Evvel zaman içinde, ülkelerden birinde

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellal iken, pire berber iken… Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok ama çok uzaklarda bir yerde, zamandan nefret eden insanların yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkenin insanları en çok değişmekten korkarlarmış. Zamanın ilerlemesi, her zaman değişikliklere gebe olduğundan, uzak diyarın insanları zamana karşı hep öfkeliymişler. Zamanın, iyi olan her şeyi kendilerinden alıp götürdüğüne inanıyorlarmış. Değişikliklerin hep olumsuzluklarla dolu olduğunu düşünüyor, daha doğrusu öyle düşünmeyi öğreniyorlarmış. Bu ülkede zamanı tersine çevirebilme yetisine sahip olmasalar da, geçmişte kalan ve hatta unutulan ya da unutulmaya yüz tutan şeylerin sözünü veren liderler, yazarlar, sanatçılar, düşünürler, bilim insanları, çok revaçtaymış. Eski şeyler söylemek, eskilerdeki gibi davranmak, eskiye özenmek, eskiyi yaşamak, o ülkenin insanlarını sanki zamanın içine hapsetmiş, hatta zamanı durdurmuş gibiymiş.

Zamanın saatlerden ve takvimlerden bağımsız olan bu durağanlığı, kimsenin dikkatini çekmezmiş. Bugüne dair olan sorunlarına hep geçmişten çözümler bulmaya çalışmak, geçmişte yaşamış liderlere özlem duymak, geçmişin şaşalı ve imrenilesi günlerini hayal etmek, çocuklarına geçmişin başarı öykülerini anlatmak, bu ülkenin insanlarını adeta bir zaman tünelinde yaşatırmış. Her türlü başarı yalnızca geçmişte olabileceğinden, o uzak ülkenin insanları, bugünkü başarılara da ancak ve ancak geçmişteki başarıların taklit edilmesiyle ulaşılabileceğine inanırlarmış. Geçmişteki başarılar ise fazla idealize edildiğinden, bugün asla o geçmişteki gibi başarılı olunamayacağı düşüncesi, tüm ülke tarafından kabul edilirmiş. Böylece sabah akşam, gün be gün, yıldan yıla geçmişteki başarılarını birbirlerine anlatır dururlarmış. Sonra da “İyi ki hiç değişmedik!” diye düşünür, içten içe sevinirlermiş.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Zamandan ve dolayısıyla değişmekten çok korkan insanların ülkesinde, herkes geçmişe öykünse de, herkesin imrendiği geçmiş, dönemsel olarak birbirinden farklıymış. İnsanlar, birbirlerinden öykündükleri geçmişlere göre ayrılmış durumdaymışlar. Kimi yüz yıl öncesini, kimi beş yüz yıl öncesini, kimi de bin yıl öncesini özlermiş. Aslında özledikleri şey yokmuş; çünkü kimse yüz, beş yüz yıl ya da bin yıl önce yaşamış olmadığından, yüz yıl, beş yüz yıl veya bin yıl öncesine göre bildikleri tek şey, kendilerine aktarılanlarmış.

Bu ülkenin insanları, başarıyı, sadece geçmişteki muhteşem günlerle ölçerlermiş. Bu yaşanıldığına inanılan muhteşem günler, hep başka birileriyle karşılaştırılarak anlam ifade ettiğinden, bu uzak ülkenin dışındaki başa ülkeleri tahayyül ederken, uzak ülkenin insanları o diğer ülkeleri ve insanlarını da geçmişlerinde var olduklarına inandıkları insanlarla kıyaslarlarmış. Tabi geçmişte hep onlardan daha iyi ve daha güçlü ve daha büyük olduklarından, sevinirlermiş. Diğer ülkelerin insanları zamana tutsak olmadıkları için, uzak ülkenin insanlarının iç dünyalarını hiç anlayamaz, neden böyle yaptıklarını açıklayamazlarmış.

Uzak ülkenin insanları her şeye karşın, başka diyarların insanlarının yaptığı uçaklara binerken, telefonları veya bilgisayarları kullanırken, arabalarıyla seyahat ederken ya da ilaçlarla tedavi olurken bile, daima kendilerinin daha iyi olduğuna inanırlarmış. Uzak ülkenin çocukları başka diyarların edindiği bilgileri okullarında kendi çocuklarına okuturlarken, tarih derslerinde yine o diğer ülkelerin insanlarına karşı kendi zaferlerini çocuklarına ezberletirlermiş.

Uzak ülkenin insanlarının bir bölümü, yüz yıl önce yaşayan yenilmez bir askeri kahraman ve devlet kurucusunu, diğer bir bölümü 500 yıl önceki muhteşem ve inanılmaz geniş toprakları olan bir imparatorluğu, bir diğer bölümü de 1000 yıl önce büyük bir medeniyet doğuran bir dinin altın çağını hayal edermiş. Ve hep o harika, güçlü, muhteşem günlere geri dönmeyi dilerlermiş. Fakat o günler nedense bir türlü hiç geri dönmezmiş. İşin ilginci, her biri farklı dönemleri idealize ettiklerinden, kendi aralarında hangi geçmişin daha ihtişamlı ve daha iyi bir geçmiş olduğu konusunda da hiç anlaşamazlarmış. Hepsinin ortak özelliği, bugüne odaklanmamaları, bugünün gereklerine verecek yanıtlarının olmamasıymış. Çünkü dedim ya, hepsi zamana sıkışmış, zaman tünelinde mahsur kalmış. Ve zamandan nefret ederlermiş. Dolayısıyla, bugün ne yapılırsa yapılsın, bugünün geçmişten iyi olamayacağına yürekten inanırlarmış. Bugünü geçmiş kadar ihtişamlı kılmak isteseler de, bunun ancak geçmişin tekrarıyla olabileceğine şartlandıklarından, geçmiş bir türlü tekrar edilemez, bugünler de dolayısıyla sönük kalırmış.

Bu uzaklardaki diyarın insanları, mutlu olmayı beceremezlermiş. Hayatın güzellikleri, mesela gündoğumları ve günbatımları, dolunaylı ve parlak yıldızlı geceler, sisli ormanlar veya sıcak ve güneşli yaz günleri geçer gidermiş. Ve onlar 100 yıl önceki lider gibi birinin gelip her şeyi eskisi gibi yapmasını, ya da 500 yıl önceki gibi dünyanın yarısını yönetmeyi, bilemediniz 1000 yıl önceki medeniyetin parlak günlerini hayal eder dururlarmış.

Bu hiç değişmek istemeyen insanların her biri, 100 yıl önceki, 500 yıl önceki, 1000 yıl önceki değerlerle bugünü anlamaya ve yaşamaya çabalarmış. İşin tuhafı, her şey çoktan değiştiğinden, düştükleri gülünç durumun farkına varmazlarmış. Ülkelerini kapalı bir kutu gibi, dünyadan koparıp, kafalarındaki karanlık zaman tüneline hapsettiklerinden, yaşadıkları ülkenin ne 100 yıl önceki, ne 500 yıl önceki, ne de 1000 yıl önceki ihtişamdan çok uzak olduğunu görürlermiş. Dahası, “Acaba o eski günler gerçekten mi iyiydi?” diye sormayı akıl edemediklerinden, o eski günler tekrar gelse bile gerçekten iyi mi olur, yoksa kötü mü, bilemezlermiş.

O eski günlerin iyi mi kötü mü oldukları bir yana, kimse bugünlere odaklanmadığından, bugünler gerçekten kötüymüş. Fakat o uzak ülkenin ahalisi, bu kötü günlerin, geçmişteki ihtişamlı günlerin tekrarı için ödenen bir bedel olduğuna inandırılmış. Çünkü bu şekilde acıları, yoksulluğu, umutsuzluğu, eşitsizliği ve tutsaklığı kabullenmek daha kolaymış. Oysa eski şeyler söylemek, eskilerdeki gibi davranmak, eskiye özenmek, eskiyi yaşamak değil de, bugünleri anlamak ve bugünleri şekillendirmek, o ülkenin insanlarını zamanın içine hapsolmuş olmaktan kurtarabilirmiş.

Zamanı ilerletmek mümkün mü? Geçmişten daha iyisini yapmak mümkün mü? Geçmişin hatalarından ders almak mümkün mü? Herkesin bugüne, elbirliği ile odaklanması mümkün mü? Doğan güneşten, sisli ormanlardan, dolunaylı ve yıldızlı gecelerden haz almak mümkün mü? Tekrar bir olmak mümkün mü? Yeni şeyler söylemek ve yeni şeyler yaşamak mümkün mü? Bugüne has başarı kıstasları bulmak ve onları çocuklarımıza öğretmek mümkün mü? Mutlu olmak, özgür olmak, güvende olmak mümkün mü? Barış mümkün mü? Geçmişi biraz unutmak mümkün mü?

“Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” demek mümkün mü?

2 YORUMLAR

  1. Ne varsa eskiye dair, geçmişte kaldi, simdi yeni seyler soyleme zamanı… Çerçeveletip asmak lazım, cok guzel bir yazı, en az 3 defa okuyup kaydedeceğim. Derdimin dermani bu yazı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin