi içindeki karışımlara girmeyelim bile. Yahut sade bir pilav yemek isteseniz, tabağınızda en azından yağ, tuz, su, pirinç ve ateşin katılıp karılmış hali gelecektir. Tek tek saymanın lüzumu yok, bütün yiyeceklerin böyle olduğunu biliyoruz.

Bu mide dostlarını bir kenara bırakıp madenlere bakacak olsak, durum daha az karmaşık değildir. Toprak; katı, sıvı ve gaz halindeki pek çok maddenin bir araya geldiği bir yapıdır. Onun içinde neler neler olduğunu bir düşünün. Çürümüş canlı bedenleri, ağaç kabukları, granit, krom, alüminyum, demir, çinko.. çakıl, kum, kil, mil…

Toprak böyledir de hava farklı mıdır? O da azot ve oksijen başta olmak üzere hidrojen, helyum, argon, kripton, ksenon, neon gibi daha pek çok gazın karışımından meydana gelir.

Bir şeyi saflaştırmak, soyutlamak, onun dışındaki her şeyi dışarıda bırakmak mümkün müdür? Belki. Nitekim altın yüzde doksan dokuz oranında saflaştırılabiliyor. Ama bunun için çok zaman, emek, güç ve beceri gerekiyor.

Peki, bir şeyi saflaştırmak gerekli midir? Evrende işleyen düzene baktığımızda bunun pek lüzumlu olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü saf olmak, katışıksız olmak âlemde ender rastlanan, tam olarak bilemiyorum, belki hiç rastlanılmayan bir durumdur. Oranın düzeni, iç içe geçmiş, karılıp karıştırılmış bir hamur gibidir.

Canlıların beden yapısı kan, et, kemik; sert, yumuşak, katı, sıvı, uzun, kısa gibi pek çok yapının oluşturduğu bir bütündür. Cansızların durumu da farklı değildir. Bizde taşın bile suyu olduğundan ve onun sıkılabileceğinden söz eden bir deyim vardır, malum.

Bizler hayat sürdüğümüz evrenin birer üyesiyiz ve onda geçerli olan ilkeler bizim için de geçerlidir. Araştırmacılar insan genomuyla ağaç ve hayvan genomları arasındaki benzerliğin, yüzde doksandan fazla olduğunu söylüyorlar. Doğulu ve Batılı pek çok bilge, doğaya uygun davranmayı bir yaşam tarzı haline getirmeyi öğütlemişler. Stoa felsefesi; erdem doğaya uygun davranmak, doğanın yasasına boyun eğmektir diyor, mutluluğu bunda arıyor.

Mevlana’yı sema’ etmeye sevk eden düşüncelerden biri bu idi, evrenle bütünleşme arzusu. Rivayete göre Mevlana; bir atomlara bir galaksilere bakmış, hepsi dönmekteymiş. Bütün varlık hareket halindeymiş. Meleklerin Arş-ı A’zam’ın, Müslümanların Kâbe’nin etrafında aynı şekilde döndüklerini de hesaba katınca, büyükten küçüğe bütün mevcudat dönerken ben niye dönmeyeyim diyerek başlamış deveran etmeye. İşte buradan hareketle Mevlevilikte derviş, sema’ yaparken kâinattaki evrensel koroya katılmış, onun bir parçası olmuş olur. Zaten tasavvufî anlayışa göre insan küçük âlem, âlem büyük insan değil midir?

Bizim yapmamız gereken de böyle bir sema’dır şimdi. Zira artık dünya bir köy haline geldi. Saf kalayım, sade olayım, katışıksız durayım diyenlere göre değil buralar. Şimdi katılıp karışarak, imtizaç ederek ahenkli terkipler oluşturma, dünyalı olma, evrenin diğer parçalarına ayak uydurma zamanıdır. Tabi kendi özgünlüğünü yitirmeden. Direnmenin lüzumu yok, bütün üzümler bizim ve hepimiz eylülün çocuklarıyız…

Not: Sevgili okur: Bu yazı, Süreyya Yayınları tarafından yenice yayımlanan “Hengâme” adlı romanımdan alınmıştır. Kitapta roman kahramanlarından Selami’nin yazdığı bir deneme olarak yer almaktadır. Mevsim eylülken paylaşmak istedim, iyi okumalar…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin